Edvard Munch ve ‘The Kiss’ ya da Gustav Klimt ve ‘The Kiss’; sanat ve dolaysız görünen dolaylı etki

Spread the love

Biraz sıcak su ile ‘demlenmiş’ bir oralete bir bisküviyi batırıyorum ve tabloların arasında bilinmeyene doğru seyahat ediyorum-ediyordum sanırım: secdiğim ressamlardan Gustav Klimt’in penceresi açık evinin önünden geçiyordum ki ilerideki uçurumun kenarında öpüşen iki çifti görünce bir an duraladım, gördüğüm manzara şöyle bir şeydi:

 

Gustav Klimt ve ‘The Kiss’, 1907-1908

Gustav Klimt’ın The Kiss’inin rekreasyonu… Elde boyanmış kumaşlar bu kostümü kendi başına bir sanat eserine yükseltiyor mu?. Canlı ‘versiyon’ orijinalinden daha güzel olabilir mi? Güzellik yakalanabilir mi?

Analiz:

Bir kadın ve bir erkek dizleri üzerinde durmuş halde bir uçurumun kenarında öpüşüyorlar, etraflarında ‘yaldızlı’ bir gece var sanki, birbirlerine aşıklar mı, burada bir sonsuz aşk mı var, bu tür sorular bakış açısına göre değişebilecek sorular sanki, uçurumun kenarına bakıp bu çifti gördüğümde ilk önce dikkatimi kadının kararsızlığı çekiyor, bir taraftan erkeği uzaklaştırmaya çalışıyor gibiyken bir taraftan da naif bir biçimde yaklaşmaya çalışıyor, kadının saçlarında papatyaları ve diğer baharı hatırlatan çiçekler varken erkeğin saçlarında yoğun bir yosun yeşilliği göze çarpıyor, herhalde bu yeşil yosun yeşilliğinden de öte, yosunun kendisi, kadının erkeğin ensesinden dolan sağ bileği kararsız bir isteklilikle hafifçe kıvrılmış, erkeğin boynunun kalınlığı ile kadının ince eli belirgin bir zıtlık oluşturuyor, bu zıtlıklar burada da kalmıyor elbette, bir adım geriden baktığımda gözüme çarpan diğer bir şey ise erkeğin elbisesi olacak kısımlardaki düz, köşeli desenler ile kadının üzerindeki elbise üzerinde görünen kıvrımlı ve renkli desenler, simgeci bir ressam olan Klimt’in kadın ve erkeğin doğasını bu zıt figürlerle anlatmaya çalıştığını söylemek mümkün, kadının sol eline baktığımızda erkeği uzaklaştırmak ile kendine çekmek arasında kararsız kaldığını görür gibi oluyoruz, belki de az önce erkeği öpmeye karar veren kendisiydi ama erkeğin yaklaşması karşısında kendini biraz uzaklaştırmak istedi, gök tamamen altın yaldızlarla kaplanmış, bu her ne kadar tabloya bir canlılık katsa da bu canlılığın fazla bir derinliği olmadığı seziliyor, kadın ver erkeğin tek bir vücutmuşçasına birbirlerine sarılmaları beklentili bir tutku haline açığa çıkarıyor sanki, bu tutkunun sonsuz bir aşka doğru gidip gidemeyeceğini sorgulamaya başlıyorsun, bizans mozaiklerinden epey etkilenmiş olan Klimt, bu resmi yaparken boyanın içine altın yaprakları eklemiş, aslında 180 cm x 180 cm boyutlarında bir kare olan resmin reprodüksiyonları, posterlere vs. uygun hale gelebilmesi için biraz kırpılarak dikdörtgen haline getirilmiş, eski çağlarda kiliselere yapılan resimlerde altın kullanmanın yaygın olduğu bir gerçek, Klimt’in bu tabloda de altın yaprağı kullanması dünyasallığı vurgulamak açısından seçilmiş olabilir, peki bu tablodaki iki kişi acaba kim, burada bir an durup Klimt’in hayatına göz atmakta yarar var:

 

Gustav Klimt’in, erkek kardeşi Ernst’in eşi Helene’in ablası Emilie Louise Flöge’ye aşık olduğu yolunda birçok varsayım olmakla birlikte birçok tablosunda model olarak onu kullandığı da biliniyor.  Bu tablodaki kadın figürü de  Emilie Louise Flöge’den başkası değil.

