AffetmiyorumAffet Freud, Sigmund! | Bir bilim adamı mı yoksa bir şarlatan mı; bir teorisyen mi yoksa bir Süperid mi? Günsüz Yaşa­mın Psikopatolojisi

Spread the love

Soğuk ve yağışlı bir gece, birazdan Sigmund Freud diye birisi gelecekti ve bu kimse hakkında bildiklerim, herkesin bildiği kadardı: dolayısıyla pek bir şey bildiğim söylenemezdi, bir şüpheli miydi, yoksa bir tanık mı, bunu bilmiyordum, bir Darwin değildi, gerçek bir bilim adamı olmadığına dair çok şey duymuştum, neden  buraya gelecekti; onu da pek bildiğim söylenemezdi, günümüzde bütün azılı suçlular kitap türü şeyler yazdığı için bu adamın kitaplarını almış, pencere önündeki koltuğumda oturur ve aşağıdaki otoparka arada bir bakarken onun bu kitaplarını karıştırıyordum, kitapların isimleri şöyle şeyler:

VARAN 1: 

Günlük Yaşamın Psikopatolojisi:

Günlük Yaşamın Psikopatolojisi Affetmeyen Kitap Eleştirisi: Kitabın sayfa sayısı 351, ki okunacak gibi değil, ne kafe masasında okur gibi yapmak için sürekli yanınızda gezdirebilir, ne de çantada taşıyıp arada bir sizden çakmak isteyen birisine yanlışlıkla göstererek ne kadar psikozlu birisi olduğunuzu sergileyebilirsiniz… Illustrasyonlarının da olmaması okunma konusunda eksi bir değer teşkil ediyor… O nedenle pek tavsiye etmemiz mümkün değil… Dış kitap eleştirimiz işte bu kadar: iş yapmaz!

Kitap arkası pazarlamacı editörleri şöyle diyor: ‘Günlük Yaşamın Psikopatolojisi’, ruhbilimin yaygınlık kazanmasında Freud’un tüm kitaplarından daha fazla katkıda bulunmuş bir yapıt. Freud, bu kitabı, yüzyılın başında, özellikle genel okurlar için yazdı. Yeni basımları çıktıkça, temel kuramlarını değiştirmeden yeni örnekler ve bölümler ekledi. Freud’un hiçbir yapıtı bu kitap kadar sık basılmamış ve böylesine yaygın bir okur kitlesi tarafından okunmamıştır. Elinizdeki çeviri, Freud’un bu tanınmış yapıtının en genişletilmiş ve eksiksiz olanıdır.
Burada, ilgi çeken kısa örneklerle, herkesin genellikle bildiği olguların yalın ama inandırıcı açıklamaları yer almaktadır: özel adların, sözcük kümelerinin, izlenimlerin ve amaçların ansızın unutulması; çocukluk anıları ve perde anılar; Freudcu sürçmeler diye anılan o küçük ama önemli dil ve kalem sürçmeleri, şansa inanma, boşinanlar ve diğerleri.
Bu basımda ayrıca Freud’un yaşamını ve fikirlerini anlatan uzun bir incelemeyle kronolojik tablo bulunmaktadır.

Günlük Yaşamın Psikopatolojisi, ( İsme bak, dejavu ile ilgili kısım ve birtakım gözlemler ilgimi çekti ama hepsi o kadar… Bir de şu durumlardan bahsediliyor, neden dil sürçmesi yaşanır, neden yanlış okuma yapılır, kalem sürçmesi neden yapılır, bile bile kaza yapılır mı, özel adlar neden unutulur ya da unutulmaya çalışılır, şansa neden inanılır, parapraksiler: yanlış işleyişler nasıl oluşur… Bu durumlardan bahsedildikten sonra vaziyetin iyi tarafı her hatanın altındaki nedenleri sorgulayacak bir bilince ulaştırması, vaziyetin kötü tarafı ise bu hataları yanlış vakalara bağlamak gibi hastalıklı bir fikri sabit içerisinde olması… )

 

AffetmiyorumAffet Freud:

Günlük hayat içerisinde yapılan her robotlaştırılmış davranışın altında o kimseye dair öznel bir yeti aradığın ve insanları paranoyaklaşma tehlikesine karşı uyarmadığın için. Günümüzde insanların öznelliği daha büyük medya araçlarının nesnel öznelliği arasında kaybolmuştur. Onların otonom davranışları, paranoyak yönetimlerin öznel hesaplarıdır!

AffetmiyorumAffet Freud:

Elias Canetti’nin “Körleşme”sinde keskin bir portresini çizdiği fildişi kulesinde yaşayan akademik konservelerden birisi olduğun ve ister cinsel, ister cinssiz, ( çünkü karşı çıktığımız şey tüm bu çağı kapsayan nevrotik-psikotik sanatçı çöplüğüne sözde teorilerinle bir dayanak sunmandır… ) her türlü nevrotik rahatsızlığını tüm dünyayı kapsayan evrensel bir değişmezmişcesine sunacak kadar kendilik konservesi olduğun için!

AffetmiyorumAffet Freud:

Darwin gerçek bir bilim insanıydı, oysa sen; oysa sen…

Affetmeyensanat: Sayın Freud, şu sizin sarı kaplı kitabınız Günlük yaşamın Psikopatolojisinden biraz bahsedelim…

Freud: Neden sarı kaplı dediniz?

Affetmeyensanat: Kör müsünüz, sarı kaplı bir baskı var elimizde de ondan…

Freud: Hiç kimseyi kandırmaya kalkmayın, sarı kaplı kitap derken kastettiğiniz şey aslında çok farklı bir şeydi…

Affetmeyensanat: Ne tür bir şey sayın Freud?

Freud: Sarı kitap dediniz çünkü yüzümün sarı olduğunu düşünüyorsunuz, daha içeriye girerken nasıl da sararmışsınız dediniz, sizce hasta birisi miyim?

Affetmeyensanat: Bunu da nereden…

Freud: Eğri oturalım, eğri konuşalım; psikanalizde bu değişmeyen şartlardan birisidir… ŞU sarı kitap aslında sizin bilinçaltınızda yüzeye çıkan bir şeyi temsil ediyor, o da sizin gözünüzde hasta olduğumdur, kitabı elinizde sürekli yanan bir şey varmışçasına çevirip durmanız da bu kitaptan ve hastalığımdan epey rahatsız olduğunuzun göstergesidir… Sizin için sarı demek hastalık demektir, o nedenle sarı kitap derken bunu gelişigüzel demediğinizin farkına varın önce bir…

Affetmeyensanat: Açık olmak gerekirse affetmeyensanat istihbarat teşkilatı olarak sizin peşinize düşmemizin nedeni sizin nevrotik semptomları olan iflah olmaz psikozlara sahip bir suçlu olmanız nedeniyledir.

