Fenomenolojik ontoloji temelinde Ulus Baker ve Bakerizm

Spread the love

1.

Ulus Baker neden vardı? Ulus Baker nereye vardı? Buradaki “var” en az iki anlamda kullanıldı, anlambilimcilere göre ise zaten sonsuz bir anlamı vardı, Umberto Eco’yu hesaba katar isek bu “varlık” toplumsal bir kod olmuştu çoktan, o halde toplum yok olmadan varlığı “yok” olamazdı. Barthes’i hesaba katar isek billur gibi bir metnin tadıydı.

En azından fotoğrafında çakışmıyordu.

 

“Kendim” hiçbir zaman görüntümle çakışmaz; çünkü ağır, hareketsiz ve inatçı olan görüntüm (toplum bu yüzden onu bırakmaz) hafif, bölünmüş ve dağılmış olansa “kendim” dir; “kendim”, şişeye kapanmış cin gibi yerinde duramaz: keşke Fotoğraf bana hiçbir şey göstermeyen, doğal ve anatomik bir beden verebilseydi! Yazık ki her zaman Fotoğraf tarafından bir anlatım takınmaya mahkum ( iyi anlamda ) ediliyorum: bedenim bir türlü sıfır derecesini bulamıyor, kimse de bunu bana veremiyor. Roland Barthes böyle demişti.

 

Ulus Baker’in bir çok kaynakta doğum yeri Leningrad olarak geçiyor, hayatında hiç Rusya’ya gitmemiş ama Rusları belki de Ruslardan iyi tanıyan birisine yapılan bu yakıştırma epey düşündürücü.

 

Şu an fonda Vertov’un bir filmi hareket ediyor… Tebrikler, doğru vardın: Kameralı Adam bu…

2.

Neden vardı, neden sürekli var olurken varlığın anlamını düşünmek zorunda kalıyoruz, düşünmek bizi anlamdan kavramlara ulaştırıp onlar içerisine öylece hapsettiği için olabilir mi? Yoksa düşünmek kendimizi kavramların içerisine hapsetmekten mi ibaret, Freud, “yaratıcı” kimselerin her zaman mutsuz, umutsuz olduğundan; aileler için uygun olmayan bir çocuk oluşundan dem vururmuş, ( Derrida’da bunu onaylar ) anne babaya “Tebrikler, çok yaratıcı bir çocuğunuz var…” demek aslında onlara şunu demekle eşdeğermiş:

“Tebrikler, dünyaya can sıkıcı bir yaratık getirmişsiniz…”

 

Size Ulus Baker diyebilir miyim?

 

Günümüzde her ne kadar her türlü alanda yaratıcılık önemli bir “seçim” unsuru olarak göz önüne alınıyor olsa da kimse yaratıcı olana fazla katlanmak, hele hele onun yaşamını kendine ve başkasına katlanılır kılmaya çalışmak istemiyor.

3.

Neden vardı, neden Deleuze ile içli dışlı olmuş ve dışarısının duvarına çarpıp kalmıştı, Barthes de bu duvara çarptığı için modaya yönelmemiş miydi zaten, yaşamın çeşitliğiydi onu katlanılmaz yapan ama sorgulatan, Deleuze salgını ona da bulaşmıştı sanki farklı bir biçimde de olsa, anlam kavrama hiçbir zaman eşitlenemez, o halde Deleuze’ün olaylarla ( göstergebilimin varamadığı mutlak sıfır ile ) neden eşitlenemediğimizi sorgulaması da pek önemli değil, varacağı yer belli, çünkü eşitlenemeyiz:

Benimle ilgisi olmayan şeyler beni biçimlendiriyorsa her benim dediğimde o ünlü “biriciklik” kendime olan ilgisizliğimdir. Kendimi biçimlendiren şey kendime olan ilgisizliğimdir.

 

Masadaki kimi kitaplar “varım” diyor, bak hala buradayım: Dolaylı Eylem, Kanaatlerden İmajlara, Duygular Sosyolojisine Doğru, Aşındırma Denemeleri, Beyin Ekran, Yüzeybilim Fragmanlar, Kant, Spinoza, Leibniz Üzerine Dersler, Siyasal Alanın Oluşumu Üzerine Deneme…

Rüyadan mı konuşuyorum…

Deleuze, gerçekliğimi başkalarının rüyalarına yakalanmış olarak bulabilirim, der…

Baker ise, rüya görmenin aktif sanatsal bir üretim, bir özgürleşme süreci oluşundan bahseder…

 

Elbette, Freud ile birlikte rüyaya dair olan her şey bilinçaltı ya da erişilemeyen bilinçdışı ile ilişkilendirilmeye başladı, burada Baker’ın sorusu anlamlı…

Rüyalarımızı az da olsa kontrol edebiliyorsak rüyalarda bir rüya görme biçimi değil; düşünmenin rüyada görünme biçimi olamaz mı?

Kendi rüyalarımı gördüğüme nasıl bu kadar emin oluyorum?

4.

