Sanat piyasasında 2 bin sahte resim mi, en az 2 bin gerçek ‘sahte’ mi?

Spread the love

 

Havanın epey soğuk olduğu yağışlı bir gecesiydi, pencerenin dışındaki kuşlar uluyor; hafiften kar taneleri düşüyordu, dostum san-at dedektifi Mellini Nomüzikoloni kadından ayrıldığı için canı sıkkın bir halde evden çıkarak, ‘Sanatçılar Giremez!” isimli L. nin işlettiği bir bara oralet içmeye gitmişti, aradan on dakika geçmedi ki kapı çalındı, beşli ganyanın açık olduğu gazeteyi sağdaki koltuğa bırakıp aşağıya indim, kapıyı açtığımda Wolfgang Beltracchi diye birisi kapıdaydı, merdivenin yanında bir fotoğrafını çekmiştik sanırım, şöyle birisi:

 

“Buyrun sizi bekliyorduk ama Mellini Nomüzikoloni az önce dışarıya çıktı…”

“Neden çıktı, en fazla on saat geç kaldım?”

“Sizlik bir durum değil, önemsiz bir vaziyet, kadından ayrıldı da…”

“Aaa öyle mi, önemli bir şey sanmıştım…”

“Buyrun, içeriye girin, iki saate kalmaz bardan döner…”

“Bara mı gitti?”

“Evet, efendim, ne zaman canı sıkkın olsa iki kadeh oralet içmeye gider…”

“Ne kadar da soğuk bir şehriniz var, iki saate kadar eşim de gelecek, umarım adresi bulur, şu taraftan mı gidiyoruz?”

Bu Beltracchi denen adamı dostumun odasının yanındaki salona aldım, mutfağa geçip iki oralet hazırladım ve elimde bir tepsi ile içeriye girdim:

“Üşümüşsünüzdür, buyrun bir oralet için…”

Bu sırada bu Beltracchi denen adam üzerindekileri çıkarmış, pencere kenarındaki bir koltukta oturuyor, bir yandan da bir tükenmez kalem ile sol dizine yasladığı bir tuvale bir şeyler ekliyordu.

Oraleti yanındaki ahşap sehpaya bıraktım:

“Tablo mu yapıyorsunuz?”

“Yok, bu bitti aslında, Picasso diye bir adamın bir işini yaptım yine, imza atmayı unutmuşum…”

“Aaa, sahte tablolar mı yapıyorsunuz?”

Buna cevap vermedi bu Beltracchi denen adam, herhalde mutfakta olduğum sırada kağıdından çıkarmış olduğu bir tuvali arkadaki duvara astı, pencereden dışarıya bakarken göz göze geldik:

“Bu tablo Mellini Zozikoloni, affedersiniz Nomüzikolini’ye hediyem olsun, bu duvarda kalabilir sizin için de uygunsa?”

“Elbette uygun efendim, ne de olsa duvar boştu, bu kadar hoş bir tablo neden orada olmasın ki, Mellini de buna itiraz etmeyecektir… Resimden pek anlamam ama böyle çağdaş sanat tablolarının en iyi gittiği yer boş duvardır.”

Bu Beltracchi denen adamın duvara astığı tabloyu üstteki fotoğrafından görebilirsiniz, orada biraz flu sanırım, başka bir fotoğrafı da şurada:

 

 

Gördüğünüz gibi sahte tablo şu an gayet net, bu Beltracchi denen adama bu hediyesi için teşekkür ettim ve pencerenin sol tarafındaki koltuğa oturup boş gözlerle onun elindeki tuvale baktım, nereye baktığımı anlamış olacak yine söze girdi:

“İmza atmayı hep unutuyorum şu sahte tablolara, buna rağmen bu Picasso’nun tablosu diyen o kadar çok galerici var ki, yine de işi garantiye almalı…”

“Haklısınız, demek bu tabloyu Picasso yapmadı, peki bunu anlamıyorlar mı?”

Bu Beltracchi denen adam imzayı tamamlayıp sanki bir sır verecekmişçesine elindeki tükenmez kalemi alnıma doğru işaret ederek:

“Size bir sır vereyim,” dedi, “1970’lerden beri bu işi yapıyorum ve sanırım şu an Avrupa sanat piyasasında 2 bin civarı sahte tablo var. Çoğunu bu piyasaya sokmam da zor olmadı…”

“İki bin sahte tablo mu dediniz, hangi ressamların peki?

