Affetmiyorumaffet Leos Carax, Mireille ve Mauvais Sang

Spread the love

Ciao Leos.

Don’t think about Yekaterina!

 

Soğuk denebilecek bir günün yağmurlu bir akşam üzeriydi, kapı çalındığında geleni tahmin edebilmiştim, dün öğleden sonra aramış ve bu saatlerde gelebileceğini söylemişti iki konuk ile birlikte, aşağıya inip kapıyı açtığımda dediğinde haklı olduğunu anladım, kapıyı açtığımda  güneş gözlükleri hafiften basık, kahverengi ceketli bir adam karşımdaydı, bu Leos denen adam olmalı, yanında iki kimse daha vardı:

“Hoşgeldiniz efendim, sizi bekliyorduk…”

“Bonjour monsieur, geç kalmadık umarım, şu ikisini almak zorunda kaldım…”

“Geç kaldınız ama önemli değil artık, iki konuğumuz daha var sanırım…”

“Öyle, kendileri: Les Amants Du Pont-neuf… Mireille de aracı park ediyor, birazdan gelir… ”

Leos denen adamın solundaki sağ elini uzattı ve adamla tanıştık:

“Bonjor, Denis Lavant…”

Sonra onun yanındaki kadınla:

“Bonjour… Juliette…Binoche…”

Otoparkın o taraftan koşar adım bir kadın daha geliyordu, onun yaklaşmasını bekledik, Leos ona birine mi rastladığına dair bir şeyler sordu, sonra onunla da tanıştık:

“Bonjour… Mireille Perrier…”

Bu isimler pek tanıdık gelmediği için ve kendim de onlara pek tanıdık gelmeyeceği için onların kendilerini her tanıtışlarında ya öksürerek ya gökten geçen uçağı bahane ederek kendimi tanıtmayı geçiştirdim ve onları içeriye davet ettim, kendimi birisi olarak tanıtmak zorunda kalmak yerine kendim olarak var kalabilmek daha iyi olmalı, sonra üst kattaki büyük salona geçtik, Juliette denen kadın pencere kenarındaki koyu mavi kadife koltuğa, Denis denen adam onun yanındaki sandalyeye geçti, Leos içeride dolaşıyor ve pencere önündeki büyük masanın üzerindeki açık dosyalara bakıyordu, Mireille ise kararsızdı, bir an onunla göz göze geldik, gülümsedi, sanki onu bir yerden hatırlıyordum, diğerleri kendi aralarında konuşmaya başlayınca kapının yanındaki masanın üzerindeki oralet kavanozlarına bakan Mireille’e seslendim:

“Sesiniz o kadar tanıdık geldi ki…”

Bunu çok hafif bir ses tonuyla söylememe rağmen Denis denen adam, ardından da Leos ve Juliette denen kadın hemen bu tarafa baktılar, öfkeyle onlara baktığımı görünce kendi aralarında sırıtarak hiçbir şey yokmuş gibi konuşmalarını sürdürdüler, Mireille bunu fark etmişti, hafifçe gülümsedi:

“Sizi gördüm sanırım, bir köprünün yanında…”

“Sanmıyorum, tamam şimdi hatırladım, sizinle diafonda konuşmuştuk, bir hafta önce…”

“Diafonda mı?”

“Daha doğrusu siz bir adamla konuşuyordunuz… Ona bir şeyler anlatıyordunuz… Aranızda bir diafon vardı… Ondan ayrılmaya çalışıyordunuz… Oysa adam çoktan gitmişti…”

“Ya siz ne yaptınız?”

“Diafonun altında durdum ve sizi dinliyormuş gibi birkaç defa öksürdüm, ceketimi çıkarıp tekrar giydim, diafonun kenarını tıkırdattım… Siz sürekli, orada mısın, diye soruyordunuz…”

“O sen miydin?”

