Sanat kuramları ve felsefesinin fenomenolojik eleştirisi ve kuramsız bir öneri

Spread the love

1.

Sanatı tanımlama çabalarına fenomenolojik bir göz atma ile başladı bu dosya, tıpkı tüm sanat kuramlarının da yola ilk olarak sanatı tanımlamaya kalkarak başlamaları gibi, sanat felsefesi kuramlarına birer ikişer değinmeden önce, sona geldiğimizde yine en başa geleceğimizi belirtmemiz gerektiğini şimdiden söylemeliyiz, başladığımız yerde yer alan soru ise burada bağsız oluşun ‘bağlamı’ olarak şu sorudan ibaret: Sanatın tanımı nedir?

 

Žižek, Duchamp’ın ‘Çeşme’sinden bahsederken, ( Konuşan Kafalar – Sanat ) sanatın: diğerlerinin kabul ettiği şeyin eninde sonunda sanat olarak kabul edilmesi ile oluştuğundan bahseder, Žižek gibi bir ‘felsefeci’nin sanatın tanımını genel kabule yaslar görünmesi ilgiye değer…

 

Önereceğimiz birkaç kavram olacak ama öncesinde kavram önermenin ne anlama geleceğine bir bakmalıyız:

2.

KAVRAM “KAVRAMI”

 

Anlam kavramı kavram kavramı değildir. Dolayısıya anlam kavrama eşit değildir. Anlamak için kavramak zorunda değilim, kavradıysam anlamak zorundayım, yanlış anlamış olsam da…

3.

Kavram ‘kavramı’ üzerine kavramsız bir bilinçakışı:

Kimi kavramlar bir dilden diğer dile çevrilemez, önereceğimiz kavramın çevrilebilmesi mümkün olmalı mı, kavramın içkinliği diğerlerine sıkı bir bağ kuracak biçimde oluşmalı, felsefe elbette kavramlar üretme işi olarak görülebilir ama içkinlikleri bir dışsallığa karşılık gelemiyorsa kavramlar kavramsızdır, Platon’un idealarına baktığımızda bugün dahi ne yi kavramaya çalıştıklarını algılayabiliyoruz, o halde bir tutarlılık içerisinde kavramına ermeli kavramlar, kavramlar diğer kavramlar ile eleştiriye açılır, anlamlarımız ile bunun dile dönüşmüş harfleri arasında işlenmesi zaman alan bir süreç var, gösteren ile gösterilen birbirine eş değil, aralarındaki bağlar ise hiç belirlenebilir değil, dilin anlamları dilden bağımsızlaşabiliyor, anlamıma senin ulaşman çoğu zaman birebir olmuyor, anlaşılmak için olmayan bir sen icat ediyor ve ona seslenmek zorunda kalıyorum, en azından kendim tarafından anlaşılmak için, anlamımı kelimelere bağlasam da bu bağlar olmayan sene bütünüyle görünmüyor, anlam sürekli değişmeye açık halde kelimelerin etrafında geziniyor, onları kelimelerime sen için eşitlemem mümkün olmalı aslında, ama sen kelimelerim ilk işaretleri olan seslerden başladığın için sondan başa bir iletişim kurmak zorunda kalıyoruz, kavramlarım ise tarihsel bir anlatı içerisinde bir sürü düşünce barındırabildiği için daha sana ulaşamıyorken başka bir dile ulaşabileceğimi düşünmem için işlevsel bir felsefe dili kurmam gerekiyor…

4.

Çevrilmeye açık kavramlara ihtiyacım olacak…

 

Felsefe yapmanın birinci kuralı gerçeğin değil bir kavramın üzerine düşmek…

 

Bu düşüş düşüş bağlamımı verir…

 

Heidegger’in önerisi: Dil varlığın evidir, o halde varolmayanını; varlığın evi dışarıda bırakır, dile dayanarak varolmayanın tanımını yapmak zordur, zordur çünkü varlığın evinin dışında dil kavramsız kalır.