“Aklına kim gelirse, en az 5o ressamın sahtesini piyasaya sürdüm sanırım, tam rakamı hatırlamıyorum şu an…”

“Peki kim aldı bu tabloları?”

“Bu isimleri sadece Mellini Nozülokofi’ye…”

“Nomüzikoloni efendim…”

“Dediğiniz gibi bu isimleri sadece Mellini Nomüzikoloni’ye söyleyeceğim geldiği zaman, zaten avukatım da fazla konuşmamı istemiyor, onun dediklerinden dışarıya çıkmak istemem.”

“Peki ne zaman açığa çıkacak bu sahte tablolar?”

“Yapılması gereken belli, sahte resim aldığını düşünen varsa çıksın ve bunu açıkça söylesin. İnanın bunu hiçbirinin yapacağını düşünmüyorum.”

“Peki neden?”

“Çünkü sanat piyasası uzmanları, kara para küratörleri ve koleksiyonerler asla dolandırıldıklarını söylemek istemez, sessiz kalmayı tercih ederler.”

O sırada kapı çalındı, hemen koltuktan kalkıp kapıya yöneldim:

“Sanırım Mellini geldi, oraleti fazla kaçırmadan gelmesi iyi oldu…”

Aşağıya inip kapıyı açtığımda, karşımda uzun boylu sarışın bir kadın vardı, dediğine göre adı Helene’ymiş, bu Wolfgang denen adamın eşi, yanında da bir çekme valiz var:

“Valize yardım edeyim efendim, evet eşiniz geldi, buyrun sizi yanına götüreyim…”

Bu Helene denen kadın şöyle birisi:

 

 

Ona eşinin olduğu salonun kapısını gösterip mutfağa geçtim ve bir oralet daha hazırlayıp bekleme salonuna ilerledim, içeriye girdiğimde ikisi öpüşüyordu, geldiğimi görünce bu tarafa baktılar:

“O elinizdeki nedir?” diye sordu Helene olacak kadın…

“Oralet efendim, içersiniz değil mi, eşiniz sevince size sormadan getirmiş bulundum…”

Helene olacak kadın eşine baktı, sonra ona sarılıp gülümsedi:

“Belto’nun sevdiği şeyleri severim…”

Bu  Beltracchi ikilisi birbirine gerçek anlamda aşık sanırım, gerçek aşk ile sanat aşıklarını dolandırıyorlar.

Oraleti sehpaya bıraktığım sırada Helene çekme valizi açmış, birtakım boya malzemeleri ve tuvaller çıkarıyordu, ona baktığımı görünce gülümsedi:

“Birkaç Picasso yapmamız gerekecek, malum buraya uçak epey pahalıymış…”

O sırada Helene Wolfgang’a çıkıştı:

“Yine giymişsin şu pembe gömleği, gören mor pantere dönmüşsün diyecek…”

Bu söylenenlerden bir Şey anlamamıştım, hafifçe öksürüp söze girdim:

“İsterseniz burada sizi yalnız bırakabilirim, belki sanatınızın göstermek istemediğiniz sırları vardır.”

Bu sırada oraletinden son yudumu çeken Wolfgang söze girdi:

“Sanatımızda hiçbir sır yok azizim, o yüzden herkese çok sır dolu geliyor.”

“O halde şu koltukta oturabilirim…”

“Nasıl dilerseniz azizim, Melllini gelmeden bir Picasso, belki de bir Leger çıkarırız sanırım, hatta dilerseniz bize yardım da edebilirsiniz.”

“Yardım mı, ama resimden hiç anlamam ki, badana dahi yapamam, sürekli manavın kardeşi İsmet amca yapar badanayı…”

“Bu daha iyi azizim, Picasso kopyalarken fazla yeteneğe ihtiyacınız yok, olan yeteneği unutmanız yeterli…”

Helene denen kadın uzunca bir tuvali bekleme salonunun parkeleri üzerine sermiş, yardım istercesine bize bakıyordu, hemen o tarafa gidip tuvalin bir tarafından tutarak yere sermesine yardım ettim, sanırım birazdan illegal bir işe aracılık edeceğim; o yüzden epey heyecanlı olduğumu söyleyebilirim.