Freud: Demek hakkımda soruşturma açıldı?

Affetmeyensanat: Öyle diyelim… Şu kitap, günlük yaşamın psikopatolojisi bir suç unsuru… Hastaya bir şey söyletiyorsunuz, diyelim ki hastanız elma dedi, o elmayı o hasta için öyle akla gelmedik şeylere bağlıyorsunuz ki hasta ister istemez o an için sadece karşıdaki masanın üzerindeki tabağın içinde elma olduğunu unutuyor ve gelişigüzel elma demediğine kendini inandırmaya başlıyor…

Freud: Ya ne yapsaydı?

Affetmeyensanat: Sadece elma dedi…

Freud: Siz şu an sadece elma demediniz ama…

Affetmeyensanat: Siz ruh hastasısınız… Hem de en tehlikelilerinden… Kendi hastalıklarınızı evrenselleştirip bunları evrensel teori diye dünyaya dayatıyor ve kendinizi haklı çıkarmaya çalışıyorsunuz… Zaten bunu söyleyen olmuştur çevrenizde, Jung söylemiş olmalı… Hastanıza elma dedirtiyorsunuz, yetmedi mi… Birde kalmış bunu yorumlamaya çalışıyor ve bunlarla bir kitabı dolduruyorsunuz, yok şu elma şunun içindir, şu alma ile çocukluktaki şu elma şu anlama gelir, bir de bunu yaparken fiziğe kimyaya başvurup yasal bir dayanak varmış gibi göstermeye çalışıyorsunuz…

Freud: Hastayım sanırım, sizce ne yapmalıyım?

Affetmeyensanat: Şu pencerenin sağındaki divana uzanın ve bize çocukluğunuz dışında olan şeylerden biraz bahsedin…

Freud: Bu böyle olmuyordu ama…

Affetmeyensanat: Sizin yönteminizle hiç olmuyordu, lütfen devam edin, divana uzanın ve anlatın, sizi dinlemek zorunda bırakıldığımız içinde bizi sakın affetmeyin.

AffetmiyorumAffet Freud:

İnsan görünümleri günlük yaşamlarına bu kadar anlam yükleseler ve günlük yaşamları dediğin kadar derinlikli ve öznel olsa daha anlamlı bir dünya çok önceleri kurulmuş olurdu!

 

Olay mahalli analizi:

Günlük yaşam denen şey, bireylerin sistematik olarak yaptığı ve sonra bunları unuttuğu birçok durumdan oluşuyor, bu kitabı okuyunca ister istemez çevrenize daha alt-metinsel bir göz ile bakıyor ve onların sistematik biçimde tekrarladığı davranışlarının altında yatan nedenleri analiz etmeye başlıyorsunuz, AİT ( Affetmeyensanat istihbarat şube ) tarafından bize yanında iki kutu oralet ile birlikte ücretsiz olarak verildiği için bu kitabı okumak zorunda kalmıştım… Hatta dediklerine göre birçok yurt dışı istihbarat personeli eğitimlerinin bir kısmında bu kitap ek başvuru kitabı olarak veriliyormuş. Okudum ve iyi mi ettim bu konuda kararsızım, günlük yaşamın psikopatalojisini en iyi öğrendiğim yazarlardan birisi Dostoyevsky, diğeri ise herhalde Knut Hamsun’du…

 

AffetmiyorumAffet Freud:

Kendi psikozlarını ‘diğerlerine mal etmeye’ kalkmak gibi ‘gayet bilimsel ve tutarlı’ bir uğraşa girdiğin için!

AffetmiyorumAffet Freud:

Tam 12 sene kokain kullandın, tamam, bir şey demiyoruz kullandın!

 

Martin Heidegger, Edmund Husserl, Jean Paul Sartre gibi öncüler, “varoluşçu psikoloji” yi savunmuş; insanın kendisini, yaşamakta olduğu za­man içinde var edebileceği ve değiştirebileceği prensibini öne çıkarmışlardır. Varoluşçu psikolojiye göre; insan hayatı, geçmişi ve içgüdü­leri ile sınırlanamaz.

Dostum Sartre gelmiş; hoş gelmiş.

Dejavu denen olgu çocukluğumdan beri ilgimi çektiği için Freud denen kimsenin bu konuda söyledikleri ilgimi çekmişti, her ne kadar yetersi olsa da, işte, kendilerinin bu konuda söyledikleri:

Affetmezsiniz umarım, bu videoyu eklemeyecektik buraya, bir sürçme oldu, yanlış oldu, yaşam oldu, Freud’un açıklaması ise şöyle olacaktı:

“Herkes çok sevdiği bir dostunun kapısına vardığında, kendi anahtar demetini çıkarıp burası kendi eviymişçesine kapıyı kendi anahtarlarıyla açma deneyimini yaşamıştır. Sonuçta zili çalmak zorunda olduğunda, gecikme yaratan bir edimdir bu, ama kişinin kendini bu arkadaşının yanında çok rahat hissettiğinin – ya da hissetmek istediğinin – bir işaretidir bu.”

“Benim görüşüme göre bir şeyi önceden yaşamış olma duygusuna yanılsama demek yanlıştır. Bu daha çok, böyle anlarda, önceden yaşadığımız, ancak bilince ulaşmamış olması nedeniyle bilinçli olarak anımsayamadığımız bir şeye dokunulmuş olmasıdır. Kısaca söylemek gerekirse “deja vu” duygusu bilindışı bir fantezinin anımsanmasına karşılık gelir. Herkesin kendi deneyiminden bildiği üzere, aynı türden bilinçli yaratımlar olduğu gibi dışı fanteziler (ya da gündüz düşleri) de vardır.”

Buradan anlıyoruz ki Freud denen adam déjà vu deneyimini yine bilinçdışı fantezilere bağlıyor, peki bilim bu durumu şu an nasıl açıklıyor, bilimin açıklaması ise şu biçimde:

Deja-vu: Beyin MR’ı ve Laboratuvar çalışmaları ile yapılan incelemelerde, beynin önbellek ve uzun süreli belleği arasındaki kayıt alışverişi sırasında yaşanan mikro saniyelik gecikme. Beynin sağ lobu ile sol lobu arasındaki bilgi, alışverişinin gecikmesi nedeniyle bu hissi oluşturur.

