Albrecht Dürer’in Gizemli ve Beklentili Gravürü Melencolia 1 ve Felsefede ‘Melankoli’ Kavramı

Spread the love

Masadaki oralet fincanına uzanıp kendime doğru çektikten sonra soldaki paketten bir bisküvi çekip oraletin içine batırdım ve ardından bisküvi kokusu eşliğinde Albrecht Dürer’in Melencolia 1 ( ya da i ) adlı gravürünün içine doğru bir yolculuğa başladım…

İşte şu an olduğum yer:

 

 

Gravürün içerisinde bir yerdeyim ama tam olarak nerede olduğumdan pek emin değilim, İsa’yı hatırlatan bir kadın görüyorum biraz uzağımda, başını sağ eline yaslamış, sol dirseği ise sol dizinde, kadının elinde açık bir pergel görüyorum, bu neye işaret acaba, kadının hemen arkasında ne penceresi ne de kapısı olan bir yapı var, yapının duvarında bir çan var ama çan sanki sesini kaybetmiş, gidip ipini çekmeye kalksam sessizlikten başka bir şey çınlamayacak, bu çanın solunda bir kum saati var; zaman geçmeden mi geçiyor burada acaba, bu saatin sağında ise üzerlerinde sayılar olan bir dörtgen çerçeve görüyorum, bu matristeki sayılara bakıyorum:

16 , 3, 2 ,13

5, 10, 11, 8

9, 6, 7, 12

4, 15, 14, 1

sonra bir şey dikkatimi çekiyor, ki bu dörtgene bakan birisinin de hemen dikkatini çekecek bir şey bu,

ilk satıra bakıyorum soldan sağa: 16 + 3 + 2 + 13 = 34

köşelere bakıyorum: 16 + 13 + 4 + 1 = 34

saat yönünde ilerliyorum: 3 + 8 + 14 + 9 = 34

yukarıdan aşağıya son sütuna bakıyorum: 13 + 8 + 12 + 1 = 34

son satırın üçüncü ve dördüncü karesi: 15 ve 14  ( eserin yapım tarihi )

 

burada  zaman durmuş görünüyor, ne tarafa baksam durağan bir ölçülülük var, her şey ölçüsünde ise zaman durur mu, ne yapacağımı bilemiyorum, içimde tuhaf bir his var, bu hissin ne olduğunu az çok seziyorum ama adı şu an aklıma gelmiyor, her şeyin kendi içinde uyumlu olduğu bir dünyaya dahil olamıyorsam uyumlu olabileceğim tek yer onların içinde olmadığım içsel bir yer olmalı sanırım, burada tek bir an var ve anı yaşamıyor; anın içinde varoluyorum, nerede olduğuma emin olmak için başımı kaldırıyorum, bir merdivenin basamakları arasındaki boşluktan görebildiğim kadarıyla ileride bir deniz var, kasvetli gibi görünen bir deniz kenarı, gözlerim merdivene çevriliyor, merdivenin basamaklarını sayıyorum, yedi basamaklı bir merdiven, yedi basamaklı merdiven Orta Çağ’da göğe yükselen ruhların aracı olarak düşünülürmüş, acaba o merdivene yaklaşıp çıkmaya başlasam; göğe yükselir miyim, şu an ruh muyum, bu merdivenin anlamını kadına sorsam cevap verir mi, neden bir ışık kaynağı göremiyorum, etraf aydınlık ama bu aydınlığın hangi kaynaktan geldiğini bir türlü göremiyorum, granit grisi bir aydınlık etrafı kaplamış, hem beşgene hem de üçgene benzer yüzeyleri olan bir taşın yanından geçiyorum, taşın üzerinde; sol üst tarafında insan yüzüne benzer bir yüz var, bu taş neyi temsil ediyor, yaşamı ya da dünyayı mı, mükemmel olan şeyin sınırlarını mı belirliyor, mükemmel olan bir şeyin sınırları var mıdır, birden irkiliyorum taşın arka tarafında çok zayıf bir köpek varmış, köpek uyuyor mu uyumuyor mu belli değil, köpek epey sadık göründüğüne göre uzaklara bakan o kadının yol arkadaşı olmalı, kadın hala burada olduğumu görmedi, köpeğin biraz ilerisinde parıldayan bir küre var, küreden yansıyan yüzüme bakıyorum, nasıl bir yerdeyim böyle, taşın bu tarafına geçince görüyorum ki buradaki araçların çoğu mimarların, marangozların kullandığı gereçler, kürenin hemen ön tarafında bir testere gözüme çarpıyor, testere Rönesans döneminde sabrı temsil ediyormuş, biraz ileride bir tahta bir beden biçimi almayı bekliyor sanki, bir tahta nesnesini arıyor, tahtanın arkasında acıları hatırlatan çiviler, çiviler tıpkı acılar gibi düzensiz bir biçimde serpiştirilmiş, köpeğin önünde yarısı görünen bir kerpeten, taş bloğun sağında da bir çekiç gözüme çarpıyor, sanki gördüğüm tüm bu nesneler görünmeyen bir dünyanın nesnesi olmaya başlamış, birden korkuyla başımı sola doğru çeviriyorum, kadının sağ tarafında bir değirmen taşı, bu taşın üzerindeki örtünün üzerinde de meleğe benzeyen bir çocuk oturmuş yere doğru bakıyor, çocuğa sesleniyorum, heey, çocuk cevap vermiyor; yere mi bakıyor yoksa elinde tuttuğu şeye mi bakıyor buna pek emin olamıyorum, çocuğun meleği hatırlatan kanatları var sanki, işte kerpetene doğru bir adım atınca buradan daha net görebiliyorum, bu çocuğun kanatları var, peki nereye bakıyor, neden bu kadar gizemli duruyor, yoksa bir şeyden mi korkuyor, başımı denize doğru çeviriyorum, gökyüzünden yarasaya benzeyen tuhaf kuyruklu bir yaratık geçiyor bir panoyu tutarak, panonun üzerinde yazan şeye bakıyorum: Melencolia 1…

