Trier, Jack’in Yaptığı Ev, Fenomenolojik Eleştirisi ve Puanlama

Spread the love

 

Adını ünlü bir çocuk masalından alan Film 1970’lerin Amerika’sında geçiyor, 12 yıl içerisinde bir mimar olmamış bir mühendis olan Jack’in işlediği beş seri cinayet olayı üzerine kurulu. Jack işlediği cinayetlerin bir sanat eseri olduğunu düşünür ve daha da ileriye gitmekten pek çekinmez. 

(Sıla’ya… )

Jack’in Yaptığı Ev
Yönetmen: Lars von Trier
Senaryo: Lars von Trier
Sinematografi: Manuel Alberto Claro

 

 

İLERİSİ SPOILER İÇERİR 

Filmde felsefi olma gayesi ile eklenen yan ‘felsefi söylemler’ filmi: “zayıf kurulmuş bir senaryoyu derinlikli gösterme çabasından” pek öteye götüremiyor maalesef, yönetmenin çoğu senaryosunu da ‘ayık’ değilken yazdığı açıklamasını unutmamalı.  Bir seri katil filmi izlemenin ötesinde pek bir derinlik içerisinde ilerlediği söylenemez, aksine daha diyaloglar ‘kendinde için’ olmadan önce nevrotik bir kendinde’ ( İlahi Komedya gönderimleri… ) olma halinde, senaryonun nereye gideceği ( Dante’nin cehennemine… ) seziliyor ve ister istemez ‘bakan göz’: “rahatsız edici! bir yapaylığı bir gerçeklik: bir dasein gibi algılamak zorunda mıyım,” sorusu ile kalakalıyor, bu da elbette senaryonun zayıflığından kaynaklanıyor. Atmosfer oluşturma konusunda yönetmen her ne kadar epey çabalamış olsa da yetersiz bir çaba bu…

Matt Dillon’un oyunculuğu olmasa izlenirliği olmayan bir film ne yazık ki. 

WITTGENSTEIN GÖNDERMESİ

Sürekli alegori oluşturma çabası içerisinde olan film uzamında Ludwig Wittgenstein göndermesi de göze aşırı çarpıyor, Wittgenstein da kendi dil pozitivizmine uygun bir ev yapma girişimine girmiş, sonrasında estetik ve işleve dair bir çok eleştiri alınca durduğu; barındığı felsefeye ait bir ev inşa edememiştir. Filmdeki bitmemiş ev imgesi de tıpkı yersiz ( kendi için ) şiddet gösterisi gibi epey iğreti.

GÖNDERME ÜZERİNE GÖNDERME

Bir film sürekli göndermelerden nasıl oluşabilir sorusuna bir cevap olabilir: Jack’in Yaptığı Ev

PERSONA NON GRATA

Persona non grata’ ilan edilen Lars Von Trier’in, 71. Cannes Film Festivali’ne festivalinde yarışma dışı gösterilen filmi, ‘Jack’in İnşa Ettiği Ev/ The House That Jack Built’, yedi yıl aradan sonra kovulduğu Cannes Film Festivali’ne dönüşü anlamını da taşıyor ama bu dönüşün pek iyi olduğunu söylemek mümkün değil. 

Film konusunda yapılan “sofistike, gizemli” türündeki yorumlara katılmamız mümkün değil, gizimli bir oluş için varlığı gizli kalmış bir varlıksallığa ihtiyaç vardır, oysa bu filmde bize göz kırpan bir gizemden çok yapay bir biçimde Jack’in aşırı mükemmelliyetçiliğine, sadistliğine, temizlik hastalığı ve obsesifliğine vurgu var, bu vurgu filmin bütünlüğü içerisine “bütünlüksüz” olarak uygun gibi görünse de vurgunun yerindeliği epey tartışılması gereken bir konu. 

SIRADAN OLMAMAYA ÇALIŞAN SIRADAN BİR SERİ KATİL ÖYKÜSÜ 

Filmde tecavüze uğrayan, bıçakla memeleri kesilen kadınları neden aciz olarak görmek zorundayız? Bu şiddetin kadının acizliği üzerinden güçlendirilmeye çalışılması da yönetmenin bilinçaltını ve Husserlci yönelimsel bilincinin yapaylığını gözler önüne seriyor… Hatırlanırsa Karanlıkta Dans’ta Björk’ün Selma’yı canlandırdığı karakter de acizdi, ( Trier’in “kendi için”i… ) oğlunun göz ameliyatı için biriktirmeye çalıştığı parayı komşusu Bill çalıyordu… 