Ey Freud, please spesify a süper-id for your weak superego…

Bilimin deja-vu konusundaki bu cevabının da pek yeterli geldiğini söyleyemem maalesef, bu açıklama anlık hatırlamalar için geçerli olabilir ama daha uzun süreli sağlıklı gecikmelerde oluşan deja-vu konusunda henüz yeterli bir açıklama yok. Bu konuda şöyle de bir deney mevcut:

2016’da bazı araştırmacılar Britanya’nın St. Andrews Üniversitesi’nde  hafıza üzerine yapılan bir kongre esnasında, déjà-vu hissine sahip insanların beyin scannerlarını gösterdi. Deney ise şuydu: Araştırmacılar, kişilerde deja-vu hissini yaratmak için onlara birbirleriyle bağlantılı kelimeler gösterdi ( yastık, yatak, gece, rüya…). Fakat bütün kelimeleri birbirine bağlayan anahtar kelime (uyku) listede yer almıyordu. Sonra araştırmacılar, katılımcılara U ile başlayan kelime görüp görmediklerini sordu. Katılımcılardan hayır yanıtı geldi. Daha sonra onlara uyku kelimesini görüp görmedikleri soruldu, katılımcılar kelimeyi duymadıklarını, ama kendilerine tanıdık geldiğini söylüyorlardı: anlaşılan bir çeşit déjà-vu hissine kapılmışlardı her ne kadar kelimeyi aslında hiç görmemiş olmalarına rağmen.
Teste katılan gönüllülerin MR’ını çeken bilim insanları, déjà-vu hissi sırasında kişilerin hipokampüs bölgelerinin aktif olmadığını, bununla birlikte karara alma mekanizmasında önemli rol üstlenen beynin ön lobunun aktif olduğunu farketti. Bir hipoteze göre: Beynin ön lobu hafızayı inceler ve olası bir hata durumunda ya da beynin yaşanmış bir olayla yaşadığını düşündüğü bir olay arasında kararsız kaldığı durumlarda sinyal gönderir. Bu durumda déjà-vu hissi, beynin kontrol mekanizmasının doğru çalıştığı anlamına gelir. işte bu da bilimsel ama yeterli olmayan başka bir açıklama.

Deja-vu… Bunu Descartes demiş olamaz…

Şimdi dilerseniz Lacan denen adamın yanına uğrayalım ve o bu konuda ne diyor ona bakalım, işte şuradan: http://www.lacanonline.com/, o da şöyle diyor:

In The Psychopathology of Everyday Life Freud links the experience of déjà vu to unconscious fantasies. Rather than focusing on ‘here and now’ of the person’s physical or mental state, or what they are doing at the time, Freud detects the influence of an unconscious dynamic stemming from repressed desires. Thus “It is in my view wrong to call the feeling of having experienced something before an illusion. It is rather that at such moments something is really touched on which we have already experienced once before, only we cannot consciously remember it because it has never been conscious” (SE VI, 266). For the sake of full disclosure it should be mentioned in passing that Freud credits the French neurologist Joseph Grasset with a very similar theory of déjà vu but was not aware of his 1904 work on the subject when Freud came to add his remarks on déjà vu to the second edition of The Psychopathology of Everyday Life in 1907.
For Freud then, the sensation of having experienced something before occurs when we encounter a situation analogous to one in an unconscious wishful fantasy. Instead of being conscious of this fantasy we displace it onto a situation that represents its fulfilment, in much the same way as in dreams. The fantasy is unconscious by virtue of its having been repressed, and the displacement at work allows us to think of déjà vu as an effect of the primary processes on unconscious material. So when we experience déjà vu we should subject it to the same associative process that we do for dreams, slips or symptoms.

Affetmeyensanat Lacanonline.com’dan Çeviri Teşebbüsü:

 

Gündelik Hayatın Psikopatolojisinde Freud denen adam, déjà vu deneyimini bilinçdışına bağlar. ( Bunun böyle olacağını biliyorduk zaten… )  Freud, kişinin fiziksel ya da zihinsel durumunun ya da o sırada ne yaptıklarının ‘burada ve şimdi’ üzerinde odaklanmak yerine, aslında bu noktada biraz durup zaman ve şu an algısı üzerinde yoğunlaşsan ne iyi olurmuş, ne diyorduk, çeviriye devam edelim, bastırılmış arzulardan kaynaklanan bilinçdışı bir dinamik durumun etkisini tespit eder. ( Bir bu dinamik eksikti zaten, Freud denen adam biraz spor yapsa bu kadar dinamik diretmeye gerek kalmazdı… ) Böylece “Bir yanılsamadan önce bir şey deneyimleme hissini söylemek yanlıştır. Bu tür anlarda, daha önce bir kez daha deneyimlediğimiz bir şeye gerçekten değinilmiştir, sadece bilinçli olarak hatırlayamamışızdır çünkü bu bilinçli olmadı ”(SE VI, 266). Freud’un, Fransız nörolojisti Joseph Grasset’in, déjà vu konusunda ondan önce çok benzer bir teori ürettiğini ancak Freud’un déjà vu ile ilgili açıklamalarını eklediği  konuyla ilgili 1904 çalışmasında bunun farkında olmadığını ifade etmemiz gerekir… ( Bilmiyordur, nereden bilsin… ) tam açıklama uğruna belirtilmelidir. 

O halde ey Freud, senin için o zaman, daha önce bir şey deneyimleme hissi, bilinçsiz arzulu bir fanteziye ( bak sen…) benzeyen bir durumla karşılaştığımızda ortaya çıkar. Bu fantezinin bilincinde olmak yerine, onu hayalleri ile birlikte aynı şekilde yerine getirmesini-getirilmesini temsil eden bir duruma yerleştiriyoruz. Fantezi, bastırılmış olmasından dolayı bilinçsizdir ve sonra ne oluyor, yerinden ediliyor ve hoop bu yerinden edilme, gayet bilinçsiz materyal üzerindeki birincil süreçlerin bir etkisi olarak déjà vu’yu açığa çıkarıyor. Öyleyse déjà vu’yu deneyimlediğimizde, onu rüyalar, anlam kaymaları ya da semptomlar için yaptığımız aynı ilişkisel ve dinamik ( yine dinamik olsun bakalım… ) sürece tabi tutmalıyız.

 

AffetmiyorumAffet Freud:

1907’de Gündelik Hayatın Psikopatolojisi’nin ikinci baskısına eklediğin deja-vu açıklamanın kaynağı Fransız nörolojisti Joseph Grasset’e ait sanki, ya da epey benzer diyelim, oldu olacak bu benzerliğin farkında değildin diyelim, ne dersin?

 

AffetmiyorumAffet Freud:

İletişim içerisinde olduğumuz kimselerin sistematik davranışlarını analiz ede ede kendimizi bulacağımızı düşünüyorsanız; biz hala size rağmen anlam arayışımızı sürdürürken sizin kendinizi bulmanız pek zaman almamış olmalı.

AffetmiyorumAffet Freud:

Yahudi soykırımına karşı olamadığın için!