Sağ üst köşe: Ben, Albrecht Durer, 28 yaşımda kendi kendimi yarattım.

( Burada melankoli kavramının felsefe tarihindeki yerine bir göz atmak gerekecek sanırım:

Hipokrat’a göre melankoli:  ‘Üzüntülü olup, acı içinde kıvranma; ışıktan, insandan kaçma, karanlığı sevme ve yalnızlığı sığınma durumu… Bu hastalıkta karın ve diyafram kısmı ağrılı olur; hastalık sonbahar başlangıcında daha sık görünür, halsizlik, isteksizlik ve az yemek yeme gibi durumlara yol açar.’ ( Gravürde her yanın ışıktan kaçan bir ışıkla kaplı olması bu olguyu hatırlatıyor. )

Hipokrat,  kara safra, kırmızı safra, kan ve balgamdan ibaret 4 sıvının özüne göre insan karakterinin oluştuğunu söylemiştir. Bunlardan kara safra sıvısı, melankoli durumuna sebebiyet vermekte, Hipokrat’a göre safra bezinin salgıladığı sıvının kuruyup koyulaşması ve zehire dönüşmesiyle kara safra sıvısı meydana gelir. Bu sıvı tüm vücudu etkileyip, aynı zamanda bilinci bulanıklaştırır ve melankoli bu şekilde ortaya çıkar. ( Bu bilinç bulanıklı istekli bir davranış biçimidir aslında. )

Hipokrat tarafından İnsanın Doğası isimli kitabında yapılan melankolinin daha kapsamlı tanımı şöyle: “Çökkün, umutsuz, bütün cesaretini yitirmiş bir durum. Üzüntülü. Acı içinde kıvranma. Işıktan ve insandan kaçma. Karanlığı sevme. Konuşmaktan, herhangi bir şeye, soruya muhatap olmaktan kaçınma. Karın ve diyafram bölgesinin dışarıya doğru çıkmış gibi görünümü. Buraya dokunulduğunda burasının ağrılı olduğu görülür. Bu insanlar korkulu bir şey görmek, üzüntülü bir haber duymak istemezler. Hastalık genellikle sonbaharda ortaya çıkar. Hastalar çok halsiz görünürler. Çok az yemek yerler.” ( Sonbaharda ortaya çıkması dış dünyanın geçiciliğini hatırlattığından olsa gerek… )

Melankoli, Yunanca melas (kara) ve khole (safra) kelimelerinden oluşmakta.

Fransızca bir sözlüğe göre başka bir melankoli tanımı ise: “Derin bir üzünç ile genelleşmiş bir kötümserliğin kök salıp şekillendirdiği patolojik durum.” ( Kök salma tabiri gayet anlamlı, melankoli görünmeyen bir ağaçtır aslında… )

Freud melankoli ile yası çoğu zaman birbirine benzetmekte, şöyle ki:

“Melankoli ve yasın korelasyonu iki durumun genel tablosuyla doğrulanmış görünmektedir. Dahası, ayırt edebildiğimiz kadarıyla çevresel etkilere bağlı uyarıcı nedenler her iki durum için de aynıdır. Yas düzenli bir biçimde, sevilen bir insanın ya da ülke, özgürlük, ideal vb gibi insanın yerini almış olan soyut bir kavramın kaybına tepkidir. Bazı insanlarda aynı etkiler yas yerine melankoli yaratır ve bunun sonucu olarak onlarda hastalandırıcı bir yatkınlıktan kuşkulanırız.” Freud

