Gülün Adı; Yaşamın Anlamı, Umberto Eco’nun “göstergebilim” (semiology) algısının fenomenolojik ontoloji temelinde bir analizi ve eleştirisi

Güneş batmak üzere dostum, on metre uzaktaki ıslak kayaların ( yağmur az önce dindi ) iyice ışıldattığı kıyının ötesi ışıyan deniz, ( ay ışığını doldurup içmek; geceye hiç kanmadan ) denizin daha ötesi ise sonsuzluk dostum, onun adı: Sonsuzluğun Adı. Masadaki kahve fincanından albatros sesi eşliğinde ( fufliuuup-fufliuuup ) bir yudum alıyor, martı seslerini kokluyor, denizdeki yosun kokularına dokunuyor, dudaklarımdaki vanilya tadını dinleyip algılıyor, denizdeki görünmeyene ve görünen tuhaf dengeye bakıyor, koltuğa yaslanarak dengemi sağlıyor, sağ elimde bir neşter; Umberto Eco dosyasına başlıyorum:

Önce bir soru:

Sanat “göstergesi”nedir?

Sonra bir yöntem:

Sanat göstergesinin fenomenolojik ontoloji ( gerçek gibi görüneni gerçekten ayırmak ve gerçeğe ve varlığına ulaşmak diyelim şimdilik… ) temelinde eleştirisi

Gösterge dedikten sonra aklınıza ne geliyor, dilimizde gösterge kavramının anlamı çoğu zaman yoğun bir belirsizlik içerir, işte gösterilen bir şeye işaret ediyordur ama nedense gösterge dedikten sonra durur ve neyin göstergesi diye sorarız, aklımıza anlamı bütünleyen bir kavram hemen gelmez, gösterge bir şeyi mi gösterir, yoksa bir şeyi uzaktan işaret mi eder, bir şeyi işaret ediyor ise o gösterilen tam olarak nedir?

Bu soruyu cevaplamadan önce dilimizde “görüngü” olarak yer bulmaya çalışan “fenomen” kelimesinin ve fenomenolojinin akıbetinin de aynı olduğunu belirtelim, biz Husserl’den sonra hiçbir zaman fenomenolojiyi onun algıladığı biçimde algılayamadık, çünkü her dil kendini kendi sınırları içerisinde “paranteze” almak zorunda kaldı.

Heykelde ve resimde gösterge karşımızdadır, yine de bu göstergenin en küçük anlamlı birimini yakalamakta güçlük çekeriz çünkü arada çok fazla toplumsal kod vardır, bu sanat galerisinde sergilenecek bir heykel midir, çöpe atılmış bir heykel midir, ona nasıl değer vereceğimizi bilemeyiz, eş deyişle bir “anlam üretim toplumu” tarafından yönlendirilmek zorunda bırakılırız.

Oysa sinemada işler biraz kolaydır çünkü görsel gösterge olan görüntü en basit anlam birimi olarak hemen karşımızdadır, Saussure daha sonra kurulacağını duyurduğu göstergebilimin temellerini atarken görsel göstergeyi es geçer, Saussure anlayışını biraz şematize edelim:

Karşımızda bir tablo var ve bakıyoruz:

GÖSTERGE: Gösteren __________Aralarındaki-aramızdaki nedensiz bağ_________gösterilen

Saussure burada anlamın anlık çağrışımlar sonucu oluştuğunu öne sürer, simgelerimizde ise nedenli bir ilişki vardır çünkü evliliğin simgesi bir alyans ise onun yerine bir güneş gözlüğünü koyamayız. Charles Sanders Peirce simgelerin de anlık çağrışıma açık olduğunu öne sürse de bu çağrışımın özgür bir çağrışım olduğunu söylememiz zor, çünkü her simge bizce iki şey arasında bir nedenselliktir, nedeni olmayan simge simge değildir, bir hemşire size sus işareti yapıyorsa bunu hemşireden ve susma eyleminden bağımsız olarak kuramaz, bir simgeden başka bir simgeyi oluşturamazsınız, elbette Derrida bunu yapabilir ama şu an konumuz bu değil.