Yağmur hala yağıyor, aşağıdaki otoparkta iki bisikletli girdi ama bu Freud denen adam ortalıkta görünmüyor, diğer kitaba bakıyorum:

VARAN 2: 

Sigmund Freud-Die traumdeutung ( Düşlerin Yorumu )

Sanırım Freud denen adamın en önemli kitabı… Çünkü içerisinde o meşhur Oidipus Kompleksi teorisi de ilk defa yer alıyor… Yalnız burada vaziyete ayrıntılı bir bekleyiş getirelim, ASKLAffetmeyensanat Kriminoloji Laboratuvarı’ndan elimize ulaşan verilere göre Nietzche’nin Tragedya’nın Doğuşu adlı eserindeki Oedipus  bu kompleks yaratık aynı yaratık, varsayımlarımıza göre Freud denen adam bunu tamamen oradan almakta ve birtakım ‘dinamiksel’ değişikliklere uğratarak bize teori olarak sunmaktadır.

AffetmiyorumAffet Freud:

Nietzche’nin Tragedya’nın Doğuşu adlı eserindeki Oedipus’u alıp  birtakım ‘dinamiksel’ değişikliklere uğratarak bize teori olarak sunmakta olduğun için!

Freud’un bu Oidipus ya da Oedipus Kompleksine bakmadan önce, Yunanca Oidipous,  Latince Oedipus olduğunu, daha da havalı görünmesi için  Œdipus, kullanımının da olabileceğini belirtmek gerek. Şimdi Nietzche’nin Tragedya’nın Doğuşu adlı eserinde de bahsedilen Oedipus ne dolaplar çeviriyordu onu bir hatırlamalıyım:

Oedipus’un babası, Laios, Pelops un oğluna tecavüz ettiği için Crysispios Pelops tarafından lanetlenir: Laios’un yeni doğan oğlu Oedipus, babasını öldürecektir. Bunun üzerine Laios, oğlunun ayak bileklerini iplerle sardırır ve Oedipus’un, kurtlara ya da kuşlara yem olması için ormana bırakılmasını emreder. Fakat yardımcısı, Laios’a ihanet eder ve küçük ‘Edip’i götürüp bir çobana teslim eder. Çoban, Küçük Oedipus’i, çocukları olmayan Corinth kralı Polybos ve kraliçe Merope’ye (veya Periboea) armağan eder. Polybos ve Merope, Oedipus’u kendi öz çocukları gibi sever ve büyütür. Korint Kral ve kraliçesi oğulları Oidipus’la birlikte mutlu yaşarlar ta ki günün birinde bir şölen sırasında oldukça sarhoş bir davetli Oidipus’a “evlatlık” gözüyle bakana dek. Ertesi gün genç adam annesini, babasını sorgular, ikisi de inkar eder. Oidipus yine de kuşku içinde kalır. Bunun üzerine Delphoi’ye yola çıkar. Kahin onu horlayarak başından savar; sorusuna hiç değinmeden iğrenç bir geleceğin haberini verir: Oidipus annesiyle beraber olacak, zina ürünü bir soyu türeyecek ve kendisine hayat vermiş olan babasının katili olacaktır. Dehşete düşen Oidipus nereye gideceğini pek düşünmeden oralardan kaçar; bir daha asla Korint’e dönmeyecektir. Delphoi’den çıkarken dar bir yol ağzında arabaya binmiş, yanında da birkaç hizmetçi bulunan bilinmedik yaşlı bir adama rastlar. Geçiş önceliği için çekişirler: Oidipus arabanın yanından geçmekte iken yaşlı adam onun kafasının orta yerine iki kamçı darbesi indirir. Oidipus hemen sert karşılık verir: Sopası ile ihtiyarı yere yıkar, sonra da tanıkları öldürür. Artık yollarda başıboş dolanmaya başlar Thebai’ye varır. Bu şehrin üzerinde bir bela vardır.
“Şehrin dolayında dağlık bir buruna bir canavar, çiğ et yiyen Sfenks yerleşmiştir.”
(Aiskhylos)
Sfenks yolcuları gözetleyip, her birine bilmecesini sorar; hiç kimse bilmeceyi çözemez, o da hepsini parçalayıp yer. Thebaililer her gün agoraya toplanarak bilmecenin cevabını bulmaya çalışırlar; kralları yeni öldürülmüş olduğundan kendilerini sfenksten kurtaracak olan kimseye sitenin tahtını da söz verirler. Oidipus oradan geçerken bilmece ona da sorulur:
“O hangi yaratıktır ki bir süre iki ayak üzerinde, bir süre üç, bir süre de dört ayakla yürür ve de, doğa yasalarına aykırı olarak, ayakları en çok olduğu zaman güçsüzdür?”
Oidipus söyle bir düşünür ve yaratığın insan olduğunu söyler: İlk çocukluğunda insan dört ayağı üzerindedir, emekler, daha sonra da iki ayağı üzerinde yürür, nihayet yaşlanınca da bir sopaya dayanır.
Sfenks sorusunun çözülmesiyle intihar eder. Thebaililer kurtarıcılarını alkışlar, onu kral yapar ve kraliçe ile evlendirirler. Şu halde Oidipus, Iokaste ile evlenmiştir. Ondan Eteokles ve Polineikes adlı iki oğlu, Antigone ve Ismene adında iki kızı olur. Sitede herkes onun mutluluğuna hayrandır. Birkaç mutlu yıldan sonra Thebai’da veba salgını yaşanır, artakalan insanlar Oidipus’a tekrar onları kurtarmaları için yalvarır. Oidipus, Delphooi kahinine danışır; kahin ona orada mutluluk içinde yaşamakta olan günahkarı ülkeden kovmasını önerir. Oidipus eski kral Laios’a karşı işlenip cezasız kalmış olan cinayetin söz konusu olduğunu düşünür; suçluyu cezalandırmaya ant içer. Kör kahin Teireisias’a sorar, kahin açığa vurur ki, katil Oidipus’un ta kendisidir, o hem de kendi annesinin kocasıdır. Oidipus araştırır, Laios’un Delphoi’ye giderken öldürüldüğünü öğrenir ve aklına aynı yolda karşılaşıp öldürdüğü yaşlı adam gelir. Eş zamanlı olarak babası Polybos’un ölüm haberini alır ve haberi getiren ulak ona Polybos’un oğlu olmadığını açıklar. Öte yandan Oidipus, Iokaste’dan duyduğu bir öyküyü hatırlar: Iokaste’ın ilk kocasından bir çocuğunun ölmesi için ormana bırakılması. Oidipus ormana bırakılan çocuğun kendisi olduğunu anlar. Kehanet gerçek olmuştur. Günahları yüzünden kan ve kedere gömülen, herkes tarafından terk edilen Oidipus artık sadece kör bir dilencidir. Umarsızlık içinde Iokaste’in altın iğneleri ile gözlerini oyar ve kızı Antigone’un izinde yollara düşer. Iokaste de kendisini odasında asar. Viki’den

 