Emilie Floege, Gustav Klimt

Ne kadar da güzel bir kadınmış, saf ve tutkulu. Yüzündeki ifadeden çok hoşlandım.

https://www.harpersbazaar.com/1d42ca06-6868-4953-869b-bde644dde508

Klimt ve çağdaşları konusunda uzman bir yazar olan Alfred Weidinger, yakın zamanda kapsamlı bir koleksiyonunu derledi. Weidinger’e göre bu fotoğraf koleksiyonunda Klimt ve Flöge’nin yaşadığı yaratıcı birliktelik açığa çıkıyor,  muazzam yetenekleri ve tutkularıyla etkiledikleri bir dünyayı bize gösteriyor.

Marcel Proust’un kısa bir sözünü hatırladım, şöyle bir şey:

 

“Bir deha ürününün derhal takdir edilmesi zordur; çünkü onu yazan kişi olağandışıdır, ona benzeyen pek az insan vardır. eserin kendisi onu anlayabilecek ender dimağları zenginleştirerek geliştirecek, sayısını arttıracaktır. beethoven’ın dörtlüleri (xıı, xııı, xıv ve xv dörtlüler), elli yıllık bir çaba sonucu, beethoven dörtlüleri dinleyicisini yaratmış, çoğaltmıştır; böylece, bütün şaheserler gibi, sanatçıların değerinde olmasa bile, en azından toplumda bir gelişme sağlamıştır; bu toplum, bugün büyük ölçüde, şaheserin ortaya çıktığı anda kolay kolay bulunamayan, yani onu sevebilecek insanlardan oluşmaktadır. gelecek kuşaklar dediğimiz şey, eserin gelecekteki kuşaklarıdır. eserin, (basitleştirmek için, aynı çağda, paralel biçimde, kendisinden başka dehaların da yararlanacağı bir kitleyi geleceğe hazırlayabilecek öteki dehaları hesaba katmazsak) kendi gelecek kuşaklarını kendisi yaratması gerekir. yani eser bir kenarda tutulmuş, sadece gelecek kuşaklar tarafından tanınmış olsaydı, bunlar bu eser için bir gelecek kuşak değil, sadece elli yıl sonra yaşamış bir çağdaşlar topluluğu olurdu. bu yüzden de sanatçının, eserinin yolunu izlemesini istiyorsa eğer, yeterince derinliği olan bir yere, uzak geleceğe, eserini fırlatması gerekir.
…” ( Kayıp Zamanın İzinde/ Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde – Marcel Proust)

Sonra Benjamin’in uzun denebilecek bir sözünü hatırladım, o da şöyle bir şey:

“Proust’un sözdizimi, soluksuz kalma korkusunu ritmik biçimde ve adım adım yeniden üretir.” ( Walter Benjamin)

 

Tekrar Klimt’in ‘The Kiss’ine bakıyorum: Çoğunlukla altın yaldızlarla yapılan bu eser Klimt’in altını yoğun olarak kullandığı için “altın çağı” olarak da adlandırılmıştır.  Hatta altın rengini yoğun biçimde kullandığı 1907 tarihli “Adele Bloch-Bauer’in Portresi I” ile doruğa ulaşmıştır denebilir.

 

Gustav Klimt’in hayatına dair biraz bilgi edinmek istersek:

Gustav Klimt (d. 14 Temmuz 1862 – ö. 6 Şubat 1918), Avusturyalı ressam. Genç yaşlarda sembolizm ve art nouveau akımlarından ciddi derecede etkilenmiştir. Viyana Sezession grubunun önemli üyelerindendir. Tablolarının yanı sıra duvar resimleri, eskizleri ve diğer eserleriyle de tanınır. Klimt’in birincil resim konusu kadın bedenidir, -resimlerinde aşık olduğu bir kadını sık sık model olarak kullanmıştır- ve eserlerinde ince dekoratif süslemelerle beraber zarif bir erotizm göze çarpar. Bazı tablolarında gerçekten de saf altın kullanmıştır. Viyana Üniversitesindeki tabloları II. Dünya Savaşında Naziler tarafından tahrip edilmiştir.

