Sartre, “Varlık ve Hiçlik”te Başkası Olarak Ben ve Husserl’in Fenomenoloji Felsefesi’nden “Ben”ime Bakıyorum

 

Başkasının “kim olmadığını” görebilmek için başkasına “varlık” kadar önem vermiş olan Jean-Paul Sartre’ın Varlık ve Hiçlik” indeki “görünen” başkasına “göz atmam” gerektiğini seziyorum, dışarıda ‘çakıl taşı’ iriliğinde kar yağıyor, Varlık ve Hiçlik’in üçüncü kısmının daha ilk bölümü başkasının “bir biçimde” varoluşunu öngören: “Başkasının Varoluşu” bölümü ile başlar, ardından “Tekbencilik” engelinin etraflı bir irdelemesine geçilir, bilincin başkasının bilincinden örtük bir biçimde ayrılmasını sağlayan “mekansallığına” işaret edilir ve realist ile idealist için bu “bizi başkasından” ayıranın gerçek ya da ideal mekan oluşundan bahsedilir; ardından Husserl, Heidegger ve Hegel’deki başkası “olgusu” irdelenir.

Aşağıda bizim irdeleyeceğimiz sorunlar ise:

  1. Cogito ergo sum, düşünüyorum o halde varım, dediğimde kaç ‘varlığı’ var ediyorum?
  2. Husserl’in kendini başkasının yerine koyarken kurduğu apprezentatio ( eşsunum ) kavramı neden “eşleşmiyor”?

 

( Not: Bu dosya, 210*148.5 mm ölçülerinde 92 sayfa olarak hazırladığımız bir kitaptan aktarılmaktadır, aktarma 1 hafta sürebileceği gibi 1 yıl da sürebilir, yayıncı iseniz dosyayı basarak kitap haline getirip bizi bu süreçten kurtarabilirsiniz. )

Yanıma birisi yaklaştı, Affedersin, Varlık ve Hiçlik mi o, askerde okumaya başlamıştım ama varolmaktan fırsat olmadı… Böyle başladı tanımadığım o kimse ile ‘başkası’ olmam, sonra yarım saat kadar konuştuk, bu yıl tarih bölümünü bitirmiş, yapacak bir iş bulamadığı için kitap okumayı seçmiş, şu karşı masadaki kız sınıftan arkadaşıymış, ümidi kalmadığı için devlet sınavlarına çalışıyormuş, toplumsal adaletsizliğe artık çözüm aramadığından bahsetti, empati diye bir şeyin olmadığını söyledi, empati hiçbir zaman da olamazdı, sonra Varlık ve Hiçlik üzerine konuşmak istediğini söyledi, telefon numaramı istedi, kitabın kapağına baktı biraz, dışarıda hafiften kar vardı, Sartre’ın Gizli Oturum’undan bahsettim, ardından cehennem olan başkalarından…

 

VARLIK VE HİÇLİK ÜZERİNE BİR BİLİNÇAKIŞI FENOMENOLOJİ ELEŞTİRİSİ 

Aynaya bakıyorum…

“Ben benim…” dediğimde aynadaki yansımamın bir cevap beklediğini görüyorum oysa kendime seslenmenin bir soru içermediğini düşünmüştüm, kendimin tümel bilinci neden bir cevap olarak “kendimde” bekliyor, yoksa kendime hemen “ben” deyip onu “ben” de buldukça “kendimi yoksunlaştırmak” için “benimi bensiz” mi bırakıyorum, aradığım şeyi bulmak için banyodan çıkıyor; koyu mavi kadife koltuğun yanındaki masanın üzerinde varolan neşter kutusunun üzerinde duran kağıt destesinden bir kağıt alıp üzerine bir şeyler karalıyorum:

“Beni ben olarak bilen birisi var…”

Aynaya bakıyorum…

Bir başkasının adresimi bildiğini biliyorum; beni kendim olarak bildiğimi biliyor olmalı…

“Beni kendindeki ben gibi ben olarak bilen birisi var…”

Bu kağıdı pencere pervazına raptiyeleyip tekrar göz atıyor; pencerenin dışında uçuşan kar tanelerine doğru bakıyorum, sanki varlığımla bilgimi “özdeş” yaptım…

“Ben benim” dediğimde ben olmamı engelleyerek cevap bekleyen şey nedir?

Saçımı kurulamak için tekrar banyoya geçip aynaya bakarak yansımadan bir cevap bekliyorum:

“Ben, ben misin?”