Öyküde de görüldüğü üzere atalarımız diye haklarında kötü şeyler düşünmek istemiyorum ama bu kadar da olmazmış hani…Nietzche Oedipus’un aşırılıkları nedeniyle cezalandırıldığını söyler. Mitoloji kaynaklarında tüm sanatların, müziğin, güneşin, şiirin ve ateşin tanrısı olarak geçen Apollon aynı zamanda bireyselliğin tanrısıdır ve en yüce ilkesinin ılımlı olmak olduğunu belirtir Nietzche Tragedya’nın Doğuşu’nda.  “Kendini bil” öğüdü, Sokratesçi bilgeliğin öncülüdür ve “hiçbir şeyde aşırı olma” şeklindeki telkinle birlikte Apollonculuğun temelinde yer alırlar. Çünkü küstahça kibir ve aşırılık Titanlar çağının ve barbarlar dünyasının nitelikleridir. Ve Apollon Titanlar ve canavarların şahsında bu niteliklere karşı savaşmıştır, ve Apollon’un karakteri bu yolla oluşmuştur. Yine Apollon’a göre Prometheus ve Oedipus, aslında aşırılıkları yüzünden cezalandırıldılar. O halde ılımlılık, aşırı- olmamak ve tevekkül, bir kabulleniş içinde kendine güven en temel Apolloncu değerler olarak ortaya çıkmakta…

Freud denen adamın bir asrı etkisi altına alan ( nevrotik bir çağ olduğu için olabilir mi? ) psikanalitik teorisi: Oidipus Kompleksi’ne gelirsek:

 

Oidipus kompleksi – Oedipus karmaşası, karşı cinsteki ebeveyni sahiplenme ve kendi cinsinden ebeveyni safdışı etme konusunda çocuğun beslediği düşünce, duygu, dürtü ve fantezilerin toplamıdır. Freud denen adama göre her çocuğun ilk aşkı karşı cinsteki ebeveynidir. Erkek bebeğin sürekli annesine şımarması, babasının annesiyle ilgilenmesinden rahatsız olan veledin sürekli ağlaması veya araya girmesi de bu yüzdendir.

Erkek çocuk  güçlü rakibi babadan çekindiğinden her iki ebeveynden de uzaklaşmak zorunda olduğunu hissederken, annesinden çekinen kız çocuk tam tersini yapar ve hayran olduğu güçlü babasına daha çok yaklaşır.

Bu vaziyet olumlu ve olumsuz olmak üzere iki şekilde açığa çıkar. Olumlu biçimi, kompleksin (karmaşanın) adını aldığı eski Yunan efsanesine uygunluk gösterir, yani oğlanlar babalarına ve kızlar annelerine rakip-düşman kimse gözüyle bakarak, içten içe onların yok olmasını ister, oğlanlar annelerine, kızlarsa babalarına karşı aşırı bir cinsel ilgi-eğilim (libido) gösterir.

Olumsuz şekliyse bunun tam tersidir. Freud’un adlandırdığı penis (fallus) döneminde (üç ila beş yaşlarında) bu karmaşa yaşanır. Beş yaşından sonra bu karmaşıklık etkisini yitirerek bir duraklama-uyuklama (latens) döneminden sonra buluğla birlikte yeniden canlanma gösterir ve dışta sevisel (cinsel denebilir) obje seçimiyle az ya da çok bir başarıyla bu yıkım gerçekleştirir.

Kişilik gelişiminin 3-5 yaş dönemi Freud tarafından fallik dönem olarak adlandırılır. Freud, bu yaş döneminde erkek çocuğun annesine karşı duyduğu aşk nedeniyle babası tarafından cezalandıracağı korkusu sonucu yaşanan karmaşaya Odipal kompleksi adını vermiştir.

Mitolojide çocuğun ebeveynine aşık olup evlenmesinin tatsız bir eylem olduğu ve sadece tanrılara özel bir uygulama olduğu kabul edilir. Freud bu teorisini yukarıda da belirtildiği üzere Yunan mitolojisindeki Sophokles’e ait Kral Oedipus hikâyesinden esinlenerek adlandırmıştır.

AffetmiyorumAffet Freud:

Mitolojiyi psikanalitik terimlerle bir Komplekse, bir karmaşaya çevirdiğin için.

Oedipus annesine aşık olmamıştı, o kadının annesi olduğunu bilmiyordu, kral olmak için onunla evlenmişti… Öldürdüğü adamın da babası olduğunu bilmiyordu çünkü kendisi çocukken terk edilmiş ve başka kimseler tarafından büyütülmüştü. Dolayısıyla ne 3-5 yaş aralığını kapsayan fallik safhasında gerçekleşen anneye olan aşkı vardı ne de otoritesi nedeniyle rakip olarak görüp onun yerine geçmek isteyeceği babası,

AffetmiyorumAffet Freud:

Erkeklerde Oedipus kompleksi kastrasyon kompleksi tarafından yıkılır, kızlarda ise kastrasyon tarafından yönlendirilir DEYİŞİNİN ÇARPICI BİR FİLM SENARYOSU dışında fazla bir şeye malzeme olacağını söylemek çok zor. Ama nevrotik bir çağda yaşadığımız için neyin senaryo neyin gerçek olduğunu ayırt edemeyecek çok fazla kimse olduğunu söylemek mümkün.

AffetmiyorumAffet Freud:

Oidipus kompleksini adı üzerinde kompleks-çatışmadan farklı yerlere; bir yakınlaşma, yerine geçme, karşıtına aşık olma durumlarına indirecek kadar nevrotik bir bakış açısına sahip olduğun için…

AffetmiyorumAffet Freud:

Affetmeyensanat İstihbarat Teşkilatı verilerine göre iki Oedipus vakası arasında sayısız fark olmasına rağmen teorine Oedipus adı verdiğin için… Mitolojik gönderme yap, tanrısal dursun!

 

Oedipus Freud dosyamızı derinleştirmeden bir durağa daha uğrayalım, durakta bizi karşılayacak kimsenin adı Bronislaw Malinowski, ŞU FOTOĞRAFTA ORTADA YER ALAN:

Bronislaw Malinowski fotoğaftan da anlaşılacağı üzere birtakım ‘yerli’ toplulukları inceliyor. Hatırlarsak Freud Oedipus teorisini evrensel bir teori olarak sunmuş, etkilerinin dünya çapında olduğunu belirtmiş ve bizden de bunu sorgulamadan kabul etmemizi beklemişti.

