Affetmiyorumaffet Michelangelo Antonioni, Gazanfer Bilge ve Professione: Reporter, The Passenger

Spread the love

Soğuk ve yağmurlu bir geceydi, bir saat önce kapı çalındığında, kapıyı açmadan önce gelenin bir yolcu olduğunu ve adının da Antonioni olacağını söyleseler inanmazdım herhalde ama kapıyı açmıştım ve gelen kimse; adı Antonioni olan bir yolcu olduğunu ve peşinde birileri olduğunu söylemişti, o sırada anti-sanat dedektifi Mellini Nomüzikoloni elinde bir marul paketiyle dışarıdan geliyordu, adamın İtalyan olduğunu anlayınca onunla biraz konuşmuş ve onu hemen içeriyi almıştı ve işte, şimdi üst kattaki büyük salonun büyük ceviz masasındaydık ve dışarıda yağan yağmuru dinlerken; dumanı tüten mavi kızılcık oraletini içen bu adam bakıyor ve bir an önce kendine gelip bir şeyler söylemesini bekliyorduk, ikinci bardak oralet ona iyi gelmiş olacak ki adam mırıldanmaya başladı…

“Mille grazie… Sizinle bu biçimde tanışmayı beklemiyordum sayın Mellini…”

“Bırakın bu David Lynch gizemini de konuya gelin… Peşinizde kim var?”

Antonioni fincanında kalan son oraleti de içtikten sonra kısa bir an gözlerini içeride dolaştırdı, şöminenin üzerine asılı halde duran bir tuvaldeki yazıyı okudu:

“Affetmiyorumaffet…”

Sonra bir süre pencereden dışarıdaki karanlık gökyüzüne baktı ve gömleğinin üstten ikinci düğmesini iliklemeye çalışırken mırıldandı:

“Önceki gün bir otelde bir arkadaşımla kalıyordum… Adam gece intihar etti… Onu diğer odada buldum, sonra aklıma olmayacak bir şey geldi, adamın cüzfdanı masanın üzerindeydi, cüzdandan onun kimliğini aldım, kendi kimliğimdeki fotoğrafla onunkini değiştirdim….”

“Sahi mi, adı neydi, daha doğrusu senin şu anki adın…”

“Adım Robertson… Onun adı da Robertson’du…”

“Peki, sadece kimliğini mi aldın?”

“Hayır, onun randevu defteri de vardı çantasında, onu da aldım… Yeni bir hayata başlamak istiyordum… Başka bir kimsenin yerine geçmek kolay mı; değil mi, onu öğrenmek istiyorum… Her geçen an hafızamı kaybediyorum sanırım…”

“Bunun için Robertson’u tanıman gerekecek ama… Bunu yaptıkça ya kendini tanımaya başladığını fark edersen?”

“Bu nedenle buraya geldim… Kendimi tanıdıkça Robertson olduğumu anladım… Onun sırları sırlarım olmaya başladı…”

Bu sırada anti-sanat dedektifi Nomüzikoloni olayı çözecek bir takım soruları bir kağıda karalamıştı, bu kağıdı daha sonradan bir oralet kavanozunun içinde bulduğum  için hemen şuraya ekleyeyim:

 

Vaziyeti çözecek ipsiz uçlar:

1.Robertson aslında kim?

2.Antonioni aslında kim?

3. Maria neden Barcelona’da?

4.Gazanfer Bilge ajan mı, Gazanfer Bilge otobüsünün Barcelona’da ne işi var?

5.Antonioni filmin sonunda nasıl o demir parmaklıklar arasından kamerayı geçirip bizi dışarıya çıkardı ve tekrar otelin kapısından göz kırpıp tekrar odanın içerisine götürebildi?

6. Varolmayan bir şey ‘yokluk’ olarak nereye gidebilir?

7.Sartre bu tenis maçına ne derdi?

8.David Hume bilardoda neden hep hile yaptı?

 

O sırada kapı çalındı, bu Robertson denen adam hemen ileriye atıldı:

“Maria gelmiş olmalı… Onunla Barcelona’da tanışmıştım, mimarlık öğrencisi, sanırım kendimi aradığım yetmezmiş gibi o da hayatıma girdi birdenbire…”

Dışarıyı çıkıp düşünceli adımlarla merdivenlerden aşağıya inmeye başladım.