O sırada alt kattaki boş salon aklıma geldi, dostum Mellini Nomüzikoloni burayı bir kadına atölye olarak kiraya vermişti ama kadın henüz gelmemiş; herhalde tutmaktan vazgeçmişti, hemen burayı önerdim:

“Dilerseniz alt kata inelim, orada geniş bir alan var, hem işimiz biraz uzun sürecek sanki, atölyede fareler de olacaktı, onlara peynir atar birer oralet daha içeriz…”

Helene ve Wolfgang bu önerimi sevinçle karşıladı, hemen tuvali ve boyaları topladık, ev ters dubleksti, kapı girişindeki merdivenlerden aşağıya inip atölyeye girdik, Wolfgang denen adam çekme valizi salonun ortasına götürürken seslendi:

“El arabanız var mı?”

“El arabası mı, ne için?”

“Şu boyaları karıştırmak ve hava…”

O sırada atölyenin ilerisinde istediği şeyleri gördü.

“Ressamların el arabasıyla çalıştığını bilmezdim…”

“Onları gözünüzde fazla büyütmeyin, şu boya tüpünü tutar mısınız biraz?”

Söyleneni yaptım, Wolfgang denen adam el arabasını atölyenin ortasına çekti ve içine biraz boya döktü ve hava kompresörüne benzer bir şeyin parçasıyla orada dolaşmaya başladı, bu sırada Helene yere çok büyük bir tuval yaymıştı, ona baktığımı görünce:

“Bu ressamlar büyük tuvallerle çalışmaya bayılır, badana yapar gibi resim yapmamız gerekecek, tıpkı onların yaptığı gibi…”

“Bu kadar kısa zamanda kaç tablo yapmayı düşünüyorsunuz, Mellini iki saate gelir sanırım…”

“Ne fazla ne az azizim, eğer taklit edeceğim ressam solaksa, sol elimle yapıyor olmalıyım onun resimlerini; o ressam iki saatte bitirdiyse biz de iki saatte bitirmeliyiz. Şu el arabasını alayım oradan…”

Wolfgang hala el arabasının yanındaydı, işte tam şurada:

 

Sonra sol taraftaki badana için kullanılan ve arta kalan boyaların yanına gitti ve yarım kova mavi boyayı el arabasının içine döktü:

“Biraz gerçekçi olalım, bu kadar büyük bir tuvale yağlı boya harcamanın bir anlamı yok…”

 

Sonra yerdeki tuvalin başına geçti ve tuvale badana yapmaya başladı, işte burada:

 

İşte bizim sahta para bastığımız, daha doğrusu sanatsal tablolar yaptığımız atölyeden bir köşe:

 

Bu sırada Helene başka bir tuvalin üzerinde bir eskize başlamıştı, sonra Wolfgang’a seslendi:

“Hayatım bu kübik şeyin eskizi hazır, fırça ile üzerinden geçer misin?”

“Yine mi kübizm, ey Paul Cézanne, ne çektirdin bize, peki geliyorum şimdi…”

Sonra Wolfgang elinde bir fırça ile tuvalin başına gitti ve Picasso’nun desenlediği, affedersiniz Helene’nin desenlediği tuvali boyamaya başladı, işte burada:

O sırada Helene yanıma geldi, fazla tinerin olup olmadığını sordu, altında mor bir pantolon vardı ve sol dizine biraz boya dökülmüş, üst kata çıkıp biraz tiner getirdim, sonra bir tuvalin başına geçtik, Wolfgang elime bir fırça verdi ve Helene’nin son eskizlerini çizdiği tuvali gösterdi:

“Şu ortadaki binaları boyar mısın?”

Tuvalin başında durmuş, boş boş çizgilere bakıyor ve neyin bina olduğunu anlamaya çalışıyordum, sonra bunu çözemeyince Helene’ye seslendim:

“Bina derken?”

Atölyenin ortasına gitmiş olan Wolfgang uzaktan seslendi:

“Binaya benzer ne görüyorsan boya azizim, kare boya, dikdörtgen boya…”

“Peki hangi renge boyayayım?”

