İnsanlar neden sinsi ve ikiyüzlüdür? Karaktersizlik neden normalleşti?

İnsanlar neden sinsi ve ikiyüzlüdür? Karaktersizlik neden normalleşti?

( Aynen ya: aynen! )

Anahtar kavramlar: ikiyüzlülük, ethos ya da karakter, nevrotik kişilikler, bilişsel psikoloji, psikoterapi, affetmiyorumaffet ]

Özet: İnsan ve “yüzleri”…

Masamın ceviz “karakterli” sağlam yüzeyine az önce bıraktığım; fincan “karakteri” içindeki gür sesli salep dumanını koklayıp, bahar “karakterli” elma kokan pencereye bakarak; tarçın “karakterli” salepten iki yudum aldıktan ve yaz “karakterli” açık sarı ve açık grimsi kuş seslerine “dikkat ettikten” sonra dünyaya omuzlarımı yaslayarak sağ elimde bir neşter ile vaziyete başlıyorum:

İnsanlar neden sinsi ve ikiyüzlüdür?

Çünkü sorumluluk almak, içten olmayı, “karşıdakini” dinlemeyi, ona dikkatini vermeyi, onu ilgiyle takip etmeyi, onu özetleyecek sorular sorabilmeyi, onu düşündürebilmeyi, onu yansıtacak içtenlikli ve “yansıtmalı” tepkiler verebilmeyi gerektirir, insan olmak böyle durumlarda çok zor, insan görünmek ise çok “kolaydır”, o nedenle kolaya kaçılır ve “yapay” insan olunur.

Aynen ya: aynen!

Başta sorduğumuz sorulara Derrida’nın “differance” kavramı üzerinden birkaç yanıt vermek mümkün sanki, bir deneyelim bakalım, peki nedir “differance” kavramı?

Açıkçası bu kavram hiçbir anlama kapanmaz, bu kelime Fransızca’da hiçbir anlama gelmemektedir, “ertelenen ve farklılaşan anlamları” için Derrida tarafından üretilmiş bir kelime oyunundan ibarettir, bu bize şunu gösterir: dilsel anlamın ertelemeleri, yoklukları ve boşlukları bulunmaktadır, tıpkı insan genelinin ertelenen karakteri, yoklukları ve boşlukları gibi, bir gerçek varsa o da dilsel anlamın hiçbir zaman tek bir anlama kapanmadığıdır, tıpkı insan genelinin hiçbir yüze kapanmayan sinsiliği ve ikiyüzlülüğü gibi.

Tarihin sonu gibi insanın da sonuna mı geldik?

Bir soru daha soralım:

Hegel, Marks ve Fukuyama’nın tarih anlayışı tamamen yanlış olabilir mi?

Buna Derrida’nın cevabı evettir, tarihi nesnel dinamikler içerisinde belli bir yöne giden gerçek ve insandan ayrı bir yapı olarak görürler, dünya içerisinde belirlenebilir, yana yana gelmiş bir olaylar sıralamasıdır, oysa Derrida tarihin ayrı olarak var olmasını kabul etmez, dilim anlamları karar verilemezdir, diller ise istikrarsızdır, dil, içinde değişmez bir hakikati olmayan serbest bir oyuna benzer, o nedenle hakikati tanımlayacak bir felsefe ya da tarih disiplini analiz yöntemi bulunmaz, her yorum ve anlatı gerçekliğin görünümünü temsil etmede eşit derecede rol üstlenir.

Aynen ya: aynen!

Şimdi “differance” kavramını bir kenara bırakalım ve “insanın sonu” üzerinden olgulara göz atalım.

İnsan geneli şu aşamalar içerisinde ilgiyle karaktersizleşir:

Karşıdakini dinleme becerisinden yoksunlaşır: zaten kendisi her şeyi biliyordur bilmiyorsa da zaten “motor” tepkiler içerisinde “arama motorundan” bakabilir.

Karaktersizlik anormal biçimde normalleşti, bak: karakterin yok.

Her iletişim kurma biçimini kendisinin kazanması gereken bir “yarışma” olarak gördüğünden yapabileceği en büyük hileyi yapar: karşıdakini dinlemeden onu “onaylar.”

Bilim bize şunu söyler: sözlü iletişim en fazla kurulan ve en az “iletişilen” iletişim biçimidir, sözlü iletişimin yüzde yetmişinde konuşulanlar sürekli yanlış anlaşılır, manipüle edilir, kulak ardı edilir, kasıtlı olarak yanlış anlaşılır çünkü insan geneli artık “sinsileşmeyi” ve “ikiyüzlü” davranmayı “normalleştirmeye” başlamıştır.

İkiyüzlülük anormal biçimde normalleşti, bak: yüzün çok.

İnsanlar büyük oranda sadece işitir, dinlemez.

Dinlemek yoğun bir karakter sağlamlığı gerektirir çünkü dinlemek “dinliyormuş gibi görünen” fiziksel bir hareket değildir, insanın tüm varlığını sorgulayabildiği felsefi ve psikolojik derinliği olan “psişik” bir edimdir.

İnsan geneli kendini vererek başkasını dinlemekten yoksunlaştı çünkü zaten büyük oranda verecek bir karakteri yok.