Melankolinin sevgi nesnesinin kaybına verilen regresif bir tepki olmadığına dair bir çıkarım için:

(…) Bu açıdan bakıldığında melankoli sevgi nesnesinin kaybına verilen regresif tepkiden çok, elde edilemeyen bir nesneyi kayıpmış gibi göstermeye dair hayali kapasitedir. Eğer libido gerçekte hiçbir şey kaybedilmemişken bir kayıp gerçekleşmiş gibi davranıyorsa bunun nedeni libidonun hiçbir zaman sahip olunmadığı için kaybedilemeyecek olan bir şeyin kaybolmuş gibi göründüğü ve belki de hiç var olmadığı için sahip olunamayacak bir şeyin elden geldiğince kayıpmış gibi mal edildiği bir simülasyonu sahneye koymasıdır.”  G.Agamben, Kayıp Nesne

Lacan ise melankoli’nin köklerinin parçalanmış beden düşüncesinin ( gravürde ise parçalanmış nesneler arasında kendine bakan beden bu aynaya karşılık gelebilir sanırım ) belirmeye başladığı ayna evresinde aranması gerektiğini bildiriyor:

“Ayna evresi, içsel basıncı yetersizlikten umutla beklemeye doğru kuvvetlenen bir dramadır. Ve uzamsal özdeşimin tuzağına yakalanmış özne için parçalanmış beden- imgesinden -benim orthopaedic diyeceğim- onun bütünlüğünün bir formuna –ve, nihayet katı yapısıyla öznenin tüm zihinsel gelişimini işaretleyecek olan yabancılaştırıcı bir kimlik zırhının üstlenilmesine uzanan bir dizi fanteziyi imal eder.” Lacan

Eğer melankoli halinden çıkarsam bu tanımlamaları biraz daha açmayı düşünüyorum daha sonra…

Bu tanımlara ve açıklamalar bakıyorum ve yeterli gelmediğini görüyorum, çünkü sen toksun, sanırım melankolinin tanımını yapmak pek mümkün değil, çünkü melankoli sadece kavranabilir ve kavrandıkça yaşamın dışına doğru çeken bir güce sahiptir. Bu güce ihtiyaç var mı, her yanda her şeyi bilen, her şey olan, birbirlerine ne kadar mutlu olduklarını kanıtlamaya çalışan insanları gördükçe melankoliye hiç olmadığı kadar ihtiyaç olduğunu görüyorum. )

 

Tekrar melankolim ile başbaşa kaldım:

Deniz dümdüz çizgilerle doldurulmuşçasına durgun olmasına rağmen gökyüzü tam aksine epey karmaşa ve huzursuzluk içerisinde, gökyüzünde gökkuşağı ile birlikte bir de kuyruklu yıldız görüyorum, hatırladığım kadarıyla kuyruklu yıldız Orta Çağ’da felaketin sembolü, su baskınlarına neden olduğu düşünülür; dünyaya çarpacağından korkulurmuş, gökyüzündeki o yarasa bu gökkuşağının geldiği yerden geliyor olabilir mi; felaket haberini vermek için, oysa deniz ve kadının durduğu deniz kenarı o kadar sakin ki, hiç kimse gelen bu haberi dinlemiyor gibi görünüyor, deniz tümüyle  dümdüz çizgiler içerisinde görünüyor, bu kuyruklu yıldız ya bir felaketi haber verecek ya da bir kurtuluşu anlatacak gibi görünüyor, aşağıdaki insanların ona bakmasını bekliyor, kimse kuyruklu yıldız ile ilgilenmediği için de gökyüzünde donmuş kalmış gibi görünüyor…