 

Anlamları kaçırmamak için onları kavramaya çalışıyor ve buna ‘kavram’ diyorum, yeterince anlamımı kavrayamazsam kendimi anlayamıyor, yeterince kavramımı yapamazsam kendimi kavrayamıyorum.

 

Düşünüyorum demenin başka yolu kavrıyorum diyebilmem, kavradıkça düşünüyorum, kelimeler siliniyor, kelimesiz düşünmeye başlıyorum, kavramlarım kavramın anlamından uzaklaşamaya başladığında kendim olarak düşünemediğimi seziyorum, kavram kargaşasına düşmemek zorundayım, adil olmak ile eşit olmak aynı anlama gelmez, aynı kavrama ise hiç denk gelmez.

 

Görüyorum + görüyorsam algılıyorum + algılıyorsam anlamaya başlıyorum + anlamaya başlıyorsam kavrıyorum + kavramaya başlıyorsam düşünüyorum + düşünmeye başlıyorsam dilin dışına çıkmaya çalışıyorum.

 

Anlamış olmam kavramış olmam değil, kavramış olmam için görünüşten ayrılmam, anlamanın aracılarından uzaklaşmam gerekli, kavrayışım; anlama sürecine kendimi dahil ederek kavramım olmaya başlıyor.

 

Kavradıkça onun olmayanına yaklaşamaya başlıyorum.

 

İyi ya da kötü varsa etik olur.

 

Doğrum ya da yanlışım varsa geçerli olmasını beklediğim bir önermem olur.

 

Dikkatin dağınıksa kavramların kavranamaz, bilinçaltın yanına yaklaşılmaz bir bilinç inşa etmiştir.

5.

Sanatın göstergebilimine dair,

 

Sanatı “anlayabilmek” için onun kendimde bıraktığı kendine özgü algı imlerini “algılanabilir” kılmak zorundayım, eğer bir başkasının “bu sanattır” dayatmasını kabul etmek istemiyorsam, “bu sanattır” dayatması her zaman “bu da mı sanat değil?” dayatmasını doğuracaktır. Sanatın nesnel koşulları çoğu zaman göz önündedir, bir galeri, müze, kurum vs. size bir şeyi sanat olarak sunar, hatta çoğu zaman sunmak, göstergebilimin başlangıçtaki “anlamlama” evresine karşılık gelir ve sundukları şeyi hemen “sanat” olarak kabul etmenizi isterler, sizin öznel görüşlerinizi onlar için “manipüle” edilmeyi bekleyen bir dışsallıktan ibarettir, sanatın dış yüzeyi, yapılan reklam bize dışarıdan gayet güçlü ve kapsayıcı görünebilir ama kendimizde bu ne ifade eder diye sorarsak büyük bir boşluk ile kala kalabiliriz, kendimiz için o sanat yapıtı anlaşılmıyor, değerlenmiyordur ama dış dünyada olabilecek en büyük değeri alabiliyordur, fenomenolojik yaklaşımımız toplumun ve kurumların getirdiği ön kabuller üzerine değil de o yapıtlar karşısında oluşan “içsel” deneyimler üzerinden ilerler ise sanat bizde yeni bir “anlam” kurmaya başlar, bir sanat yapıtı, ona eriştiğimiz oranda onun sembolleri ile değerlenir kılınır, sanat yapıtı deneyimi çoğu zaman bir diğer deneyimi koşullamaz, her deneyim koşulsuzlaşır, sanat; sosyal bir olgu içerisinde bireyselleştiği ölçüde fenomenolojik yaklaşımın araştırma ve sorgulama alanına dahil olur…