Psikanaliz gördüğümüz rüyanın kendimize ait olduğunu söyler, başkasının rüyasını görmemiz mümkün olmadığına göre ( Borges’in rüyasında olmam mümkün değil çünkü o rüyayı görünme varsayıyor ) rüyamızı, rüyanızdan ayıracak bir çabaya da gerek yoktur, o halde bize sunulan her açıklamayı kabullenmek zorunda kalırız, bu açıklamalar kimi zaman Oedipus’tur, kimi zaman bastırma, kastrasyon…

 

Peki bilinç dışım ne kadar dışarıda?

Bilinç dışımın karanlık olduğunu kim söyledi, ya orada yanan sürekli bir mum varsa ve geceleri rüya görmemin nedeni mumun rüya “gösterilenini” ( rüyanın organsız bedeni ) aydınlatmasıysa?

 

Bilinçdışım, yönelimsel bilincimi zorlaştırıyor, bilincime varamadıkça dışımda durmuş kesik bir göz ile kendime bakıyorum:

Eco gözünü kesip gerçeğe atıyor.

Bu da nedir, biri öznesiz bir göz bırakmış…

 

Aşık olmanın bir sanatı yoktur, çünkü henüz sanatın tanımını kimse yapamadı…

5.

Freud Dostoyevski üzerine çalışırken en sonunda itiraf eder, “Psikanaliz’in sanatı anlama yeteneği yoktur,” diye, sanatın tanımı psikanalizi ilgilendirmez, ilgilendirse de bunu tanımlamayı başaramaz çünkü onun alanı sanatın dışındadır, Dostoyevski’nin bir sanatçı, bir kumarbaz, bir etikçi olduğunu söyleyebilir ama onun neden bir sanatçı olduğuna dair söyleyecek fazla bir şey yoktur, eğer söyleyecek ise de söylenen şey şundan ibarettir: Çünkü o Dostoyevski, türsüz biri.

 

 

Deleuze, Oedipus kompleksi biter ise kapitalizm biter, daha başka bir türevi başlar der ama bu yargı sağlam öncüller içermez. Çünkü o öncülsüz bir anti-Oedipus.

 

Baker de Freud’un Oedipus efsanesine yürekten inanmasına şaşar, hatta ona göre Freud, eski Yunanlılardan daha da fazla inanmaktadır, kavram oluştururken bir trajediye trajik olmayan bir biçimde bağlanmıştır, bu çağda trajedinin benzer koşullarını yeniden üretmeye çalışmaktadır, sonra iş nereye varacaktır, elbette evrensel olması düşünülmüş bir Oedipus emperyalizmi ve modern kolonicilik. Buna göstergebilimin anlamdan metne kaçışı da eklenebilir.

 

Freud konusunda bir inceleme için şu dosyamıza gidebilirsiniz: Burası ( AffetmiyorumAffet Freud, Sigmund! | Bir bilim adamı mı yoksa bir şarlatan mı; bir teorisyen mi yoksa bir Süperid mi? Günsüz Yaşa­mın Psikopatolojisi )

 

Ulus Baker’e bütünüyle katıldığım tespit şudur: “Nasıl Dostoyevski okuyana her şeyi yazabilecek gibi görünüyorsa, bir Tarkovski görüntüsü de her şeyi gösterebilecek gibi gelir.” Ulus Baker

Bu tespitte katılmadığım kısım ise: Tarkovsky’nin sadece göstermekle yetinmediği, gösteren ile gösterilenin zamansız bir uzamda inşaasını mümkün kılmaya yakın ( dasein işte: burada ) olduğudur.

6.

Yüzeybilim Fragmanları, Deleuze ve Baker

 

Yüzeybilim Fragmanları derleme bir kitap, derleyenler bu notları Ulus Baker’e atfetmiş ama birçok kısmın çeviri olduğu daha sonradan anlaşılıyor, Deleuze’un eserleri ile arasında çok fazla benzerlik var ki Ulus Baker de bu çevirileri tamamen sahiplenmemiş, onun notlarından oluşuyor, bu derleme kitapta bir iç içe geçmişlik söz konusu, elbette Ulus Baker satır aralarında özgün sesiyle yükselmiyor değil…

 

“Bulut olmadığı için dışarıdaki pencereden içerideki duvarı izlemeye  başladım. İçerideki yayın gayet düz, duvarın boyası gayet canlı, duvara düşen gölgem dışında pek reklam da almıyorum, asıl önemlisi ise başımı vuracağım bir dostum var, duvardaki filmler genellikle bulantı duyanların üzerine, epey monoton ama oldukça hiper-realist.

 

O halde biraz daha blues…

 

GÜNCELLENİYOR…

 

 

 

GÜNCELLENİYOR…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

GÜNCELLENİYOR…

Comments

comments

  1 comment for “Fenomenolojik ontoloji temelinde Ulus Baker ve Bakerizm

  1. 13 Mart 2019 at 17:42

    Thanks in support of sharing such a nice opinion, piece
    of writing is pleasant, thats why i have read it completely

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

two × five =