Bir an kadın gözlerini bu tarafa çevirdi sanki, hemen ona doğru baktım, yine uzaklara bakıyor şu an, burada olduğumun farkında mı acaba, testerenin üzerinden atlayıp kürenin yanından geçerken köpeğe sesleniyorum, heey, köpek yine duymazdan geldi, köpeğin yanından geçip çekicin üzerinden atlayarak o taş bloğun kenarına geliyorum, sol dirseğimi kayaya yaslayıp sol yanağımı sağ avuçiçime yaslayarak kadına doğru bakmaya başlıyorum, kadın neden bu kadar dalgın ve üzüntülü görünüyor, aradığı şeylerin bu dünyada olmadığını gördüğü için olabilir mi, eğilmiş başını destekleyen sol eli o kadar hüzün dolu ki, adeta yüzüyle konuşmadan konuşuyor, onu en iyi anlayan kimse bu yaslandığı sol eli, kadını bütün hüznü ile destekliyor; daha hüzünlü bir duruşa sahip olabilmesi için,  kadının dağınık uzun saçlarına bakıyorum, başındaki çiçeklerden yapılmış çelenge bakıyorum, kadının kucağında kapalı bir kitap var, sanki az önce kitabı hızla kapatmış ve bir şey hatırlamaya çalışıyormuşçasına uzağa doğru bakıyor, yine adını hatırlamadığım o hissi yoğun olarak duyuyorum, kadının elinde açık bir pergel var, bu pergel çoğu zaman bilgeliği temsil eder, kucağında bir kitap da olduğuna göre bilge birisi olmalı sanırım, kadın ne kadar da halsiz, ona seslensem ve duysa dahi bu halsizlikten başını kaldırıp yüzüme bakacak gibi durmuyor, kadının elbisesinin sağ yanından sarkan anahtar destesi ve para kesesi görüyorum, bu anahtar her kapıyı açar mı, yoksa her kapıyı açan şey bu para kesesi mi, kadın her ikisini de taşıdığına ve her kapıyı açan iki şeye sahip olduğu halde bu kadar hüzünlü göründüğüne göre aradığı kapılar bu dünyanın dışında bir yerlerde olmalı, bu; uzaklara bakışından belli, simgeci Dürer’in hem anahtarı hem de para kesesini aynı yerde bulundurması tesadüf olamaz, belli ki gücü temsil etmek istiyor, kadına baktıkça ondan uzaklaştığımı seziyorum çünkü kadına ulaşabilecek bir dünyasal güç görünmüyor şu an, kadın dünyadaki gücün olmadığı bir dünyaya; belki de bir hiçliğe doğru bakıyor, kanatları olmasına rağmen neden dünyadan gitmiyor, herhalde şu an karar vermek üzere, Melencolia 1′ ne anlama geliyor tam olarak bilinmez ama onun içinde olan kimselerin bu dünyadan gitmek isteyen kimseler olduğuna hiç şüphe yok, acaba kadının dünyadan kanatlanmasını engelleyen şey bu dünyadan gitme isteğinin kendisi olabilir mi, Melencolia öyle ağırlaşmış ki ne yerinden kıpırdatabiliyor ne de kıpırtısız durduruyor, kadının Melencolia’sı kanatları olmasına rağmen onun önündeki en büyük engel oluyor, kanatları ne kadar da hareketsiz duruyor, belki de o kanatları kullanmaya hiç cesaret edemedi kadın, kendi melenkolisi içerisinde kalmayı tercih ediyor, yine de kadının bu kanatları kullanması gerektiğini düşünüyorum, kanatlanmak kendi içerisinde az da olsa bir umut taşımıyor mu, on beşinci yüz yılda dünyanın sonunun geleceği endişesini Dürer’de yoğun olarak duymuş, Dürer aslında kendi endişelerini anlatmış olabilir mi, kadının iri iri açılmış gözlerine bakıyorum, bakışlarında hüzünden çok bir kararsızlık hali var sanki, sağ elimi havaya kaldırıp kadına doğru bir işaret yapıyorum, burada olduğumu yine görmedi, bunca nesnenin arasında oturmuş olsa da hiçbirinin farkında değil gibi görünüyor, dış dünya artık tamamen dışarıda; eğer sen tamamen içeride kalabiliyorsan ve eğer sen kendini kendinden tamamen soyutlayabiliyorsan, çevredeki araçlar bir daha eyleme geçmeyecekmiş gibi duruyor, tıpkı kadının durduğu bekleyen varlık gibi, öyle yoğun bir durgunluk var ki bunu anlatmak pek mümkün değil, kayaya yaslanan dirseğimi hafifçe kaldırıp kadına dikkatle bakıyor ve sesleniyorum, Heey Melencoli, kadın yine cevap vermedi, o nedenle tamamen sustum.

Melankolik birisi olmadığımı düşündüm, sadece melankolik kimseler dışında hiç kimseye kendimi anlatamıyorum. Kayanın diğer tarafına geçtim ve kadına son bir kez bakıp dirseğimi artık dizim yerine geçen kayaya yasladım, ardından başımı sol elime yaslayarak gözlerimi kadının baktığı noktaya doğru çevirdim ve; olmadığın bu tarafa: sana doğru bakmayı başladım!

 

 

 

 

GÜNCELLENİYOR…

Comments

comments

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

sixteen − seven =