Sanat mı, alıntı mı, çalıntı mı, varsayın-tı mı? Ahmet Güneştekin mi, Jim Leedy mi; yoksa Contemporary İstanbul mu?

Spread the love

 

Contemporary İstanbul’un girişinde bir heykeli vurmuşlar…

Her şey gelen bir telefon ile başlamıştı… Merkez bürodan telefon geldiğinde telefonu açıp açmamakta kararsızdım, telefonu açtığımda karşı taraftaki tedirgin sesin Contemporary İstanbul’un girişinde bir heykeli vurmuşlar, hemen oraya gitmelisiniz, dediğini duyunca iyice kararsızlaştım, kararsızlığımın asıl nedeni sanat ile hiçbir ilgisi olmayan birisi olarak anti sanat dedektifi dostumun yerine bir hafta boyunca bakmak zorunda kalışım nedeniyleydi, kararsızlığımın başka bir nedeni ise sürekli kopyacılıkla suçlanan san-atçıların varolduğu ( linkteki dosyaya gidebilirsiniz… ), öyle olmayanlarında burada varolamadığı ve sanat konusunda fazla bir geçmişi olamayan! bir ülkede ‘modern’ sanat işlerine ve kültürüne dahil olmak istemeyişimdi, telefondaki kararsızlığım epey sürmüş olacak ki karşı taraftaki ses yineledi;

oraya gitmelisiniz,

biraz düşündüm ama aklıma bir şey gelmeyince en can alıcı şeyi sordum;

kimi vurmuşlar dediniz,

karşıdaki ses öfkeli bir ses tonuyla yineledi,

heykelin birini vurmuşlar, bize gelen veri böyle,

kısa bir an daha bekledim, aklıma yine bir şey gelmeyince bilgiç görünmek için o malum soruyu sordum,

olay tam olarak nerede olmuş,

karşı taraf yanındaki birisine öfkeli bir ses tonuyla,

kahve dedim kahve; su değil,

dedikten sonra tekrar seslendi,

ölümsüzlük odası diye bir heykelin ortasında bir heykeli vurmuşlar,

canlı bir heykel miymiş,

demiş bulundum,

orasını bilemem; AF 22’de dosyası, şimdi gönderdim, gidin kendiniz bakın,

tam telefonu ve yaşamı kapatmak için iyi günler diyecektim ki tekrar sormak zorunda kaldım,

ölümsüzlük odasında heykeli mi vurmuşlar, eğer öyle ise sonuçta bu teorik olarak pek mümkün de…

karşı taraf,

öyle olmuş,

deyip öfkeli bir tavırla telefonu kapattı, telefondaki kimse içeriden veri aldığımız; dışarıdan selamlaştığımız köstebeklerden birisi olduğu için fazla üsteleyemedim, bilirsiniz; çağdaş sanat işleri de böyle yürür, böyle kimselere fazla soru sormaya gelmezdi, her şeye hakim gibi görünmeniz gerekiyordu, bunu yapmazsanız çalışacak başka birisini bulurlardı hemen, telefonu kapattıktan sonra mutfağa inip kendime bir kahve yaptım, derken ikinci kahve, derken üçüncü, ( oralet kalmamıştı )sonra bir çağdaş san-at kitabı…

“İnsanlar kurtulmadıkça, ezilenler ezenlerden intikam almadıkça, kültür de bir barbarlık belgesi olmaktan kurtulamayacaktır.” Son Bakışta Aşk, Walter Benjamin

Sonra bir kahve daha, aradan bir saat geçince üzerimi değiştirip otoparka indim, son model Porsche Panamera’nın yanına doğru ilerledim, siyah Porsche’nın camında saçımı düzeltmek saygısızlığında bulundum, sonra hemen sağdaki; sondan yirmi sene önceki model bir beyaz Citroen’in kapısını güç bela açıp içeriye girdim ve aracı çalıştırıp ( üçüncü de çalıştı… ) Contemporary İstanbul diye bir yere doğru yola koyuldum…

Yoldayım, soldaki duvarda bir yazı gördüm:

“Çünkü her türlü metalaştırma bir unutmadır: Nesneler tespit edildikleri anda şeyleşir; bu anda nesneler tüm parçalarıyla varolmazlar, nesneye ait bir şeyler unutulmuştur.” Walter Benjamin Üzerine, Theodor W. Adorno

AF22’den dosyayı almak için AF12 yamacından sağa saptım, sonra bahsedilen yere geldim, burasının nasıl bir yer olduğunu anlatmam iş gereği mümkün olmadığı için buradan bu kadar bahsedebilirim ancak, elimde dosya, ön kapağını açmış, dünyalar güzeli beyaz Citroen’e doğru ilerliyordum ki ilk gözüme çarpan şey bu Contemporary İstanbul vaziyetinin bugün sona ereceği oldu, bir saat sonra kapanacaktı, yetişebileceğimi düşündüm, genelde sanat ile ilgili etkinliklere son gün gitmeyi tercih ederim, çünkü sergilerin başında bulunan kimseler ilk gün sanatçı, son gün ise tüccar olurlar, tüccarlarla anlaşmak kolaydır, rakamlardaki sanattan biraz bahsetmeniz yeterli…

Dosyanın arasında bir fotoğraf buldum, şöyle bir şey:

Jim Leedy – The Earth Lies Screaming

 

Bu fotoğrafı görünce aklıma ilk gelen şey bu çalışmaya benzer çok fazla şey gördüğüm oldu… Öncesini mi aramalıyım?  Acaba her şeyin ‘diğer’ her şeyin içindeyken dışında göründüğü  bir kısır döngü içerisinde miyim?

 

Bunun altında başka bir fotoğraf:

Ahmet Güneştekin – Ölümsüzlük Odası

Bu fotoğrafı da görünce aklıma ilk gelen şey bu çalışmaya benzer çok fazla şey gördüğüm oldu… Acaba her şeyin ‘diğer’ her şeyin içindeyken dışında göründüğü  bir kısır döngü içerisinde miyim?

Bunun altında başka bir fotoğraf:

Hossein Edalatkhah – Beyond the Walls

Bu fotoğrafları da görünce aklıma ilk gelen şey bu çalışmaya benzer çok fazla şey gördüğüm oldu… Acaba her şeyin ‘diğer’ her şeyin içindeyken dışında göründüğü  bir kısır döngü içerisinde miyim?

Ahmet Güneştekin:

Bu fotoğrafı da görünce aklıma ilk gelen şey bu çalışmaya benzer çok fazla şey ( fikir ) gördüğüm oldu… Acaba her şeyin ‘diğer’ her şeyin içindeyken dışında göründüğü  bir kısır döngü içerisinde miyim?

Bunun altında başka bir fotoğraf:

Damien Hirst: Portrait of the Artist as a Dead Man

Bu fotoğrafı da görünce aklıma ilk gelen şey bu çalışmaya benzer çok fazla şey ( fikir ) gördüğüm oldu ( bunu daha önce söyledim mi bilmiyorum )… Acaba her şeyin ‘diğer’ her şeyin içindeyken dışında göründüğü  bir kısır döngü içerisinde miyim?

“İsimler acıtır.” Teori ve Pratik Üzerine Bir Tartışma (1956), Theodor W. Adorno

Ve Göbeklitepe… Üstteki fotoğraflara baktım ve kavramsal ya da görüngüsel olarak buna benzer ( YA DA İLGİLİ ) bir şey görmedim maalesef… Acaba aynı göndermeden algıma gönderilmedi mi?

ASLI GİBİ MİDİR?

Kaynak: Orhan Zafer

 

GÖBEKLİTEPE NE ANLATIR?