Göz teması, duruş ve hareketler sizi karşınızdaki yüzde sinsice “yansıtır”, yeterince sinsi olanlar bu fırsatı en sinsi biçimde kullananlar; bütün varlığıyla karşıdakinin dinleyenler, bu sinsiliği “bir dokunuşta” aşabilenlerdir.

İnsan geneli, karşıdakini(!) onu susturmak için dinler, eğer konu bir dedikodu değilse hemen hiçbir zaman, “haydi biraz daha anlat,” denmez, bilmese dahi bilebileceğine emin olduğu için şöyle demekle yetinir: “a bunu biliyordum zaten.”

İnsanlar söyleme fırsatı vermek yerine susma fırsatı vermeyi her zaman daha fazla tercih eder hale gelir.

Her insan artık diğerinin “baskı unsuru” olur, onun rahatsız olduğu şey olgular değil, aslında hiçbir zaman yüzleşemediği “karşıdaki”dir, o nedenle boş konuşmalar büyük bir ikiyüzlülükle “yapay olgular” üzerinde döner durur, en sonunda dikkatini karşıdakine verdiği anda da zaten konuşma bitmiştir.

Başkasının söylediklerini dinleyenin kısa ve öz cevaplarla özetlemesi her zaman içtenliği arttırır, kendi kelimelerimizle ve birkaç cümle ile onu “yansıtmaya” çalışırız, elbette bu içten bir iletişim için geçerlidir, post-endüstriyel çağda bu çabanın yerini papağan gibi tekrarlanan tek bir kelime alır: Aynen!

Bir Aynenin Aynenleşmesinin Hikayesi:

( Film aynen bir idam mangası karşısında, aynen bir duvar önünde başlar )

“Aynen!”

“Aynen.”

“A aynen aynen.”

“Aynen mi?”

“Aynen ya…”

“Aynen aynen.”

“Ama aynen.”

“Aynen?”

“Aynen aynen!”

“Ya aynen ya…”

“Ya aynen mi?”

“Aynen ya, aynen…”

“Aynen de…”

“Aynen aynen…”

“A ama aynen de…”

“Aynen aynen…”

“A ama ya aynen de…”

“Aynen aynen…”

 ( Film aynen bir duvar önünde biter )

Karşıdakini anladığına ve onu iletişimde olan birisi olarak kabul ettiğine dair insanın gösterdiği “psişik işaretler” her geçen an gittikçe azalır, bu Marx’ın “yabancılaşma” kavramının artık yeni anlama bürünmesidir, emekçi ürününe yabancılaşmaz; insanlar artık bir üründür ve her ürünün diğerine yabancılaştığı çağa “post-endüstriyel iletim çağı” denir, makineler gösteren-gösterilen dilini size kodlar; siz de “paradigmayı”, değişkenleri ve döngüleri kontrol etmeden olduğu gibi onaylamakla yetinirsiniz: Aynen!

Her “ideal” insan, söylediklerinin eksiksiz ya da az “eksikli” anlaşılmasından,  ( bunu pek istemese: kendini engellemeye kalksa dahi ) büyük bir memnuniyet duyar çünkü bu psişik bir edimin getirdiği zorunlu bir sonuçtur, her dinleme edimi iki tarafa da bir ayna tutar, kimisi o aynada kendi yüzünü kimisi diğerini, kimisi aynayı, kimisi aynanın imgesini ya da simgesini görür, kendi varlığını ya da başkasının varlığını algılamaya başlar.

Ama aynen aynen.

İnsanların geneli ikiyüzlüdür çünkü hiçbir zaman ne düşündüklerini ya da hissettiklerin içtenlikle söylemeyi istemez, iletişim saatler de sürse konu bir türlü anlam kazanmaz, bu durumda en iyi çare onları “ilgiyle yansıtmaktan” ibarettir, ona asıl şeyden bahsederseniz anlattığının ardındaki düşünceyi yakalamış olur; kendinizi sadece kelimelerden anlamalar çıkarma sinsiliğinden kurtarmış olursunuz.

Her şeyin saldırganca istendiği post-endüstriyel bir çağdayız, istekleri gerçekleşmeyenler önce isteğini gerçekleştirmeyeni sonra da istediği şeyi yok sayar ki bu da “hiçbir hayvan türünün” yükselemeyeceği kadar büyük bir bencillik evresine işaret eder. Oysa karar vermek, önce kararı açıklamayı ve bunu “dil kullanarak” yapmayı gerektirir.

Sinsilik, açık konuşmanın önündeki en sinsi engeldir, sürekli karşıdakine gizli bir baskı kurmak ister, onu zorlamaya kalkar, anlamsızca ona kızar, ona kızdığını karşıdaki anladıkça ona daha da fazla kızar, iyice saldırganlaşırlar, artık ne o ne de karşıdaki bir karara varamaz çünkü “yapay gururları” onları kararsız maskeler ardına gizlemeye başlar.

Sonuca gelirsek: Sinsilik, ikiyüzlülük ve karaktersizlik artık “yeterince normalleşti”, yeterince normalleşen bir şeyin ise anormal olmayan bir devrimle yıkılması çok kolaydır, tabii kolaya kaçmayana.

Bir hayalet dolaşıyor insanın üzerinde: “karaktersizleşmenin” hayaleti bu.

Aynen aynen!

ZOONUS:

Ben insanın diğer yüzünü görünce, artık ilkini hatırlamam!
Paul AUSTER

 

 

Comments

comments

Araç çubuğuna atla