Bu Maria’da kimdi, izlediğim bir filmi belli belirsiz de olsa hatırlar gibi olmuştum:

Ne zaman Antonioni’nin Yolcu’sunun son sahnesi aklıma gelse, onun da tıpkı Tarkovsky gibi zaman dışı bir zaman: zamanın unutulduğu bir zaman arayışında olduğunu düşünmüşümdür, saatin tik-takları onlara göre değildi, iki yönetmen arasındaki en yakın benzerlik zamanı algılayış biçimlerinde gizli, kaldı ki Tarkovsky’nin günlüklerine: Zaman Zaman İçinde demesi de gayet anlamlı, günlükler bütünüyle evrensel bir zaman algısı ( zamansızlık ) biçiminde ilerliyor, bazı sayfalarda Antonioni’de karşımıza çıkıyor, bu günlüklerde zaman karşısında zamanı kayda alan bir yönetmenin çarpıcı monologlarına şahit olmak mümkün, Tarkovsky gibi Antonioni’de sinemasal zamanı durağanlaştırarak ‘katlanılmaz ama yine de vazgeçilmez’ o zaman kapısını açma ve genişletme peşinde, Yolcu’nun son bölümündeki demir parmaklıklar arasından geçebilen kamera ile yapmak istediği de bütünüyle bu olmalı: zamanı başka bir biçimde: durağanlaştırtarak anlatmak, zamanın tik taklar dışında bir yerde gizli olduğunu göstermek. Beklediği yerde beklemek.

Filmin sonundaki 11 dakikalık plan-sekansı hala hatırlıyorum, kamera pencereden dışarısını gösterirken odanın içinden yavaş yavaş hareketleniyor, demir parmaklıkların önünde durması gerekir, diye düşündüğüm halde Antonioni bir sinemasal mucizeye tanık olmama neden oluyor ve kamera gayet sık olan demir parmaklıkların arasından geçip dışarıya çıkıyor, geniş alandayız, sonra kendi etrafında yarım tur dönüyor, ardından otelin dışından tekrar odaya geçiyor ve yataktaki ‘o kimseyi’ görüyoruz.

Olay mahalli vaziyetine bir göz atalım:

Peki son sahnesini bütünüyle hatırladığım bu film ne anlatıyordu?

Bunun için David Locke anahtarı ile bu demir parmaklıkları açmamız gerekecek, Locke ve ünlü bilardocu Hume için bilgiye ancak deney yaptığımız zaman sahip olabiliriz, insanın doğuştan getirdiği hiçbir bilgi yoktur, Locke insan zihnini boş bir levhaya: bir tabula rasa dediği şeye benzetir, insan boş bir levhadır ve dış duyumlar aracılığıyla elde edilen veriler yargı yetisi sayesinde birtakım bilgilere dönüşür, Hume ise bu bilgiler arasındaki neden-sonuç ilişkilerini dahi reddederek bilardoculuktaki bütün yeteneklerini konuşturmuştur. Filmde David Locke, otel odasında ölen arkadaşının kimliğine bürünerek kendini o kimsenin yaşamıyla biçimlenecek boş bir levhaya çeviriyor, onun kimliğine sahip oluyor ve kendini ikili bir göz ile görmek zorunda kalıyor: kendisini boş bir levha olarak görmeye çalışan kendisi ve onu daha önce tanıdıkları üçüncü şahıs olarak görmek isteyen diğerleri…

 

Professione: Reporter, The Passenger ne anlatıyor sahi?

Geçmişini unutmak isteyen bir gazeteci ölen bir tanıdığının kimliğine bürünüyor ve onun randevu defterini izlemeye başlıyor. Kendini artık David Locke’un boş levhası olarak gören gazeteci dönüştüğü kimlikte kendini bir silah satıcısıdır olarak buluyor. Maria Schneider ise gazetecinin hayatına  giren genç kız rolüyle görünüyor… Antonioni’nin daha önce il deserto rosso ‘da oynattığı laz gemici gibi bu filmde de tanıdık bir şey gizli: Barcelona sokaklarındaki bir Gazanfer Bilge otobüsü.