12.000 yıllık geçmişiyle insanlığın en eski tapınağı olarak kabul edilen Göbeklitepe, bu unvanı İngiltere’de bulunan Stonehenge’den alıyor. Bu durum tarih yazımının da güncellenmesine neden oluyor çünkü kazıların başladığı 1995 yılından itibaren uygarlığın kökeni hakkındaki bilgileri değiştiren Göbeklitepe, hayvan figürleriyle yontulmuş taşları ve T biçimli sütunlarıyla 12.000 yıllık dairesel yapılardan oluşmakta. Bu tarih, tarım devriminden hatta ondan da önceki çanak çömlek yapımının icadından bile daha eski… Kaynak Milliyet

Peki neyi neye benzetip, nereden kimi tanımam, neredeki hangi kimseleri hangi biçimde unutmam gerekiyordu… ( Yapısalcı açıdan yeterince açıklayıcı olduğumu düşünüyorum… ) Köstebeğin fotoğrafın arkasına karaladığı nota bakılırsa o heykel bu üstteki fotoğrafın ( ölümsüzlük odası ) ortasında bir yerde vurulmuştu.

 

GÖSTERGEBİLİMSEL ÇÖZÜMSÜZLEME

 

GÖNDEREN ( Sanatçı )SANAT ESERİ ( Paket olarak )GÖNDERİLEN ( Göbeklitepe )

=;

DESTEKLEYEN GALERİTOPLUM ESERİ ( İnsan: Paket olarak )←İADE ( Göbeklitepe Posta İdaresi )

Aracı çalıştırıp ( ikinci de çalıştı… ) yola koyuldum, aklıma bu contemporary tanımlamasının ne ile olduğu geldi, AF22 den özel istihbarat veri tabanına ulaştım ve karşıma şunlar çıktı:

Contemporary:

sıfat
çağdaş
contemporarymoderncontemporaneouscoevallatterdayup-to-date
modern
moderncontemporaryadvancedstreamlinedhipnew
günümüze ait
contemporary
çağcıl
moderncontemporary
aktüel
actualtopicalcontemporarynewsworthyup-to-date
yaşıt
coevalcontemporary
eş zamanlarda yaşamış olan
contemporary
isim
yaşıt
peercontemporaryequal
akran
peerfellowcontemporarycounterpartcoequalcompeer
eşzamanlı şey
contemporary
aynı zamanda yaşamış olan kimse
contemporary

 

Bunu görünce sevinmeden edemedim, her ne kadar vurulan bir heykel için oraya gidiyor olsam da eşzamanlı yaşayanların arasında geçen büyük bir sergiye katılacaktım, vurulan heykel polisin ya da sanatçının kavramsal güvenlik şeritleri ile çevrelenmiş olacağına ve onlar varken imza almak dışında fazla araştırma yapamayacağıma göre sergi bitmeden içeriye girip biraz dolaşabilirdim…

( “Benjamin’i de kültürün taşlaşmış, donmuş ya da eski parçaları, alışılmış canlılığını kaybetmiş olan her şey il­gilendiriyordu. İçinde bir doğa manzarası olan ve salladığınızda içinde kar yağan cam kubbeler onun en sevdiği eşyalar arasın­daydı.” Walter Benjamin Üzerine, Theodor W. Adorno )

Ne olduğunu biliyoruz ama yok…

 

Ne yalan söyleyeyim, bu çağdaş sanat denen oluşum hep ilgimi çeker, siz bir musluk yapıyor ve bunu ancak on liraya satabiliyorsunuz, oysa bir çağdaş sanatçı yaptığı bozuk musluğu on milyonlarca dolara satabiliyor, kimse burada bir yeteneksizlik var demesin, çağdaş sanat musluğu akmıyorsa o kavrama su bağlattırmak sizin işiniz…

Yine bensiz birisi aradı:

“Dil, sayısız form içerisinde etkili görünebilir, ama içerdiklerinin dolayımlanması yoluyla etkili olamaz; haysiyetinin ve özünün en saf biçimde açılması yoluyla etkili olabilir. Şiir ve kehanet gibi, dilin etkililiğinin başka formlarını dikkate almıyorsam dilde söylenemez olanın dil billur saflığına erişinceye dek bertaraf edilmesinin dil içerisinde ve böylece dilin içinden bir etki yaratmak için bize verilmiş ve en rahat ulaşabileceğimiz form olduğunu her defasında görmemdendir. Söylenemez olanın bertaraf edilmesi, bence gerçek anlamda nesnel, ayık bir yazma üslubuyla örtüşmektedir ve dil ile eylem arasındaki ilişkinin göstergesidir. Aynı zamanda hem nesnel hem de hat safhada politik bir üslup ve yazma biçiminde anladığım şu: sözden esirgenmiş olana götürmek. Ancak sözsüzlüğün ifade edilemez saf gücünde bu alanın açıldığı yerde, söz ile güdülenmiş eylem arasındaki büyülü kıvılcım sıçrayabilir. Orada ikisinin birliği eşit derecede etkilidir. Ancak bir sözün en derindeki sessizlik nüvesine doğru şiddetli yönelimi, hakiki anlamda etkililiğe nüfuz edebilir. Sözün, tanrısal olana, ‘etkili’ insan eylemlerinden daha uzak olduğuna inanmıyorum; buna bağlı olarak, kendisi ve kendi saflığı dışında, tanrısal olana götürebileceği herhangi bir yol olduğuna da inanmıyorum. Söz bir araç olarak çoğalır.” Sanatta ve Edebiyatta Eleştiri, Walter Benjamin

 

O sırada AF7-7 cihazım tıngırdadı, ona kulak verdim:

AFFETMEYENSANAT KLİNİK KRİTİK:

 

“Ahmet Güneştekin’in  dört yıl önce çalışmalara başladığı, 22 bin parça boynuz ve kurukafa dökümü için 35 ton alüminyumun kullanıldığı, 130’a yakın farklı meslekten insanın emeğinin geçtiği  ve bir milyon dolara ‘mal olan’ Ölümsüzlük Odası eseri, 13. Contemporary İstanbul’da açık havada sanatseverlerle buluşacak.”

İşte bu başlık ile başlayan bir haber nedeniyle Ahmet Güneştekin’in Ölümsüzlük Odası isimli büyük boyutlu çalışmasından haberimiz olmuştu. Açık olmak gerekirse isim ilgi çekiciydi, sergileme öncesi yapılan ‘tanıtım ve itibar arttırma’ çalışmaları ise hayli ilgi ve dikkat çekiciydi… Sonra 13. Contemporary İstanbul başladı, affetmeyensanat ekibi olarak her zaman olduğu gibi son gün ‘ci’ ye dahil olduk, Ölümsüzlük Odası sergi binasının dışında açık bir yere; yüksekçe bir platform üzerine konumlandırıldığı için içten içe ‘ci’nin en önem verilecek ‘metası’ olması gerektiğini sürekli haykırıyordu, zaten önündeki fotoğraf çektirme kuyruğundan bunu anlayabilirdiniz…

Çalışmanın etrafında dolaştıktan sonra;

bunun çalıntı olduğunu düşünüyor musun,

diye söze girdi A.,

biraz sessizlik, sonra E. söze girdi,

Jim Leedy’nin bir çalışmasından kopyalanmış, ne büyük bir cesaret değil mi?

Sonra içerideki sergi alanında biraz dolaştık sürekli ‘yüzlerini’ bir arkaplan önünde çekme ve çektirme telaşındaki ‘sanat severler’ arasından zorlukla sıyrılırken… Bu arada A., Ölümsüzlük Odası’nın Göbeklitepe’den ilham alınarak yapıldığından bahsetti,

sahi; öyle miymiş, nerede yazıyor, çok zorlama olmamış mı,

diye sordu E., sonra düşünceli devam etti,

az önce dışarıda gördüğümüz şey ile bu anlatılanlar arasında neden bağ kurmak zorundayım? Neden sürekli ek bir açıklayıcıya ihtiyaç duyuyorum, yoksa sanat eseri artık bir şey anlatamıyor mu?

AffetmiyorumAffet

Ölümsüzlük Odası’ndaki  kafatası Nuh’u temsil ( gönderilen ) ediyor. ( Bizim bu özdeşliği sonradan kurmamız gerekiyor. )

Oysa:

Her şeyin her şeyle özdeş olmasının bedeli hiçbir şeyin kendiyle özdeş olamamasıyla ödenir. Aydınlanmanın Diyalektiği, Theodor W. Adorno

AffetmiyorumAffet

Ahmet Güneştekin’i ve benzer durumdaki kimseleri hangi biçimlerde suçlayabiliriz, elimize ne geçer?