Oysa antropolog Bronislaw Malinowski, incelemeye aldığı trobriand ıslands” da bunun pek de böyle olmadığını bize gösteriyor sanki…

Önce Freud’un primitif insanlardaki olaya bakışına bir göz atalım:

Freud’a göre primitif toplumlarda baba, toplumdaki bütün dişileri kendine ayırıyor ve rakip olarak gördüğü oğullarını öldürüyor, bu oğullar da babalarını öldürmek üzerine bir araya geliyorlardı. İlkel toplumlar hakkında bilgimiz kısıtlı olduğu için tüm dünyanın bu masala inanmasına şaşmamalı.  Freud, tüm insanlığın bilinçaltında bu ilk cinayetlerden kalma vicdan rahatsızlığı vardır” diyor VE YİNE KENDİSİNİN DE ALTINDA NE OLDUĞUNU BİLMEDİĞİ O BİLİNÇALTINA vurgusunu yapıyordu, sonra ne oluyordu peki,  bu suçluluk hissi, ve hadım edilme korkusu ( kastrasyon anksietesi), öedipus kompleksi ve başka anksiyeteler biçiminde ortaya çıkıyor, erkekler penisini kaybedeceği endişesi yaşarken dişilerse onu zaten kaybettikleri için yok oluşunun sıkıntısını yaşıyor ve böylece bir ton nevroz açığa çıkıyordu… İnanlır gibi değil ama bu teoriye tamamen inanılıyor.

Şimdi de Bronislaw Malinowski’nin adalarına gidelim:
Bu adalarda aile yapısı içerisinde sadece anne bulunuyor; babanın otorite görevlerini ise anne ve annenin erkek kardeşi olan amca yükleniyor. Böyle bir toplum olur mu demeyin, nasıl biz bunu diyebiliyorsak onlar da bizim aile yapımıza bakıp böyle de yapı olur mu diye sorabilirler… Bu toplumda baba, kendi çocukları için  bir arkadaş olarak görülüyor.. Peki soralım bu durumda öidipus kompleksi var mıdır?

Freud telkinlerle köşeyi dönme dönme derneği mensupları hemen araya girecektir:

Bilinçaltında oluyor bu işler…Sembolik baba var…

Burada şu soru ortaya çıkıyor Modern Psikanalize karşı olarak: Peki sembolik baba var diyelim, bu dayı ya da amca olan sembolik baba anne ile ilişki içinde değildir ki çocuk neden onu kompleks kaynağı görüp öldürmek istesin?

Freud telkinlerle köşeyi dönme dönme derneği mensupları hemen araya girecektir:

Bilinçaltı, bilinçaltı…

Oysa Trobriand Adaları insanına disiplini dayı verdiği için Bronislaw Malinowski,  veledin dayıyla daha uzak babayla daha yakın; dostane bir ilişki geliştirdiğini saptamış. Artık baba otorite gigürü değil, sadece annenin eşi, o halde denebilir ki çocuk bir cinsel kıskançlıktan çok, babanın otorite figürüne karşı olduğu için o karmaşanın içerisine giriyor. Bir bilim insanı kendini sadece tek bir kültür ile kısıtlar ve işin içerisine kendi nevrozlarını evrensel bir temele oturtmaya çalışma dürtüsünü de eklerse ileride yapılacak her türlü kültürlerarası araştırma sonucunda yanlışlanmaya ve modern bireyi anlatıyorum derken kendi hastalıklı bireyciğini anlatmaya mahkum olacaktır.

Freud Oedipus kompleksinin topluma yer ettiğini söylemiş, bunun silinmesinin mümkün olmadığını da belirtmişti, oysa önümüze sunulan her teoriyi bilimsel bir gerçek olarak kabul etmediğimizde ne kadar da fazla bilimdışı nevrotik istek ile karşılaşıyoruz…

Başlarda takipçisi konumundaki Jung’ın öne sürdüğü, Freud’un nedense mitolojik gönderme yapılmasına pek onay vermediği ikinci bir ‘kompleks’ olan ve Elektra Kompleksi çıkıyor burada karşımıza. Elektra Kompleksine bir göz atalım:

Çoğu bilimsel yayında Elektra kompleksi, Sigmund Freud’un bir görüşü olan Oedipus kompleksinin kız çocukları için geçerli olanıdır, biçiminde yer almaktadır. Böyle yer aldığına göre bunu hemen doğru ve evrensel kabul etmemiz gerekir elbette, ne de olsa Freud’a bir gönderme içeriyor. 3-6 yaş arası (fallik dönem) çocuklarının babaya aşırı düşkün olmaları ve anneyi rakip olarak görmeleri olarak tanımlanmaktadır. ( Tanıma bak sen… ) Bu kompleks-karmaşa, yaş ilerleyince anneyle özdeşleşme yoluyla çözümlenir. Carl Gustav Jung, bu teorisini Yunan mitolojisindeki ünlü Yunan kumandan Agamemnon’un hikâyesinden esinlenerek adlandırmıştır ( İşte mitolojiye sağlam da bir gönderme yaptık mı, teori daha anlaşılmadan evrensel bir konuma yükselmiş demektir. )

Agamemnon Av Tanrıçası Artemis rüzgarları serbest bıraksın diye kızı İphigenia’yı kurban vermeye yönelir…

 

AffetmiyorumAffet Freud ve Jung:

Evrensel olması için içeriğinizin ( tezlerinizin ) önemli olması gerekirken içi büyük oranda boş teorilerinizi mitoloji maskesi ile güçlendirmeye çalıştığınız için…

 

Elektra kompleksi der ki: kızlar günün birinde babalarında olan penisin kendilerinde olmadığını fark eder ve annem tarafından hadım edildim, derler, bundan kurtulmak için de düşman gördükleri anneyle özdeşleşmeye çalışırken bir yandan da babayla bir ilişki geliştirmeye çalışır, içimde onun gibi penisi olan bir varlık taşıyabilirim ümidini beslerler… Tam bir kısa film senaryosu, yüzlerce ödül alabilirsiniz bu kurgu ile, zaten son dönemde ödül alan kısa filmlerin konularına biraz bakmanız yeterli…

Elektra kompleksinin de çarpık bir cinsellik ekseninde popülist zemini olan bir teori olarak biçimlendirimeye çalışıldığını az çok sezdiğimize göre şu soruyu cevaplamak gerekiyor: Çocuk cinselliği o çocuğum sonraki yaşamını tamamen biçimlendirecek önemde midir? Elbette kız çocukların, baba, büyüyünce seninle evleneceğim dediği sık görülür, erkek çocuklar ise annemi babamdan kaçıracağım ya da annem gibi bir eş arıyorum, diyebilirler ama bu düşünceleri dahi sürekli yer değiştirr, kimi zaman bu diğer kimse bir komşu çocuğu olur kimi zaman bir kardeş ya da başka bir yakın… Günümüzde bu tür bir masumane cinselliğin o bireyin tüm karakterini biçimlendirdiğine dair pek bir bilimsel çalışmaya rastlamadım açıkçası, elbette Freud’un birkaç sallantılı teorisini saymazsak…

Çoğu araştırma, kişilik ve huy gibi özelliklerin üç yaşında oluşmaya başladığını ve anaokuluna gidinceye kadar kurulduğunu, tıpkı akıl hastalıkları gibi bunun genetik olarak biçimlendiğini göstermektedir.