 

Bunu neden okudun Antonioni?

John Locke (1632 – 1704) İngiliz filozof… Epistemoloji ve Siyaset Felsefesi konularında muazzam fikirler ortaya atmıştır. “Tabula rasa” yaklaşımı bilgi felsefesinde yeni tartışmalara yol açmıştır.  John Locke, Akıl Çağı ve erken Aydınlanma Çağı’nın en etkili düşünürlerinden, Empirizm (Deneycilik) akımın en önde gelen isimlerinden birisi olarak kabul edilir.
John Locke, insan zihnini, ilk doğduğu anda boş levha, başka bir söylemle “tabula rasa” olduğunu söyler. Tabula Rasa görüşü Locke’u, her şeyin doğuştan belli olduğunu savunan kaderci filozoflardan ayırır. Locke, dünyayla ilgili fikir edindiğimiz ampirik bir teori ortaya atmıştır. İnsan zihninin, tecrübelerin üzerine geliştiğini söyler. Locke’a göre, doğuştan gelen bir bilgi yoktur, insan tüm bilgiyi duygu ve deneyimleri ile kazanır.
İnsanlar basit fikirlerle başlar ve daha sonra bunları daha karmaşık fikirlerle birleştirerek bilgiyi edinir. İnsan zihni edindiği deneyimler ile bir ideler oluştur. Bu ideleri iki kaynak besler. İlk olarak dış kaynaklarımız yani 5 duyu organımız ile elde ettiğimiz deneyimlerdir. İkinci kaynak ise refleksiyon ya da içebakış deneyimini gösterir. İçe bakış, dış kaynaklı duyumdan farklı olarak, bir iç algıyı, iç duyumu işaret eder. Burada ise insan, dış duyumun aksine etkin bir rol oynar. ( Wiki’den… )

 

John Locke:

“İnsanların siyasi topluma girmelerinin nedeni mülkiyetlerinin korunmasıdır.”

Affetmeyensanat:

“İnsanların sanat toplumuna girmemelerinin nedeni köleliklerinin korunmasıdır.”

John Locke:

“Hiçbir insanın bilgisi, edindiği tecrübenin ötesine geçemez.” (İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Deneme)

Affetmeyensanat:

“Simülasyon çağında hiçbir tecrübenin bilgisi, edindirdiği bilgisizliğin ötesine geçemez.” (Antonioni’nin Anlamama Yetisi Üzerine Bir Deneme)

 

John Locke – İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bi Deneme I-II –Download

 

Affetmeyensanat: Devletin görevi nedir sayın Locke?

John Locke: Devletin görevi, mülkiyeti korumak ve kollamaktır.

Affetmeyensanat: Çok net konuştunuz. Devletin ne olduğundan ve bu bilgiden emin gibisiniz. Peki bilgi nasıl oluşur sayın Locke?

John Locke: Şöyle oluşur azizim: iç ya da dış kaynaklı  kaynaklı deneyimlerin oluşturduğu ideler vardır,  ide nedir diye sorarsanız duyum da diyebilirim tam emin olmamakla birlikte, bu idelerin kimisi basit, kimisi karmaşıktır; basit ideler, duyu organlarımız ile doğrudan edindiğimiz idelerdir, karmaşık ideler ise bu basit idelerin zihnimizde işlenmesi, birleştirilmesi ya da  karşılaştırması yoluyla elde edilen kompleks idelerdir. Zihin önce algılar, ardından bellek o ideyi kaydeder ve diğer idelerden ayırt eder. Sonunda ise birleştirme ve karşılaştırma yoluyla bilgiye ulaşılır ve o kategorize edilir.  Bu da  deneyimin olduğu bir süreçtir. Doğuştan getirilen hiçbir ide ve bilgi yoktur.