Sanatı anlamak için dışarıdan bakmak yetmez çünkü dışarıdan bakan “ben” değilimdir çoğu zaman, başkasının öznesiz öznelliği ile bakınırım, özne görünmüyordur ama özne olduğuna şüphe yok gibi görünür, sanatın kendi içinde sembolleri vardır; dışarıdan onu çözümlemeye çalışmak bu sembolleri gözden kaçırmaya neden olur, sanatı kendi “içsel” alanımda yeniden oluşturamıyorsam dışarıda yok olma ihtimali her zaman vardır, o dışarıda bir sanattır ama onu sunum ortamlarının dışında, bir yol kenarında gördüğümde sanat yapıtı olarak bakmayı gözden çıkarmış olabilirim, bu gözden çıkma; kendi içimdeki bir boşluğa göz atmadır, sanat bulunduğu gurupta anlamlı olan; grubun dışına uzandığında anlamsızlaşabilen olgular bütününü de kapsar, bu elbette o sanat yapıtının anlamsız olduğunu göstermez, bir anlamsızlığa göre anlamlı olabileceğine işaret eder, ona anlam vermek için o gösterilenin alanına gösterilenlerle işlevsellik içerisinde bağ kurarak girebilmem gerekir.

 

Sanat bize nasıl görünüyorsa öyledir, demek için gösterileni bir yönelimsel bilinç içerisinde bütünüyle kavramam gerekir, Husserl, nesneler bize nasıl görünüyorsa öyledir, derken sanat yapıtının “kendini sanat” olarak ilan etmesine işaret etmiyordu kuşkusuz, burada işaret edilen görünenin özündeki bilinçti, sanat eğer kendine özgü birtakım çağrışımlar ve göndermeler barındırıyorsa o göndermeleri bilmeyen için adsız bir sanattır, sanatı anlamak için sanat ile ilgilenmek değil, onun anlamının içinde olmak gerekir önce, sanat ile ilgilenmek sanata “içeriden bakmayı” sağlamaz çoğu zaman, oysa yapılması gereken: sanatın içsel alanını tüm yeniliklere, öncü sanata da yer bırakacak biçimde saptamak ve başımızı biraz yukarıya kaldırıp içinde olduğumuz şeyin ne olduğuna bakmaktır.

6.

Tüm bu bilinçakışı kavramsızlaşma çabasından sonra ilk kavramımızI verelim ve hangi anlam üzerine inşa edildiğini sonraya bırakarak sanat kuramlarına geçelim, işte ilk kavramımız: Adsızanlamsanatı ( ad verilmeyi bekleyen anlam )

7.

BİR ÖNERİ:

 

“Konu”, “içerik”, “öz”, “kavram olarak sanat tarihi”, “gelenek”, “modern”, “klasik”, “biçim”, “üslup”,  “yaratıcılık”, “modernizm”, “postmodernizm”… tüm bu kavramların anlam alanı henüz adlandırılamamışken kavramlarla düşünüyor olduğumuzu söylemek ne kadar kesin bir ‘anlam içeriyor?

 

O halde kavramlardan önce adlandırılmamış anlamlarımızı ne kadar ortak dil ile ‘anlaşılır’ kıldığımıza bakmalıyız.

 

Şimdi sanat felsefesi kuramlarına göz atalım biraz:

8.

Yansıtmacı kuram:

Affetmeyen sorular: Yansıtmacı kurama göre sanatçı bir manzaraya ya da nesneye bağlı kalarak onu ‘yansıtmak’, onu olmadığı yere boyamak ya da ‘çizmek zorunda, peki her ‘nesneyi’ yansıtarak oluşturduğumuz eserleri: heykeller, portreler, peyzajlar, neden sanat yapıtı olarak kabul ediyoruz, geçeği yansıttığı için mi? O halde bu kuram fotoğraf ve video kayıt cihazlarının icat edilmesiyle evrensel bir kuram olamayacağını bize gösteriyor çünkü fotoğraf makinesi gerçek nesneyi daha iyi yansıtabiliyor…

 

Yansıma ——-> Nesneden özneye

 

O halde başka bir arayış içerisine girmeliyiz…

Fenomenoloji bizim dış dünyaya ‘içkin’ bakabilmemizin imkanlarını araştırır, gerçekliğin görünen yüzlerini sorgulamamızı sağlar, peki gerçek nedir, gerçek dış dünyada mıdır, yoksa onlardan aldığımız duyumlar mı bizim gerçekliğimizi belirler?