Thomas ve Chess bir araştırmalarında 133 deneği bebekliklerinden ergenlik sonuna dek izliyor ve bu deneklerin 3 yaşında gösterdikleri temel kişilik özelliklerinin ergenlik sonunda büyük oranda korunduğunu;  ( elbette çevresel etmenler ile biçimlendiğini eklemek gerek… ) anne ve babalarının davranışları ile maruz kalınan travmaların, bu kişilik sonuçları büyük ölçüde değiştirmediği görülüyor. Anti sosyal kişilik bozukluğunda genetik etmenin büyük rol oynadığını gösteren birçok araştırma mevcut, özellikle evlat edinme konusunda. Araştırmalarda düzgün aileler içinde yetişen anti sosyal ana babanın çocuklarında dahi yüksek oranda kişilik bozukluğu görülüyor. İkiz çalışmaları tek yumurta ikizlerinde çift yumurta ikizlerine göre yüzde 68’e, yüzde 33’lük bir üstünlük gösteriyor. (Katleen R. Merikangas, Myrna M. Weismann, American Journal of Psychiatry, 1986)

Elbette burada epigenetikten de bahsetmek gerek: Epigenetik, DNA dizisindeki değişikliklerden kaynaklanmayan, ama aynı zamanda ırsi olan, gen ifadesi değişikliklerini inceleyen bilim dalıdır. Yaşam stili, beslenme alışkanlığı, spor gibi çevresel faktörlerin genlerin aktivitesini düşürmesi veya yükseltmesi ile ortaya çıkan rahatsızlıkları inceler. Başka bir ifadeyle DNA dizisinde hiçbir değişiklik gerçekleşmeden genlerin fazla ya da yeterli çalışmamasından kaynaklanan durumlardır. Şöyle ki, psikozlar hem genetik hem de çevresel etmenlere bağlı olabilir…

Tam bu noktada bir deneyi hatırladım, deneyde dört-altı yaş arasındaki çocuklar bir odaya alınıyor, önüne konulan bir şey var, bir: marshmallow, ya da bildiğimiz lokum işte, sonra onlara bunu istedikleri zaman yiyebilecekleri söyleniyor ama 15 dakika sonra yerlerse onlara bir lokum daha verilecek, sonra ne oluyor, çocukların bazıları kendilerini tutamayıp hemen lokumları yerken kimileri kendilerini kontrol ederek 15 dakika bekliyor ve ikinci lokumu da elde ediyor. Araştırmacılar deneye katılan çocukları ergenlik sonrasına kadar izlemiş ve kendini denetleyebilenlerin diğerlerine göre birçok bakımdan başarılı olduklarını saptamıştır. Çocukluğumu hatırlayınca bunun ne kadar doğru olduğunu hatırlıyorum, bazı arkadaşlarım o kadar sabırsızdı ki bırakın masaya lokum koyulmasının beklenmesini, elinde tabakla kapıdan araştırmacı daha içeriye girmeden koşup tabağı alabilecek yapıdaydı. Daha fazlası için şu kitaba bir göz atılabilir: (Robert Kurzban – Neden Sizden Başka Herkes İkiyüzlüdür, Alfa Yay.) İşte deney şurada:

 

 

 

Şuna da bakalım:

Frederick Crews’in kaleme aldığı “Freud: The Making of An Illusion” (Freud: Bir İlluzyon Yaratmak) adlı kitap, Freud’un özgün bir düşünür olmaktan çok bir fikir pazarlayıcısı, hatta sahtekâr olduğunu öne sürüyor.

Frederick Crews / Freud: The Making of An Illusion

California Üniversitesi’nden emekli profesör Crews, Freud’un hastalarının rüyalarını manipüle ettiğini ve teorisine zorla uyarladığını söylüyor. Geniş bir arşiv çalışmasına ve belgelere dayanan şaşırtıcı savlar var kitapta. Yazarın iddiasına göre Freud hastalarına karşı hiç de hoşgörülü değilmiş ve bir keresinde şöyle yakınmış: “Hepsinin gırtlağını sıkmak istiyorum.”

Crews, Freud’un I. Dünya Savaşı’nın ardından servetini kaybettikten sonra sadece “paralı” hastaları kabul etmesini, düşünürün etik olmayan duruşuna örnek olarak sunuyor. Linki burada

 

AffetmiyorumAffet Freud!

Şu marshmallow testindeki lokumu dahi bir şemsiyeye çevirdiğin için!

AffetmiyorumAffet Freud!

Çağ insanının cinselliğe bakışında hastalıklı bir devrim yapıp bütün kazanımları tersine çevirecek kurumsal yapıyı da akademik konserve terimlerin ile kurduğun için! Bilinçaltı kavramını ortaya atıp hakkında yanlışlarla dolu tezler öne sürdüğün için!

AffetmiyorumAffet Freud!

Neden hastalarının çoğu yüksek gelir grubundaki kadınlardı? Tamam, ana uzmanlık alanım histeriydi diyeceksin, bu da en çok kadınlarda görülür diyeceksin… Kadınları onca aşığılamana karşın onları tedavi etmek istediğini söyleyeceksin… Her ne kadar senin telkin ve tedavi yöntemlerin ( divana uzanma… ) erkekler için, özellikle de psikiyatriste gitmeyi pek tercih etmeyen erkekler için pek tercih edilir olmasa da…

AffetmiyorumAffet Freud!

Kadınlar üzerinde denediğin tedavilerin başarısız olanlarının sayısı epey çok… Oysa bu hastalar senin uzun yıllara yayılan tedavi sürecine bağımlı kaldıkları için terapiyi bitirememekteler. Ve sen notlarında görüldüğü üzere bu başarısızlıklarını gizlemek için akla gelmedik numaralar yapıyor ve teorilerini sürekli yeni kılıflarla sunmaya çalışıyorsun!