“Siz her, orada mısın, dediğinizde bir şeyleri tıkırdatıyordum… Sonra on dakika kadar konuştuk sizinle… Daha doğrusu siz konuştunuz…”

“Demek o yüzden aramadı, aşağıdakinin sen olduğunu bilsem onu telefonla arardım…”

“Onunla buluşacaktınız… Bunu diafondan söylediniz… Mutlaka gel, dediniz… Hatırladım, o akşam dokuzda…”

“Bildiğini sanıyordum, meğer bilmiyormuş… Sizi affetmeli miyim bunun için?”

Ona salondaki şöminenin üzerindeki çerçeveli bir tuvali gösterdim, Platon’un Akademia’sının girişindekine benzer biçimde üzerinde şu yazıyordu:

“Affetmiyorumaffet!”

Bunu Mirelle söylemişti ve içeridekiler de konuştuklarımızı dinledikleri yetmiyormuş gibi birden başlarını bu tarafa çevirmişti, Leos denen adam şöminenin üzerindeki yazıyı işaret etti:

“Bunun anlamı nedir azizim?”

“Bir şey işte…”

“What is a thing?”

“Onun demek istediği şey şu: Affetmiyorumaffet sözündeki affetmeyen gücü sezmeyen buraya giremez… Başımıza ne geldiyse kısa süreli hafızalardan ve sürekli tekrar eden yapay affetmelerden geldi zaten…”

Mirellle söze girdi:

“Affetmiyorumaffet’deki affetmeyen varlığı kavramak neyi anlamış olmaktır peki?”

“Kelimelerin kökenine inmemiz gerek…”

Juliette kısa bir an Denis’e kaçamak bakışlarla bakıp söze girdi:

“Etimoloji ile mi çözeceğiz… Bunun daha basit bir yolu yok mu? Sanki boş bir tuvaliniz vardı ve üzerine Affetmiyorumaffet yazıp şöminenin üzerine asmışsınız…”

Hafifçe gülümsedim:

“Aslında tamamen bu nedenle onu astık… Tuvalin üzeri boştu…Şimdi de buna bir anlam vermeye çalışıyorum diyelim… Duymak istediğiniz bu zaten…”

İçeridekiler hafifçe gülümsemeye başladı, tek gülümsemeyen Mireille’ydi, bir an önce bu konuyu kapatıp Mireille ile konuşmak istiyordum, o sırada anti-sanat dedektifi Mellini Nomüzikoloni içeriye girdi sağ elinde bir çanta ve sol bir kuş kafesi ile, dedektif paltosunun omuzlarına yağmur damlaları düşmüştü, bunu fırsat bilip hemen seslendim:

“Ne içersiniz?”

“Cin var mı, malibu olsun, soğuk bir bira da olabilir…”

( Hay canına yandığım, gel de bunlara oralet kültürümüzden bahset şimdi… )

“Sadece oralet var efendim…”

“Bir şey almayayım o halde, o dediğinizden olsun, o dediğinizden alabilirim…”

Mireille bir şey söylememişti, kapının yanındaki masanın kenarındaki sandalyenin arkasını tutuyordu, ona baktım:

“Dilersen mutfağa geçebiliriz ve size oralet koleksiyonumuzu gösterebilirim… Demek istediğim… Orada karar verebilirsiniz…”

Hafifçe gülümsedi ve onunla birlikte dışarıya çıktık ve mutfağa geçtik, ısıtıcıyı açtığımda Mireille mutfak masasına oturmuş, ifadesiz gözlerle tavana bakıyordu, gidip karşısındaki sandalyeye oturmak istedim ama hemen vazgeçtim, dolaptaki oralet kavaozlarını alıp ona gösterdim:

“Bu vişneli… Şunlar ananaslı, şu kivi, şunlar ise çilekli… Şu ise frambuazlı… Şunlar ise en hoşlandığım… Mavi kızılcıklar…”

“Dolores’i hatırlatıyor…”