Affetmeyensanat: Size tekrar döneceğiz sayın Locke, korna çalıyor, izniniz olursa şu otobüse bir bakalım…

 

Dışarıdaki otoparktan otobüs gürültüsü geliyordu, bu Maria otobüs ile mi geldi, kapıyı açtığımda karşımda orta boylu sevecen gülümsemesi olan bir mimarlık okulu öğrencisi vardı, onunla göz göze geldik ve hafifçe gülümsedi, o sırada otoparkın yanındaki yoldan bir otobüs geçiyordu, bildiğin otobüs işte, şoför koltuğunda oturan Gazanfer Bilge diye birisi otobüsün camını açmış bu tarafa doğru haykırıyor: Barcelona’dan burayı bulmanın epey zor olduğunu söylüyordu, Maria o tarafa baktı, sonra onunla göz göze geldik, otobüsün önüne adını yazan bu adamın bir kahve için içeriye gelip gelemeyeceğini sordu, adam uzun yoldan gelmişmiş, elbette gelebilir, dedim, otobüsün önüne adını yazdığına göre epey önemli birisi olmalı, Maria otobüsün şoförüne işaret edip İspanyolca bir şeyler söyleyince otobüs biraz ileride durdu ve her modern şehirlerde olduğu gibi bu Gazanfer Bilge denen adam otobüsü kaldırımın ortasına park edip bu tarafa doğru gelmeye başladı, işte Maria ve Maria’nın geldiği o otobüs:

Barcelona sokaklarında bir Gazanfer Bilge ( Yeni çekmeyi düşündüğüm filmin adı olabilir sanırım… )

Maria ise şöyle birisiydi:

Bu sahne neden Bilinmez Tarkovsky amcamın İvan’ın Çocukluğu’nda kullandığı o planı: o elma yüklü at arabası sahnesini hatırlatıyor…

İşte, zamanın içinde zamansız bir sonsuzluk anı açan o düş:

 

Çok Hoş Bir Sessizlik Hırsızlığı Vaziyeti

Neden bilinmez Bergman’ın The Silence’ı ile Antonioni’nin L’Eclisse’si arasında sessizliği dinleyiş açısından yoğun bir benzerlik görürüm, aynı devirde yaşayan;hatta amcam Tarkovsky aracılığıyla aralarında sağlam da bir bağ olan ( Bergman her ne kadar Farö adasından pek çıkmasa da ) bu iki yönetmenin iki filmindeki sessizlikleri tekrar dinlemeli ve bu durumun üzerine başka bir dosyada sessiz biçimde gitmeli sanırım:

 

Ingmar Bergman – The Silence:

 

Bu da Antonioni’nin L’Eclisse’si:

Ne kadar da benziyor sayın hakim! Affetmiyorumaffet Antonioni!

Bir Gazanfer Bilge eksikti şimdi, bu otobüsçü koşar adım bu tarafa doğru geliyor, bu sırada Maria ile bakışıyor; bir şey söylemek istiyor ama söyleyemiyorduk, bu Gazanfer Bilge denen adam kapıya gelince omzuma bir yumruk indirdi:

“Çay var mı sende?”

“Çay yok ama oralet var…”

“O da olur… Barcelona’dan burası çekilir gibi değil…”

Bu Gazanfer Bilge denen adam içeriye davet edilmeye gerek görmeden yanımdan geçip merdivenlere yöneldi:

“Yukarıya mı çıkıyoruz?”

“Yukarıya çıkabilirsiniz efendim… Melllini ve Antonioni içerideler…”

“Zellini de kim?”

“Anti-sanat dedektifi efendim…”

“Ya diğeri?”

“O da bu hanfendinin yeni filmini çekecek olan bir İtalyan yönetmen…”

Gazanfer Bilge denen adam dediklerimi pek dinlemeden hızlı adımlarla yukarıya çıkmaya başlamıştı, bu sırada tekrar Maria ile göz göze geldik, Maria hafif bir ses tonuyla bir şey sordu:

“Antonioni geldi mi acaba?”

“İçeride, kendini Robertson sanıyor ama…”

Hemen içeriye girdi, ona merdivenleri gösterdim, merdivenleri çıkarken arkasından seslendim:

“Ne içersiniz?”

“Sütlü çay var mı?”

“Hayır, sadece oralet çeşitleri var…”

“Sütlü oralet var mı?”

“Bunu pek denemedim…”

“Peki, siz ne isterseniz, Antonioni nasıl, bir haftadır onu arıyorum…”

“O da sizi arıyor sanırım, hafızasını kaybetmiş gibi bir hali var…”

Ciao Bella! French actress Maria Schneider with Italian director Michelangelo Antonioni at the Cannes Film Festival on May 22, 1975, where they are presenting their film “The Passenger” (profession: Reporter) in which Jack Nicholson plays the reporter.