Burada yansımanın yön değiştirdiğini görmek mümkün, dış dünyayı yansıtmak olan yansıtmacı kuram, birden içkinliğe doğru yön değiştiriyor ve ona karşı olan bir sanat kuramı beliriyor, bu kuram ise iç dünyanın yansımasını dışa vurmaya dayalı olan: dışavurumcu sanat kuramı.

Dışavurumcu sanat kuramı ‘içte’ olan şeyi yansıtma çabasında, algının simgeleri, duyusal izlenimler sürekli değişebilir halde, sanatçı doğaya baksa da onda uyanan izlenimlere ve uyanan algı birleşimlerine göre sanat yapıtını oluşturmaya çalışıyor, içten içe yapıtıyla bir duygu uyandırmaya çalışıyor, dünya karşısındaki değişimi yapıtına yansımaya başlıyor, kendi düşünceleri diğerlerinin düşünceleri ile uyuşmak zorunda değil çünkü kendi içselliğini yansıttığını düşünüyor, onun için nesnelerden çok nesnelerin ardına gizlenmiş tinsellik önemli, göğün tümü birden koyu bir kızıla bürünebiliyor, renkler aşırı parlarken çizgiler iç çığlığını sessizce dışa vurmak istercesine iç içe geçip ‘karmaşık’ bir düzen içerisinde görünebiliyor, nesnelerin biçimi gittikçe bozuluyor, Munch’ın Çığlık tablosu hatırlanırsa söylemek istediklerimiz bütünüyle görünecektir.

 

Yansıma ——-> İçren dışavuruma

 

Biçimci kuram: bur kurama göre sembollere pek ihtiyacımız yok, aslında sanata da ihtiyacımız olup olmadığı tartışmalı, nötr lük ön planda, her yanda geometrik figürler geziniyor ve biçimin renklerle birlikte kendilerinden ibaret olduğunu ilan ediyor, zihin nesneler üzerinde bir mantık kuruyor ve resmin temel biçimi oluyor, kareler, açık alanda sergilenen ‘kareli’ işler her yana biçimciliği yaymaya başlıyor.

 

Yansıma ——-> Kareden karenin koyulduğu kutunun karesine

 

Yeni biçimci kuram: Kareler aslında yuvarlağın köşeleri.

 

Yansıma ——-> Kareden karenin gölgesine

 

İşlevselci kuram: Sanat yapmak kolay, evinizdeki her türlü eşya, bir takım gerekli ve yeterli ön koşulları sağlarsa onu sanat yapıtı olarak sergileyebilirsiniz. Anlatmak istediğiniz bir mesajın ya da bir ahlaki-ideolojik görüşün olması, ya da hiçbir şeyin olmaması ama varmış gibi göstermeniz yeterli, bu mesajınızı ya da boşluğunuzu iletmede ne kadara başarılı olur, onu ne kadar yaşamın içerisinde dahil eder ve işlevselleştirirseniz o kadar güçlü sanat yapıtları üretmiş olursunuz, artık yansıma eşyadan eşyayadır. Tasarımların ne tasarımı olduğu önemsizleşiyor, işlevi olan her tasarım bir sanat yapıtına dönüşmeye başlıyor. Daha fazlası için Bauhaus okulunun çalışmalarına göz< atılabilir.

 

Yansıma ——-> Eşyadan eşyaya

 

Kurumsalcı kuram: Sanat eseri varsa onu onaylayan, karşılaştıran, ölçen bir kurum vardır, sanat yapıtı nedir diye soruyorsanız bunun cevabını verecek kurumlar: müzeler, devlet kurumları ya da köklenmiş şirketlerdir, bu kurumlardır ancak sanatın kurum için doğru olup olmadığına karar veren…

 

Yansıma ——-> Eşyadan kurumsal demirbaşlara

 

Yeni Wittgensteincilik: Sanat kavramı tanımlanamaz, açık uçlu bir kavramdır.

 

Yansıma ——-> Yansıma, tanımsızın yansıması

 

Tarihselci kuram: Sanat eseri olarak sunulan şeyin sanat eseri olarak kabul edilmesi için tarihselci bir bakış gerekir

 

 

 

GÜNCELLENİYOR…

 

 

 

 

 

 

Comments

comments

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

one × five =