Gülümsedim, umudunu kaybetmek üzere olanlara mavi kızılcıklar her zaman Dolores‘i hatırlatır…

Oraletleri hazırlamıştım, Mireille’nin mavi kızılcık oraletini masaya bıraktım, kendi fincanımı almak üzere mutfak tezgahına uzandım ve Mireille ile göz göze geldik, elimdeki fincan lavabonun kenarına çarptı, çatladı ama kırılmamıştı, Mireille gülümsedi:

“O fincanı kırmamalısın, yoksa biliyorsun ki o filmin içerisine gireriz…”

“Hangi filmin içerisine?”

Oğlan kıza rastlar…”

Bunu duyar duymaz oralet fincanı elimden düştü, hemen yerdeki fincan parçalarını topladım, aceleyle tezgahın üzerindeki tepsiyi alıp Mireille’e seslendim:

“Şu filmcilerin oraletlerini vereyim, hemen geliyorum, umarım oraleti beğenmişsindir?”

Cevap olarak sadece hafifçe gülümsedi ve bu her cevaptan daha anlamlı geldi, içime dolan anlatılmaz bir sevinç ile mutfaktan çıkıp yukarıdaki salona yönelmişim, salonun yarı aralık kapısından içeriye girdiğimde içeridekiler masaya geçmiş, hala şöminenin üzerindeki tuval hakkında konuşuyorlardı, Leos içeriye girdiğimi görünce birden renk değiştirdi nedense:

Leos.

Denis.

“Öğrenme ve öğretme’nin aynı şey olduğunu düşünüyormuş bu Yunanlılar, Heidegger’in ileri sürdüğüne göre, Sokrates öğretirken öğrenen biriymiş, onun öğrenciden farkı daha fazla öğrenmek istemesiymiş…” bunu o korku veren bakışlarıyla diğerlerine bakan Mellini Nomüzikoloni söylemişti, bir yandan da masanın kenarına koyduğu kafesin kenarlarındaki raptiyeleri düzeltmeye çalışıyordu, Leos denen adam söze girdi:

“İyi de Platon o duvara, matematik bilmeyen giremez, yazmıştı; ama matematik de zaten biliyor olduğumuz şeylerden başka nedir ki…”

Juliette söze girdi:

“Bu sizce anlamlı mı?”

“Eski Yunandakiler anlamlı olduğunu düşünüyormuş, hatta Heidegger de öyle…”

“Ama matematiksel olan şey sayıdan başka nedir ki…”

“Ya sayılar matematiksel ise… Matematiksellik sayısal olandan ibaret değilse… Böyle ise onu öğrenmeye devam edebiliriz, her ne kadar biliniyor olsa da… Biz bilenler ile ilgilenmiyoruz, biz bildikleri ile tekrar yüzleşebilenler ve bu sırada kendi konumlarını yeniden sorgulayabilenler ile ilgileniyoruz… Biz her şeyi bilgi biçiminde görüp affedenlerle değil, her şeyi bilme uğraşında olan kendi varlığını kavrayıp kendini dahi affetmeyenlerle ilgileniyoruz…”

Onlar konuşurken oraletleri masaya bırakmıştım, sanırım malibu isteyen Juliette; malibu olmadığını anlayınca oralet içmek istememişti, yoksa Denis miydi oralet içmek istemeyen, masadaki Juliette ve Denis bakışıyorlardı, Denis isterse oraleti içebileceğini söylüyor; Juliette de kararsız tavırlarla ona bakıyordu, onlara seslendim:

“Dilerseniz bir oralet daha getirebilirim…”

Bunu duyan Juliette önündeki fincanı Denis’e doğru uzattı ve seslendi:

“Teşekkür ederim ama bu şeyi içemem sanırım…”

O sırada Leos söze girdi:

“Neden geldiğimizi biliyorsunuz değil mi?”