“Elinde ne boya varsa…”

Dediğini yaptım ve hiçbir şeye benzetemediğim bu tuvaldeki bina olabileceğini düşündüğüm her yeri boyamaya başladım, Helene atölyenin ortasına giderken seslendi:

“Çok uğraşma, on dakikada boyarsın sen bunu, bitince bize seslen de kurumadan fotoğrafını çekelim…”

“Olur, boyamaya çalışırım…”

On dakika boyunca tuvali hiç adını bilmediğim renklerle boyadım durdum, aklımda kübizm ile kare arasında çok sanatsal bir bağ olduğu düşüncesi olduğu için elimden geldiğince fırça darbelerini kare biçiminde yapmaya çalıştım, en sonunda da eskizlerin içini doldurdum ve arkadakilere seslendim:

“Bu tuvalde boş çizgi içi kalmadı, bitti sanırım…”

Wolfgang el arabasını duvar dibine götürüp yanıma geldi, tuvale baktı ve hemen onu atölyenin ortasındaki Helene’ye çevirdi:

“Hayatım, bu yüksek sanat eserine bakar mısın?”

“Müthiş olmuş, kübizmin doruk noktası bu eser…”

Wolfgang elimi sıkıp tebrik etti:

“Azizim siz sanatçı olmalısınız, bu üst düzey bir sanat eseri, hatta daha üstü yok…”

“O sırada Helene yanıma geldi ve sarılıp tebrik etti, bunun bir fotoğrafını çektirmemiz gerek, tuvalin yanına geçin de sizin bir fotoğrafınızı çekeyim.”

“Fotoğraftan hoşlanmam maalesef…”

“Aaa olur mu öyle şey, geçin hadi…”

“Gerçekten hoşlanmam, ama sizin ikinizi çekebilirim isterseniz…”

İkisinin de itirazlarına aldırmadan boya kutularının arasındaki canon marka eski makineyi aldım ve yavaşça açtım, makine çalışıyordu, sonra onlardan tuval bezini havaya kaldırıp bu tarafa bakmalarını rica ettim ve odak bileziğini biraz sola çevirip düğmeye bastım:

 

 

İşte, ne kadar da hoş çıkışlar değil mi, gerçek sanat böyle bir şey olmalı…

Sonrasında bu yüksek sanat eserini alt katta kurumaya bırakıp yukarıya çıktık, hangi ressamın sahtesini yaptığımı bilmiyordum ama sahtesi yapılan bir ressam olduğuna göre sanat otoritelerine göre önemli bir ressam olmalıydı, o sırada Helene’nin aklına bir şey geldi duvardaki raptiyeye bakarken:

“Şu alt kattaki tuvaller kuruduktan sonra onları buraya çıkarsak ve duvarlara asıp fotoğrafımı çekseniz nasıl olur?”

Az önce ona getirdiğim vişneli oraleti de yarılamış olan Wolfgang düşünceli bakışlarla Helene’ye baktı:

“Neden bunu yapacağız?”

“Biliyorsun, senin bir tablonun Max  Ernst’e ait olduğu sanılıyor ve hala  Metropolitan Sanat’da sergileniyor, onları ikna etmemiz çok zor olmuştu hatırlarsan…”

“Peki ne yapacağız?”

“Duvarlarda tabloların olduğu bir fotoğraf düşün, fotoğraf çok eski olacak, makyaj yapıp kendimi iyice yaşlandıracak ve alttaki kurumakta olan tabloları alacak koleksiyonere bu tabloların dedemden kaldığını söyleyeceğim, inanması için de eskitme yaptığımız bu fotoğrafı göstereceğiz?”

“Ama fotoğraftaki kadının siz olduğunu ya anlarsa?” diye söze girecek oldum hemen Helene araya girdi.

“Akrabalar birbirine benzer, fotoğraftaki kadının büyükannem olduğunu düşüneceklerdir…”

“Bu müthiş bir fikir…” dedi Wolfgang oraletini bir yudumda içip bardağı masanın kenarındaki Picasso eskizinin üzerine bırakırken, hemen tuvalleri çerçeveleyip duvara takalım.