Özellikle The Kiss tablosu oldukça ünlüdür. ( Kaynak Wiki )

 

Edvard Munch – The Kiss – 1897

Analiz:

Munch’ın öpüşen çiftlerinde karanlık renkler bütüne hakim, pencere kenarında görünen aydınlık renkler dahi tablodaki atmosferi fazla aydınlatamıyor, ilk izlenimim öpüşen iki çiftin tek bir beden olmuş olabileceği yönünde oluyor, ortada tek bir öpüşme eyleimi var ve ne öpen ne de öpülen kendini belirgin biçimde bu eylemden ayırt etmiyor, bir kaynaşma; yoğun bir tutku göze çarpıyor, yüzleri dahi görünmüyor, başkasının yüzünde kendi yüzünü bulma hali sanki, oysa Klimt’in öpüşmesinde yüzler net olarak belirgin ve daha canlı renkler hakim, Munch’ın çiftlerinin başları üzerinde birtakım haleler göze çarpıyor, bir ‘aura’ var sanki, onun renklerini Munch dışında kimse fazla göremiyor, Munch’ın çifti öpme eyleminden daha derinlere inmiş sanki…

 

 

EDVARD MUNCH: THE KISS.
Woodcut, 1897-98, by Edvard Munch.

Francesco Hayez, Il bacio, 1859

Analiz:

Bu tabloda İtalyan romantizmine dair her şeyi görmek mümkün, birbirlerini kucaklayan ve öpen iki çift görüyoruz, kız nedense biraz geriye doğru çekilmiş, erkek ise bir bacağını merdivene doğru uzatmış; gitmeye hazır bir halde bekliyor, hemen arkadaki duvara çiftin gölgesi düşüyor, erkeğin yüzünü göremiyoruz, kadının yüzünde ise sevgilisinin biraz sonra gideceğini sezen bir kadının kararsızlığı var, bir elini hafifçe erkeğin omzuna atmış, bu çiftin kim olduğuna dair hiçbir şey bilmiyoruz,  sol taraftaki gölge sanki az sonra birisinin buraya geleceğine ya da onları izlediğine işaret ediyor, çiftin üzerindeki kıyafetler Orta Çağı’ hatırlatıyor, burada tarihsel bilgilere de ihtiyacımız olacak:

 

Ressam, bu tabloda Fransa ve İtalya’nın İkinci İtalyan Bağımsızlık Savaşındaki birliğini resmetmiş, kadının üzerindeki beyaz ve mavi renklerden oluşan giysisi, erkeğin ise kırmızı ve yeşil renkli giysisi her iki ülkenin bayrağındaki renkleri temsil ediyor.

Üç tabloya bakınca üç farklı öpme eylemi görüyorum, Klimt simgeci bir tavır ile iki farklı cinsiyete vurgu yapıyor ve bilinen göstergeleri tekrar simgeleştiriyor o da şu: kadın dünyası kırılgan ve anlaşılmaz; erkeğin dünyası ise bir o kadar keskin ve anlaşılmaya açık…

Oysa Munch’ın tablosunda bu kadar bariz görünen olguları simgeleştirme pek seçilmiyor, onda dışavurulmaya çalışılan anlamlar ve bunların simgeleri daha gizli…

 

Öyle de olsa, şöyle de olsa,

 

AffetmiyorumAffet Klimt, facebook’ta profil sayfası açıp her gün ‘kendini beğenmesini sana beğendirmeye’ çalışan ressamlardan olmadığın için!

AffetmiyorumAffet Klimt,

çünkü sadece sanatın ile çok değer verdiğim birisi olabildiğin için!

 

Affetmiyorumaffet Klimt, o altın yaldızları bu kadar öne çıkardığın ve tutkuyu gizlediğin için…

AffetmiyorumAffet Munch, kanat çırpan bir kelebeğin rüzgarından fırtınaya dönüşebilecek bir ‘rüzgar’ olacak kadar ‘güçlü bir sessiz içerisinde’ barınan bir çığlığın olduğu için…

 

Bizce Klimt’e öpücük tablosunun kaynağı sorulsa düzenledikleri sergide de yer verdikleri Munch’ın adını vermekten çekinmezdi, peki sizce?

 

Bir defa aldatan kişiyi affedersen, seni yine kullanır. Çünkü ihanet bir ruh hali değil, karakterin dökülüş biçimidir. Paul Auster

 

 

GÜNCELLENİYOR…

Comments

comments

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

16 + nine =