“Dosyanızı çıkarmıştım…”

“O kadını bulmamıza yardım etmelisiniz sayın Zellini, affedersiniz Mellini…”

“O sizin için neden bu kadar önemli?”

Leos denen adam kahverengi ceketinin sol iç cebinden bir fotoğraf çıkardı, korkulu tavırlarla Melli’ye ( affedersiniz Mellini ) baktı ve en sonunda bir şey itiraf ediyormuşçasına seslendi:

“Bu Yekaterina Golubeva…  En son sizinle görüşmüş… Onu arıyorum…Çünkü onunla evlenmek istiyorum ve düğünü burada yapacağız…”

Dostum Mellini Nomüzikoloni öfkeyle sandalyede doğruldu:

“Bu mümkün değil…”

“Neden sayın Mellini…”

Mellini masadaki dosyaların arasından koyu mavi sırtlı olanlarından birini çekip içinden bir fotoğraf çıkararak masaya bıraktı:

“Çünkü kardeşsiniz siz… Çünkü Yekaterina ile biz evlenmeyi düşünüyoruz!”

 

“Hay aksi şeytan… Bir bu eksikti.”

“Maalesef Leos, sana bunu telefonda söylemek isterdim ama bunun için geldiğini düşünmemiştim… Buraya film çekmek için geldiğini söylemiştin…”

“Ama sevdiğini söylemişti…”

“Seni sevmiyor, sevmeyi seviyor o…”

“Peki neden?”

“Çünkü seni sadece yönetmeni olarak görüyor…”

Masanın etrafında iki dakika kadar süren bir sessizlik oldu, neler döndüğünü anlayamadığım için kapının kenarındaki koltuğa oturmuş, bir an önce kalkıp Mireille’nin yanına gitmekle içeride olanları anlamaya çalışmak arasında kararsız bir halde bekliyordum, Juliette ve Denis sürekli birbirine bakıyor; arada bir birbirlerinin elini tutuyor, Mellini ve Leos’un konuştuklarına ilgisiz gibi görünüyordu, kendini toparlayan Leos, bunu daha sonra konuşalım dercesine Mellini’ye bakıp Juliette’e doğru başını çevirdi:

“Şu zıkkımı için de köprü aramaya çıkalım… Köprü üstü aşıklarını bu şehirde çekeceğim!”

 

Yekaterina ve Juliette ile film vaziyetleri…

 

Sonrasını duyamadım, hepsi üzerlerini değiştirip köprü bulmak amacıyla bir koşuya çıkmaktan bahsediyordu, bir koşunuz eksikti zaten, Mireille’i mutfakta epey beklettiğimi hatırladım ve hızla koltuktan kalktım, o sırada bir an Juliette ile göz göze geldik, kadın Denis’in elini tutuyor ama bir yandan da kaçamak bakışlarla yüzüme bakıyordu, şu Jüliette’e bak sen, bir şey söylemeden kapıdan çıktım ve merdivenleri bulup aşağıya inmeye başladım, mutfağa girdiğimde kimse yoktu, korkuyla kapıda kalakalmışım, mutfağın ötesinde banyo kapısı vardı ve kapı yarı aralık, makas tıkırtıları geliyordu, yavaş adımlarla banyo kapısına kadar gittim ve kapı aralığından korkuyla içeriye baktım, içeride gördüklerim şundan ibaretti:

 

 

 

GÜNCELLENİYOR…

ZOONUS 1:

Run Juliette run!

 

ZOONUS 2:

Run Denis run!

ZOONUS 3:

Run Leos Run!

ZOONUS 4:

 

1. The Depiction of Marginality in Modern French Society in Subway (1985) and Les Amants du Pont Neuf (1990): Download Pdf Link

 

2. Leos Carax ile Söyleşi: Download Pdf Link

 

 

ZOONUS 5:

Run Mellini Run!

Comments

comments

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

3 × one =

Araç çubuğuna atla