Ben ile benim aramda birbirine indirgenemeyen bir şey var sanki, Ben kendini olmayarak var edip kendini benim “olarak” işaret etmektedir, kendimin olan Benimi aynada yoklayarak kendimi kendimde bulmaya çalışıyor gibiyim, kendimin bilincini yoklayarak kendi kendimi kendimde bulunmuş olarak kavrıyorum…

Başkasına “görünür” olarak görünür; “duyulur” olarak duyulur ve dışarıda somutlaşırım, onları da öyle görüyorumdur: bir nesne olarak…

Bir yabancıda kendimi kavramam ile kendimi bir yabancı olarak kavramam aynı şey değildir, ne zaman bir “varlığa” baksam o şeyin varlığına “özmüşcesine” çakılı kalmış bir şeyin kendini “gizleyerek” göründüğünü sezerim, bir “birey”in ilk hakkı bireylik hakkıdır ki bu da “bir yabancı” ile olumlanır, cogito ergo sum, içinde birbirini “tanıyan” iki yabancıyı anlatır, bilincim kendine gelişmek için bir “yabancı durağa” uğrar, başkasına vardığım her yol başkasına götürüyordur sanki…

 

Başkasını kendimin yerine; kendimi de başkasının yerine koymaya çalışıyorum sanırım, peki bu korkutucu eşleşmeyi yapabilecek miyim, bu Husserl’in apprezentatio ( eşsunum ) kavramı ile “kavranarak” olmuyor ne yazık ki, Husserl nasıl yapıyordu anlamam mümkün değil, ancak kendimi başkası olarak varsayar; onu da kendim gibi algılayan olarak bilincime sunarsam ” eşsunum” olmayan bir “karşıtların yan yana durduğu” eşleşme gerçekleşmeye başlıyor,

eşsunum=yanyana karşıt sunum

bu karşıt oluş ile onun başkası oluşunu olumlamaya başlıyorum, bilincime bir “alter ego” olarak sunulan bir bilinç ile Husserl her ne kadar ” tekbenciliği” aştığı yargısına varsa da bu yargıya varmak için erkendir, Husserl’in bedeni; fenomenolojik yöntemle düşünüş ile nesne olarak bedenden özneler-arasılık ile işleyen bir “yaşam dünyası”na açılır, dış kapı açılıyor ve başımı kaldırıp varlığı ve hiçliği ile gelene bakıyorum.

 

“Senin gibi değilim ben. Bir başkasının benimle aynı şeyleri düşündüğünü görmek hoşuma gitmez.”
“Hiçlik varlığını varlıktan alır. Onun sahip olduğu varlık hiçliği ile yalnızca varlığın sınırları içerisinde karşılaşır ve varlığın tümden yok oluşu varlık – olmayanın saltanatının başlangıcı değil, tersine, hiçliğin de aynı anda silinip gidişi olur; varlık-olmayan ancak varlığın yüzeyinde vardır.”
“Bilincin bu biçimde kendiyle belirlenmesi, bir türeyiş[genese] gibi, bir oluş[devenir] gibi anlaşılmamalıdır, çünkü o takdirde bilincin kendi varoluşundan önce olduğunu varsaymak gerekirdi. Bu kendi kendini yaratışı bir edim olarak da düşünmemek gerekir. Aksi takdirde, bilinç, aslında edim olarak kendi(nin) bilinc(i) olurdu ki, değildir. Bilinç bir varoluş doluluğudur ve kendinin bu biçimde kendiyle belirlenişi özsel bir özelliktir. Hatta bir ilerlemeyi varsaymaya imkan veren “kendi kendinin nedeni” [cause de si] deyimini de suistimal etmemek uygun olacaktır. Kısaca şunu söylemek daha doğru olur: bilinç kendiyle vardır. Ve bununla da onun kendini “hiçlikten devşirdiği” anlaşılmamalıdır. Bilinçten önce olduğu düşünülebilecek tek şey bir varlık doluluğudur ve bu varlık doluluğunun hiçbir öğesi, varolmayan bir bilince göndermede bulunamaz.” Varlık ve Hiçlik ile gelenden…

Sartre’da bilincin “bilgi öncesi” oluşuna ileride değineceğiz…

 

Hiçliği ile bir hediye almış olarak gelene bakıyorum: Önce gelen sesleri duyuyorum, gelenin hiçliğine varıyor bilincim…

 

Ortak bir yaşam ve bilim “bir biçimde geçerli” şeylerin varlığına ihtiyaç duyar, bir varlığı “geçerli” kılmanın yollarından birisi dildir; karşımdaki aynaya ayna dışında bir ad verirsem: “Ben” dersem, o beni göstermeyen ayna nesnesinin geçerli olabilmesi için ve: ayna olan “Ben” ve ben olan ben dışında bir kimsenin onu işaret etmesiyle ancak nesnenin doğruluğunun zeminini oluşturabileceğim için, dil ile onu belirlemem onun değişmez yasası değil; değişmez olması geçerli kılınmış “değişmezliği de olmayan” görünmemiş ama yansımasında bildirilmiş yasası olacaktır, bu yasalar “ortak bir yaşam” içerisindeki diğerlerinin: “varlığında oluşu” ile geçerliğini korur; ancak ondan sonra “nesnenin” değişmez yasaları olduğundan bahsedebilirim, peki “ortak bir yaşam” için diğerlerinin “varlığında oluşu” ne anlama gelmektedir?

 

GÜNCELLENİYOR…

Comments

comments

Araç çubuğuna atla