Uzun namlulu tüfekle nişan alınarak annelerinin gözü önünde Schindler’in listesindeki malum sahneye ve ‘dasein gerçekliğe’ gönderme içerir biçimde vurulan çocuklar her ne kadar Nazilerin yöntemlerine “duyarlı” bir gönderme gibi olsa da bu gönderme yönetmenin duyarlılığından çok duyarsızlığının yüceltilmesini de hatırlatmıyor değil, Jack’e karşı çıkmaktan çok, onunla özdeşleşme talebini sizden bekleyen bir yönetmenin nevrotik beklentisini altta sezmemeniz mümkün değil, burada, “şiddet olgusunu yücelterek yönetmenin bu olguya dikkatimizi çekmeye çalıştığı” biçimindeki yüzeysel bir tavra ise hiç girmeyeceğiz… 

SANAT GİBİ CİNAYET SAPLANTISI

Sanat gibi cinayet işleme ve “filme çekme” çabası sanatın içkin egosunu: ne olmadığını gösterebilir bizce ancak…

 

Soğuk kanlı katil teması soğuk kanlı ve kibirli yönetmenler tarafından o kadar çok işlendi ki, soğuktan da soğuduk…

Burada soğukkanlı olmak mükemmelliyetçilik midir sorusunu da sormak yerinde olur? Çünkü kesin bir aşkın yargı ile soğukkanlılık ve mükemmelliyetçilik arasında içkinleşen bir bağ kurulmuş durumda. 

Filmin açılış sekansında aracı arızalanan Uma Thurman, çok konuştuğu için kriko ile suratı dağıtılmak suretiyle öldürülüyor ama daha ilk saniyelerden neler olacağını sezdiğiniz için sıkıcı bir bekleyiş içerisinde yapay kurgunun ( kendi için’in… ) bir an önce sonlanmasını bekliyor, bunun için görüntü yönetmeninin renksizleşen nüansları ile kendinizi oyalamak zorunda kalıyorsunuz.

Jack’in neden çocukluğuna inildiği, o ördeğin neden bacaklarının kesildiği de anlamsız, Freudyen bir biçimsellikten öteye gidememiş, o kriko kullanımına kadar bunca zaman Jack neler yaptı, bir şey öğrenemiyoruz.

Mühendis-mimar kökenli Jack’in simetri takıntısı ise kesinlikle ‘film içinde’ gerçekçi değil; duvarda düzgün durmayan tablolar için, sandalyenin altına bakmak için olay yerine dönmesi aşkın bir bilinç içimn inandırıcı durmuyor açıkçası… 

Filmin; kendini düşünen, bencilleşmiş bir çağa vurgu yapması; pencereden dışarıya haykırıp yardım isteyen kadın çığlığında o kadar ‘film içi kendine ile’ şematikleşmiş ki, öldürülen bir insanın yardımına kimsenin koşmaması düşüncesi ‘film dışında’ koltukta beklerken dahi iğreti duruyor, oysa bunun iyi bir örneğini The Square’de görmek mümkün… 

 

 PSİKOPAT SERİ KATİL VE ARŞİV GÖRÜNTÜLERİNİN EKLENMESİNİN GÖRECE ANLAMI 

Hitler’in nutuklarının, ölüm kampı olan Buchenwald’ın görüntülerinin eklenmesinin amacı insanın içindeki kötülüğü yüceltmeyi amaçlamaksa eğer Trier’in pek başarılı olduğunu söylemek mümkün değil, çünkü eklentik bir geçmiş referansı filmin yapısını daha da zayıflatmaktan öteye gidemiyor. 

Dış ses ile verilen Verge adlı bir yabancıyla tanışıyoruz, Jack’in düşüncelerine bu dış ses ile ulaşıyoruz. Verge filmin finalinde şeytan olarak karşımıza çıkıyor ki bu son bölüm filmin en uyumsuz sahnelerinden birisini oluşturuyor, film bitti ve ilahi komedyaya geldik nedense, film ile ilgisi olmayan görece felsefi diyalogları ve cehennem gezintisini filmin içerisinde bir yere koymak pek mümkün değil. 

Filmin en hoş yanlarından birisi ise “film ile ilgisi” tartışılır Glenn Gould görüntüleri ve klavsen stilinde çaldığı piyanosu ile gecenin sonuna uzanıyor oluşumuz sanırız…

 

AffetmeyenSanat Puanı: 4.5 

Senaryo: 4

Görüntü: 6 

Ses: 5.5 

Kurgu: 5

Kritik: Fanatik bir Trier hayranı değilseniz tavsiye etmiyoruz.

Fragman:

Comments

comments

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

18 + 18 =