Burada elime geçen bir kitaptan bir alıntı vermeliyim:

Freud Görüntünün Ortasındaki Karanlık-Louis Breger
“Kadınların Köleliği” adlı denemesinde cinsiyetler arasındaki eşitsizliği protesto eden J. Stuart Mill’in metnini 1880’de Almanca’ya çeviren Freud’un (Breger, 2005:436) kendi dönemindeki toplumsal cinsiyet tartışmalarından haberdar olduğunu ama asla onaylamadığını görmek, kitabı okurken insanı şaşırtmaktan öte biraz da irkiltiyor doğrusu. Kadınlara yönelik geleneksel düşünce ve davranışlarıyla tutarlı bir biçimde otoriter bir kişilik sergileyen Freud’un psikanalizin gelişim dönemlerinde akıma önemli katkıları olan C. Gustav Jung, Alfred Adler, Otto Rank ve Sandor Ferenczi’yi (ve adı çok fazla duyulmamış başka terapistleri de) çok sert biçimlerde (örneğin haklarında günümüzde bile etkisini sürdüren -Jung’un iflah olmaz bir mistik olduğu, Ferenczi’nin de hastalarıyla beraber olarak terapi uyguladığı gibi- çok da doğru olmayan dedikodular yayılmasına da sebep olarak) psikanaliz camiasından dışlanmalarına vesile olması öz oğullarının rekabetinden korkmasına benzer bir güçlü duyguyu bütün hayatı boyunca kaygıyla yaşadığını

Hala pencerenin önünde durmuş, yağmurun altında bekleyen aşağıdaki otoparka bakıyorum, bu Freud denen adam hala gelmedi, onun hakkında istihbarat şubeden ulaşan birkaç vaka dosyası daha var soldaki masanın üzerinde, o dosyaya uzanıp içine bakıyorum, bir yandan da bu tekin olmayan adamı nasıl karşılamam ( polis, asker, neşter, bıçak, divana bağlama…) gerektiğini düşünürken, işte ilk vaka:

Psiko-nevrotik Freud Vakası 1:

Freud’un yakın arkadaşı Fliess, Emma Eckstein isimli bir kadına başarısız bir burun ameliyatı yapar. Güya histeri hastalığı ile insandaki cinsel organ mukozası ve burun mukozası arasında bir bağlantı kurulacaktır. Emma  Eckstein histerik belirtilerinden ötürü her ikisinin de hastasıdır bunu önlemek için Fliess kadına burun ameliyatı yapmaya karar vermiş ve Freud da bunu onaylamıştır ancak Emma’nın ameliyatında tentürdiyotlu tamponlardan biri içeride unutulur ve durdurulamayan bir kanama başlar ve epey uzun sürer. Kanama neden sonra durdurulur, ama yara iltihaplanmıştır ve enfeksiyon kapmıştır. Enfeksiyonu iyileştirmek için genç kadının yanağında koca bir delik açılır, kadın sonunda kurtulur, ama yanağında koskoca bir delik ile.

Fliess’in ceza alma ihtimali söz konusudur. Freud, kuramsal bir alçaklığa başvurur ve kanamayı kadının histerisine bağlar,  histeriyi de tahmin edileceği üzere Emma’nın “cinsel dürtülerine bağlanır”.  Daha fazla öksürme için: (Louis Breger, Freud Görüntüsünün Ortasındaki Karanlık)

 

Freud off Freud:

 

Psiko-nevrotik Freud Vakası 2:

Katharina, panik atak türü kuvvetli anksiyete belirtileriyle Freud’a başvurur ve Freud notlarına bu belirtilerin babasıyla ablasının cinsel ilişkilerini görmesinden sonra başladığını düşer ama hastalığı buna bağlamaz.  Görüşme devam ettikçe  Katharina’nın 14 yaşındayken babasının tecavüz girişimiyle karşılaştığı da öğrenilir ve  Freud şu sonuca varır. Katharina’nın bu panik atağının başlama zamanı ne şu an ne de 14 yaşındaki o olaydır, ona göre daha eskiye gitmek gerekir ve gidilir: Katharina erken çocukluk dönemi olan 6 yaş öncesinde babasına aşık olmuştur,  şimdi bunun kıskançlığını yaşamaktadır, geldik yine aynı yere, adam teorisine kılıf uydurmak zorunda sonuçta…Asıl travma ne 14 yaşında, ne 18 yaşında yaşanıyor, karmaşa yaşanmışsa ilk altı yılda yaşanmalıdır, sonra o insana her gün tecavüz de etseniz üzerinde kompleks oluşturacak bir durum yoktur, buna değmez. Elbette ilk altı yıla her şeyi sıkıştırmaya çalışmasının nedeni belli: bilinçaltı teorisine bir destek bulma çabası. Daha fazla öksürme için: (Louis Breger, Freud Görüntüsünün Ortasındaki Karanlık)

 

Freud’a büyük oranda karşı olan hatta onu reddetmeye kadar varan bilim insanları: Alfred Adler, Carl Gustav Jung, Otto Rank, Erich Fromm, Wilhelm Reich…. 

 

Wilhelm Reich, Freud tarafından reddedilmiştir çünkü Marksisttir. ( Reddedilmesinin temel sebebi buydu! )

Alfred Adler, tüm psikanaliz teorisini ve bilinçdışının işleyişi görüşlerini geçersiz saymış, hastayı çevresinin bir parçası olarak gören ve aşağılık duygusunu esas alan bireysel psikolojiyi kurmuştur.

Cari Gustav Jung, psikolojiye “ortak alt bilinç” kavramını getirmiş, hayat enerjisini cinsel hazza indirgemeye karşı çıkmış ve Analitik Psikoloji’yi kurmuştur.  İnsanın cinsiyet ve saldırganlık rollerine çok daha az önem veren “kişilik teorisi”ni oluşturmuştur.

Erich Fromm, davranış bozuklukları için kültüre yönelmiş, kişilik gelişmesinde davranışın üzerinde durmuştur. Güçlü olma tutkusu, boyun eğme isteği, sevgi ve kin gibi insanlarda farklı karakter yapıları oluşturan faktörlerin sosyal ilişkiler neticesinde oluştuğunu savunmuştur.

 

ARA BÖLGE

Freud’u “palavracılıkla” suçlayan ve psikanalizi bir “plaseboya” benzeten Fransız filozof Michel Onfray, Freud’u “kendi Oedipus kompleksini genelleştirip bütün dünyaya yaymakla” suçluyor. Fransızca adı “Le crépuscule d’une idole, l’affabulation freudienne”  olan kitabında Freud’un “evlilik dışı doğduğunu” iddia eden Onfray, ünlü Yahudi kökenli Avusturyalı nöroloğu “yalancı, şarlatan, kokainman, açgözlü olmakla ve Yahudi karşıtlığı ile flört etmekle” itham ediyor. Bir buçuk saatlik ufuk açan bir video, size bir şeyler katacağını düşünüyoruz:

Freud teorilerine tümden karşı olan Fransız filozof Michel Onfray…

Amacımız ne Freud ne de anti-Freud, bize sunulan konserve kültüre karşı olduğumuz gayet açık sanırım, yağmur iyice hızlandı, şu Freud denen adam gelene kadar oyalanmak gerek, diğer kitaba bakıyorum:

 

VARAN 3: 

Sigmund Freud-Über Psychoanaly­se ( Psikanaliz Üzerine )

 

GÜNCELLENİYOR VE DÜZENLENİYOR…

Comments

comments

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

two × one =