 

Sonra aşağıya inip tuvalleri çerçeveledik, Helene bu sırada makyaj yapıyordu, biz son tabloyu da duvara astığımız sırada Helene üzerinde siyah bir elbise, boynunda sahte incilerden bir kolye olduğu halde içeriye girdi:

“Oooo büyükanne, sen çağı şaşırmışsın sanırım…”

Helene kahkahalar atmaya başladı, sonra onu atölyeden çıkardığımız eski bir masanın soluna oturttuk, masanın üzerine Wolfgang’ın beş dakikada yaptığı bir heykel ile bir vazo koyduk, iki sandalyeyi üst üste koyup fotoğraf makinesini de üstteki sandalyenin üzerine koyarak sabitledim, Helene’nin arkasındaki duvarda tam dört sahte tablomuz gayet iyi görünüyordu, Wolfgang karenin dışına çıkınca Helene’ye işaret ettim, Helene yaşlı kadın pozları aldı ve düğmeye bastım:

 

Fotoğrafı biraz eskittiğimizde gördüğümüz şey tam olarak yukarıdaki fotoğraf oldu, üzerini değiştirmiş olan Helene fotoğrafı görünce kahkahalar atmaya başlamıştı:

“Gazetelere atılacak başlıkları görür gibiyim: Dedelerinden kalma dev bir resim koleksiyonuna sahip olduğunu açıklayan çiftin tabloları oldukça büyük ilgi görür. “

Wolfgang da gülmeye başladı:

“Dedelerinden kalma dev bir resim koleksiyonuna sahip olduğunu açıklayan çiftin ellerindeki Heinrich Campendonk’un ‘Landscape With Horses’’ tablosu 700 bin  euroya satışa çıkarıldı…”

Helene düşünceli bakışla Wolfgang’a baktı:

“Sence bu kadar eder mi bu?”

“Bu tablo dev bir resim koleksiyonuna sahip olan dedenden kalmadı mı?”

Helene gülümser bir tavırla onu onayladı.

Neden bilinmez hepimiz gülmeye başladık bunu duyunca, sonra Wolfgang duvardaki tabloları indirdi, çekme valizin içerisinden başka tuvaller daha çıkardı ve bu yöntemle satılabilecek tuvallerin bir listesini yapıp hepsini aynı yöntemle fotoğrafladık, işte bu tablolardan bir değeri:

 

Wolfgang Beltracchi – Fernand Leger

 

 

Heinrich Campendonk’un ‘Landscape With Horses ( öyle diyelim )

 

Beltracchi  diyor ki: Beltracchi dolandırıcılık kurbanları arasında ünlü Hollywood yıldızı Steve Martin de var. Amatör bir koleksiyoner olan Martin, Hollandalı ressam Heinrich Campendonk’un ‘Landscape with Horses’ (Atlı kır manzarası) adlı eseri zannettiği resim için Beltracchi’ye 625 bin euro (Yaklaşık 1,5 milyon TL) ödemişti. 🙂

 

 

 

“Yanlış olan tek şey, tabloları imzalamamdı…”

“Eğer Ernst ve Picasso’nun yerine kendi ismimi koymuş olsaydım bu alanda ilerlerdim.”

 

6.2 milyon dolara satılan Beltracchi – André Derain sahteciliği

 

“Bir tabloyu kopyalayamazsın” diyor Beltracchi. “Bir kopya orijinaliyle asla aynı olmamalı.”

 

“Dünyanın en iyi sanat sahtecisiyim; birçok ressam her sanatçıyı kopyalayamaz, yapabilirim, herkesin resminin sahtesini yapabilirim” 

“Amacım bir sanatçının zihnine girmek ve onlara atfedilebilecek bir eser yaratmaktı. Resimlerimin tamamı orijinaldi – bir koleksiyonda bir boşluk bulacak ve onu dolduracak yeni bir eser icat edecektim.”

 

3.5 milyon dolar karşılığında satılan Beltracchi sahteciliği

 

Titanyum beyaz içeren sahte Campendonk

 

Beltracchi, suç işlediği için cezaevine girmesinin doğru olduğunu kabul ediyor. Ancak, ona geçmişi hakkında neyi değiştireceği ya da değiştirmek istediği sorulduğunda şu cevabı veriyor:

 “Artık asla titanyum beyazı kullanmam.”

 

Olay mahallinde…

 

 

Kerataya bak sen, evi de fena değilmiş. Beltracchi’lerin Freiburg-Herdern’deki  sahte tablo baskı makinesi, daha doğrusu evi.