Son söylediklerimi duymadan merdivenlerin yukarısında görünmez olmuştu, mutfağa geçip su ısıtıcısını hazırladım, bu Maria neyli oralet sever acaba, ona mavi kızılcıklı yapmaya karar verdim, az sonra da elimde bir tepsi ve tepside beş oralet fincanı olduğu halde dışarıya çıktım, hızlı adımlarla merdivenleri adımladım ve büyük salona girdim, Robertson ya da Antonioni denen adam pencerenin yanındaki koltuğa geçmişti, Gazanfer Bilge denen adam ise içeriye uyum sağlamış; kuş kafesinin yanındaki sandalyeye geçmişti, dostum anti-sanat dedektifi pencerenin sol yanındaki büyük duvara küçük bir projektörden ( altılıdan iyi para geldiği için bunu geçen yıl Napoli’den almıştım ) bir film yansıtmış, meraklı gözlerle duvara ve bu adama bakıyordu:

“Bu filmi de hatırlamıyor musun, bunu sen çekmiştin….İnsanın kendine yabancılaşmasına dair…”

Il Deserto Rosso:

 Da da da daan: Action!

( Bir ağır sanayi fabrikasında müdür olan Ugo’nun karısı Giuliana depresyonda ve işkence altındadır; (( bir bu eksikti )) onu intiharın eşiğine itmiş olan tatminsizlik ve yetersizlik duygusu, kocasının yokluğu ve herhangi bir otantik anlamı olmayan bir modernitenin yabancılaşması sayesinde, (( dostum bu konular Bergman’ın değil miydi… )) hiçbir mücadele gösteremez hala gelmiştir.

Ugo’nun bir arkadaşı ve meslektaşı olan mühendis Corrado Zeller’in çabaları (( neyin çabası: kadınla yatmaya çalışıyor )) ardından psikiyatri kliniğinde geçici olarak kalsa da bu fayda etmez.

Çiftin bir grup arkadaşıyla yapılan bir gezi, Giuliana ile ona ait olmayan bir yer arasında var olan mesafeyi vurgulamak için bir fırsat haline gelir çünkü bu gezi çok anlamsız bir hal almaya başlar. (( Bu mesafeleri tam anlayamadım sanırım… ))

Giuliana’nın küçük oğlunun rahatsızlığı anneyi depresyona sürükler ancak bunu gizlemeye ve küçük oğlunun anaokuluna gitmemek için elinden geleni yapar… )

 

“Çok kötü bir film… Böyle bir film çektiğime inanamam…” dedi Antonioni olacak adam…

“Ama bu senin en iyi filmlerinden birisi…”

“Ne anlatıyor, pek bir şey anlamadım…”

“Bu film de iletişimsizliği ve insanın kendine yabancılaşmasını anlatıyor zaten…”

Hızlı adımlarla içeriye girdim, Antonioni başını kaldırıp bu tarafa baktı:

“O kızıllardan bir tane daha içebilirim, sen de denemelisin Maria….”

Maria masanın sol tarafındaki sandalyeye geçmiş; korku dolu gözlerle Antonioni’ye bakıyor, bir yandan da krem rengi lale desenli mimar gömleğinin sol koluyla oynuyordu:

“Deneyeceğim şimdi Anton, neden öyle ifadesiz bakıyorsun?”

“Halsizim, seni hala hatırlıyorum biliyorsun…”

Oraletlerden mavi kızılcıklı olanını Maria’ya uzattım, Gazanfer Bilge’nin fincanını kuş kafesinin yanına; diğerlerini masaya bırakıp kendi fincanımı alarak pencerenin sol tarafındaki ahşap bir sandalyeye geçtim ve duvara doğru baktım:

“Bunu hatırlıyor olacaksın, senaryosunu Cesare Pavese’in romanından uyarlamıştın…”

Le amiche:

( Filmin afişine bakıp: Le Amiche-Kadınlar Arasında Venedik Film Festivali’nde “Gümüş Aslan” ödülünü almış, dediğimde Antonioni olacak adam boş gözlerle yüzüme bakıyordu. )