1. Çalışmanız kopyadır. ( Her şey açıkça ortada… )

2. Çalışmanızın bir özgünlüğü yok. ( Tamam, şimdi olacak… )

3. Yapa yapa bunu mu yaptınız, hani nerede sanatsal yetenek, ‘aldığınız’ fikri biraz geliştirseydiniz. ( Ortada meta kalmadı artık, oldu sanki… )

4. Bu çalışma ile Göbeklitepe arasında kurmamızı beklediğiniz bağ o kadar zayıf ki daha biz kurmaya kalkmadan bağ koptu, şimdi ne yapmalıyız? ( Ne meta ne sanat… )

5. Bunca eleştiriye rağmen ( yoksa eleştiriler PR’a dahil mi oluyor istemeden… ) bu çalışma nasıl dünyayı dolaşabiliyor? ( Bir bu eksikti… )

AffetmiyorumAffet

Hani ‘anarşist sanatçılar’ nerede, neden sesleri herkes konuşurken çıkıyor ve kimse bir şey duymuyor?

AffetmiyorumAffet

Neden ‘güncel çağdaş sanat’ sürekli gönderme yapıyor ve yanımda biraz gösterene düşen gösterilen ile gidince gönderdiği şeylerin içi kavramsal olarak boş çıkıyor; geleni kimse tanımıyor? Yoksa marjinal faydanın toplam zarara döndüğü bir arbitraj oyunu içerisinde miyiz? Elimizde alışveriş paketlerine sarılmış halde bekleyen tedavülden kalkması an meselesi san-at eserleri ile bir gönderilen bulma çabası içerisinde kapı-galeri dolaşıp duruyor muyuz?

AffetmiyorumAffet

Neden, o önce desen yapmasını bilsin sonra çağdaş sanat yapsın’ dan öteye gidecek derinlikte eserlerle karşılaşamıyoruz ya da neden, o önce çağdaş sanatı bilsin sonra isterse gerçeği bire bir ve 4K çözünürlükte kopyalayan çalışmalar yapsın’dan öteye gitmemizi sağlayacak karakterde kimselerle pek karşılaşamıyoruz?

AffetmiyorumAffet

Neden san-at eleştirmenleri çok bilmiş?

AffetmiyorumAffet

Neden sürekli gösterene düşen gösterilenler üzerinde kurulan kavramlarla eleştiri yapılamıyor?

AffetmiyorumAffet

Müzikte, özellikle hafif müzikte en sık kullanılan akor yürüyüşü Am-G-F-E dir, bu armonik yapıyı olduğu gibi herhangi bir enstrumanda çalarsanız etrafınızda bulunanlardan şu sesleri duyarsınız, aaa bu şu şarkıya çok benziyor, yok aslında şuna benziyor, diyebilir çünkü armonik yapı üzerinde bir melodik-armonik yapı inşa etmez iseniz bu kalıp her şeye benzer bir halde öylece kalır. Elbette siz bu armonik kalıbı bir takım göndermeler ile ya da çaldığınız akor zincirini yavaşlatıp hızlandırarak farklı bir biçime getirmeye çalışabilirsiniz ama bu hiçbir zaman sağlam kurulmuş, çok sesli bir eser ortaya çıkmasına neden olmaz… Ahmet Güneştekin’in ve diğer ‘sanatçı’ların çalışmalarına baktığımızda gördüğümüz şey bütünüyle bundan ibarettir ne yazık ki…

Bir ölçü sonra E majör akoru da vaziyete dahil oluyor, aynı akor diziliminde olan binlerce şarkı içerisinden başka bir şarkı:

AffetmiyorumAffet

Resim, dolayısıyla sanat ‘kara paranın’ sürekli içinde döndüğü büyük bir endüstri, o nedenle ‘sanat eseri’ olarak tanımlanan her şey, ‘sanatçı’ tarafından ‘kar edilme’ amacıyla yapılmakta, sanat endüstrisi; daha da genelinde ise ‘kültür endüstrisi’ böyle işliyor. Her yanda yoğun bir ‘özgünleşmiş serializm’ var, kopyanın kopyası, yapay kişiselleşmeler bu sanat ürününü iyi bir ‘kar’ olanağı yapıyor. Sanat büyük oranda geçmişin ‘büyük ustaları’ sayesinde standartlaşabildiği için bu standartlaşmaya karşı gösterilen en küçük bir tepki dahi ‘yeni bir dil’ gibi algılanmaya başlıyor, oysa tepkileri gösterenlerin sanatsal derinliği o kadar yüzeyde ki. Sanatsal materyal üzerinde hakimiyet, banka hesabı üzerinde hakimiyettir. Sürekli bu yapay karşı çıkışları çoğalttıkça karşı çıktığınız nesnenin kendisini dahi kaybettiğinizin farkında değilsiniz, bir şeye karşısınız ama neye karşı olduğunuzu kendinizde bir yerden sonra fark etmiyorsunuz…

Nasıl bir dünyada kaldığımı otelciye sordum, müşteriler gidene kadar biraz bekleyin, dedi.

VARAN 1: Bir kimse asla kendini ‘sanatçı’ olarak niteleyemez, nitelememeli, ‘sanatçı’ bir nitelik değil, her kimliği kapsayan nicelikli bir hiç kimseliktir.

VARAN 2: Resim yapıyor olmanız ‘sanatçı’ olduğunuz anlamına gelmez; sadece resim yapıyor olduğunuz anlamına gelir.

VARAN 3: Artan nüfus nedeniyle her gün yeni bir ‘sanatçı’nın türemesi normal; ama hepsinin bu kadar ‘sığ’ olması normal değil.

Elbette;

Sanatçı aslında burada tecimsel kaygılar güderek dışavurumsal keskin çizgiler içerisinde provakatif bir yaklaşım benimseyerek girift bir edinimsel devinimselliği hazırlamış, diyerek işin içinden çıkamayız…

 

 

Contemporary İstanbul’a dönmeden önce birkaç video ‘zoonus’una bakmanın faydalı olacağını düşünüyoruz.

 

GÜNCELLENİYOR…

ZOONUS:

Bir şeyleri  bir şeylere bağlama gayreti sonrası Deep Purple ile Göbeklitepe arasında bir bağ kurmaya çalışalım, videonun çalma düğmesine basınca olacak sanki:

Deep Purple – Smoke on the Water 1972

Deep Purple’ı ( Ritchie demek gerek… ) bir de Astrud Gilberto’ya bağlamaya çalışalım, haydi bırakın çalsın ( Sanki aynı ‘riff’… );

Astrud Gilberto – Maria Quiet 1966

ZOONUS 2:

Medyaya güvenerek ilgisiz iki şey arasında ne tür bağlar kurabiliriz?

 

ZOONUS 3:

Kitle kültürü tarafından ‘san-atsal biçimde’ öğütülmek… Besteci olmak isteyen birisi olarak Adorno’nun gözünden kitle kültürüne müziksiz bir bakış

ZOONUS 4:

Global Çağdaş ( Güncel vs… ) Sanat ne anlatır, neyi anlamlandırır, nasıl anlamsızlaşır? Bir anlam ve anlama çabası bulana kadar… Biraz beklemek, beklemek…

 

Kendine susayan karanlık Thomas… Levinas’ın karanlık seni. İkisi de beklemiyordu ama yine de aralarında bir bekleyiş vardı… Maurice Blanchot

Fildişi kulelerinizi yıkın artık! ( Elbette hiçbir şeyi yıkacağınız yok; o da ayrı konu…) Kendi kurduğunuz-desteklediğiniz jüriler ile kendi kendinize ödüller vermeyi bırakın! ( Bunu yapmaya büyük bir hırsla devam edeceksiniz… ) Kanıksamayın. Kanıksanmayın. ( Bunu da yapmayacaksınız elbette! )

Sonra AF-22 cihazından bir ses geliyor: Anlam aramaya devam etmelisin… Herhangi birisi için değil; anlamsızlığın kendisi için…

 

 

 

GÜNCELLENİYOR…

Comments

comments

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

fourteen − 1 =