 

Wolfgang, Campendonk’un olduğunu söylediği bir tabloyu bir süre havaya kaldırıp üzerindeki ince tabakayı işaret etti, sonra gazeteci diliyle bize seslendi:

 

“Bu tablo ile ilgili şüpheleri olan galeri yetkilileri en sonunda tabloyu tekrar incelediler ve Titan Beyazı adı verilen pigmente rastladılar. Oysa Titan Beyazı tablonun ait olduğu 1914 yılında henüz kullanılmamaktadır. Peki ressam bu tabloyu nasıl yapabilmiştir?”

“Belki de ressam Beltracchi’den yardım almıştır,” diye araya girdi Helene, sonra gazeteci diliyle o devam ettirdi:

 

“Yakalandıklarında çift, resmi tutanaklara göre yaklaşık kırk yıl içerisinde ‘’ünlü ressamlara ait’’ yüzlerce tablo satmıştır. Wolfgang öyle kurnazdır ki, karısı Helene’ye makyaj yaparak tabloların önünde Helene’nin büyük annesine ait olduğunu söylediği fotoğraflar çeker ve bunları koleksiyonerlere kanıt olarak verir. Ancak ceza almaktan kurtulamazlar. Wolfgang 6, karısı Helene 4 yıl hapis cezasına çarptırılır.”

Wolfgang’ın dava dosyasından…

Wolfgang masadan aldığı bir kibrit kutusunu bize gösterdi, içinden bir kibrit çöpü alıp havaya kaldırdı:

“Hapisten çıktıktan sonra Wolfgang Beltracchi hem bir dolandırıcı, hem de inanılmaz bir yetenek olarak şöhret olur. Yapmış olduğu tablolar kendi imzasıyla satılmaya başlar, televizyonlar, dergiler, gazeteler onunla röportaj yapmak için sıraya girer. Hem karısı Helene, hem de Wolfgang hikayelerini anlatan kitaplar yazarlar. Tüm dünya onları konuşmaktadır.”

 

Wolfgang’ın dava dosyasından…

Bir süre sustu, sonra kibrit çöpünü yakıp havaya kaldırarak devam etti:

“Biz Bonnie ve Clyde gibiydik’’ dedi Beltracchi, ‘’silahsız, sadece kalemlere sahip olan.”

Helene devam etti kıkırdayarak:

“Dünyada tabloları en çok sergilenen ressam’’ olarak tanımlıyor Beltracchi kendisini. Bir bakıma, bu konuda hiç de haksız sayılmaz.”

 

Yukarıdaki bekleme salonunda oturduk biraz daha, o sırada Helene ile Wolfgang öpüşürken önüme bir dosya uzattılar, sanırım Mellini’ye verilecek dava dosyasıydı bu, dosyadaki resimlere ve belgelere baktım bir süre, dosyada şöyle şeyler vardı:

Sonra şu eskizler:

 

Ardından Helene, Mellini gelene kadar biraz dolaşmak için dışarıya çıkıp çıkamayacağımızı sordu, normalde ressamları hiç sevmem ama bu keratalardan hoşlanmaya başlamıştım, o nedenle itiraz etmedim ve dışarıya çıktık, istasyonun önünden geçtik, hatta alt geçitlerden birisinden geçerken Helene, Wolfgang’a sevgisini göstermek için duvara bir şeyler boyadı, işte şöyle bir şey:

 

 

GÜNCELLENİYOR…

 

Elbette her ressamın stili taklit edilebilir, her ressamın sanatı kopyalanabilir çünkü kültür endüstrisinin bize dayattığı gibi sanatçılar erişilmez kimseler değildir ve her yaptıkları da ‘sanat’ olmaz, siz eğer bir ‘sanatçının’ boş bir tuvaline ve her yaptığı şeye çok fazla ‘sanatsal anlamlar’ yüklemeye başlamışsanız sorun sizdedir çünkü kültür endüstrisinin artık bir kuklası olmuşsunuz demektir!

 

ZOONUS 2:

Comments

comments

  2 comments for “Sanat piyasasında 2 bin sahte resim mi, en az 2 bin gerçek ‘sahte’ mi?

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

5 × four =