“Eğer yönetmen isem böyle bir film çekmiş olamam… Bunun yönetmeni hala kendi biçimini arıyor… Zengin, şımarık ve umutsuz bir grubun hezeyanları dışarıdan bakan birisinin gözüyle anlatılmaya çalışılmış ama o dışarıdakine yeterince dışarıdan bakılamamış… Sanatsal başarı ile parasal başarısızlık ikilemi biraz belirsiz kalmış… Romanı kendi bakışına göre değiştirdiği kesin ama romana epey de sadık kalmış… Bu romanı okuduğumu hatırlıyorum… Yönetmen filmdeki on karakteri vurgulamaya çalışmış tek bir karakteri vurgulamak yerine… Onun yerinde olsan uzun süreli plan çekimlerini daha da arttırır ve bunun üzerinden giderdim…”

“Sen de öyle yaptın zaten…”

“Ne yaptım…”

“Uzun süreli planlara dayalı anlatıma ağırlık verdin, işte bir şeyler hatırlıyor olmalısın…”

“Sanırım bir şeyler hatırlıyorum ama yine de o kadar yabancı geliyor ki bu filmler… Bu karşıda oturan da ki? Yüzü tanıdık geliyor… Monika gelecekti, o nerede… Başka bir şey, başka bir film var mıydı?”

Şu sana bir şey hatırlatmıyor mu Antonioni, yoksa böyle bir geometri yok mu gerçekte?

O sırada Mellini oraletini çoktan içmiş olan Gazanfer Bilge’nin sandalyesine doğru keskin bakışlarla ilerlemeye başlamıştı, bu bakışlardan hemen anlamıştım, birazdan bu Gazanfer Bilge denen adam hem avukat hem savcı sorularıyla çapraz sorguya çekilecekti:

Önce Antonioni’ye seslendi:

“Monika’yı delirttin Anton, Tarkovsky de günlüklerinde senin hiçbir zaman Monika’yı oynatamadığını söylüyordu, işte bak, delirttin kadını, delirttin:”

Monica’nın olay mahalli vaziyeti:

İşte bak, hala su dolu varilin içine düşen gecenin içinde seni arıyor:

Sonra bu Gazanfer Bilge denen adama çevirdi gözlerini:

“Antonioni’yi ya da Robertson’u tanıdığınızı söylediniz içeriye girerken, oysa o sizi tanımıyormuş…”

Antonioni bakışlarıyla Nomüzikoloni’yi onaylamıştı, Gazanfer Bilge denen adam öfkeli bir tavırla doğrulacak oldu, sonra vazgeçti:

“Buraya Maria’yı getirdim, o istediği için geldim…”

“Barcelona’da sizin otobüsünüzün ne işi var?”

“Oraya turist götürürüm…”

“Ya Antonioni?”

“Tanımıyorum ama yüzü biraz tanıdık geldi sanki… Sahi, onu bir tenis maçında gördüm…”

“Tenis maçı mı?”

Her ne kadar Antonioni burada net olarak görünmese de Gazanfer Bilge denen adamın bahsettiği o gizemli tenis maçı şu olmalı:

Antonioni tenis maçında kendini kaybediyor…  Var olmayan varlık acaba yokluk olabilmek için nereye gider?

“Kimliğiniz yanınızda mı?”

“Hangi kimliğim?”

“Çifte vatandaş mısınız?”

“Öyle, aslen İngiliz vatandaşıyım ama o kimliği kaybettim…”

“O kimlikteki adınız neydi?”

“Robert!”

Bunu duyunca Antonioni korkuyla yerinden doğrulmuştu, tekrar mırıldandı:

“Chi è Robert?”

 

BİTMEDİ, BİTMEDİ, YİNE BUYUR GEL, GÜNCELLENİYOR…

 

ZOONUS 1:

Matthew Love – Michelangelo Antonioni: The early years 1935-1950: Download pdf on academia

ZOONUS 2:

Federico Vitell – Michelangelo Antonioni. L’avventura: Download pdf on academia

Buna bakan şuna da bakmış:

Affetmiyorumaffet Ingmar Bergman

 

 

Comments

comments

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

14 + seventeen =

Araç çubuğuna atla