Unutmayalım: Saussere gösterilen ile gösterenin bir kağıdın iki yüzü gibi olduğunu söyler.

Oysa Derrida’ya gelince iş değişir, gösterilenden gösterilen ayrılır, montaj ile bağlamından çıkarılan her parça artık başka bir bütünün parçası olmaya başlar, söylemin sürekliliği bozulmuştur, her şey çift okumaya işaret eder.

Bu çift okuma eleştirimiz için: Sanat yapıtı ve sanatçı biricik midir? İşte yine ikircik! Buraya tıklayabilirsiniz.

Karşımdaki heykel ile onun sözcüğü olan “heykel” arasında nedensiz bir ilişki vardır ama bu Peirce’ün öne sürdüğü gibi dilin bir simgeler bolluğu olduğu anlamına gelmez, dil: belirli simgelerde anlaşılmış tek bir simgedir, o nedenle Peirce’ün nedensizlik ilişkisi içerisindeki simge tanımı da Saussure’ün nedenlilik ilişkisi içerisindeki simge tanımı da bizim için yeterli gelmez.

Burada şunu soralım: Bu bir heykeldir, dediğimde kelimeler ile karşımdaki heykel arasında ne tür bir bağıntı kurarım?

HEYKEL nesnesi ses dizisi açısında ne içerir, Saussure da bu yine es geçilir ve gösteren ile gösterilen arasındaki anlık nedensellik karşımızdaki heykeli bir GÖSTERGE olarak kurar.

GÖSTEREN + GÖSTERİLEN= O HALDE BU GÖSTERGEDİR.

Umberto Eco da ise gösteren anlatım, gösterilen ise içerik olarak yer bulur.

Göstergeyi tanımlarken nesnesi olan heykele yer verelim, heykele-tabloya bakıyoruz, onu hiç bilmesek de en azından tanıdık, onun bir nesne olduğunu görebiliyoruz. Bir çıkarsama yapıp anlam oluşturabiliriz, elbette burada anlam oluşturma yönlendirmeye çok müsaittir çünkü anlamlandırma anlık olarak yapılır, duvarda gördüğümüz tablo bize onun bir sanat eseri olabileceği gerçeğini iletirken çöpte gördüğümüz bir tablo onun sanat seri olamadığı için orada olabileceği anlamını biz farkında olmasak da bize iletir.

Heykele-tabloya bir yorumcu olarak bakıyoruz, onu tanımadınız mı, kimin yaptığını, ne anlattığını bilmiyor musunuz?

Eğer bu size bir sanat eser olarak sunulmuşsa hiçbir kaçışınız yok, ona bir anlam vermek, bir YORUMCU olmak durumundasınız.

Tabloya—heykele yorumcu olarak bakar ve onu daha önce gördüğünüz şeylere benzetmeye başlıyorsunuz, böylece size “buna birazdan sanat eseri diyeceksin” diyen sessiz dil siz farkında olmadan onun anlamını oluşturmaya başlar, onu sanat eseri olarak kabul etmeseniz de sanat eserinden bir parçayı ona benzetmek zorunda kalmışsınızdır.

Bir sanat galerisine girdiniz, ortadaki alanda etrafı çevrelenmiş, elinde muhtemel şarap kadehi olan, basın mensuplarının sorularını cevaplayan birisi var ise bu kimse eserleri sergilenen sanatçı olmalıdır, bu çıkarımınızın doğru olması için alana biraz daha yaklaşırsınız, o kimse açılışa gelmiş bir belediye başkanı da olabilir, çıkarsamanız hala bir varsayımdan ibarettir, buna rağmen burada size “eklenmiş” bir toplumsal koddan: genel bir kanıdan  yola çıkmışsınızdır: bir sanat galerisinin ortasında eli kadehli birisi konuşma yapıyorsa o kimse sanatçıdır, ya da sanatçı galeri açılışına katıldıysa onun etrafı mutlaka gazetecilerle çevrelenmek zorundadır, bu kanı sizin değil toplumun size farkında olmadan “eklediği” bir kanıdır.

Umberto’da çıkarsama, kültürel kodlar için önemlidir, Umberto sanatın nesnesiyle ilgilenmez, tekrar sergi alanına girelim:

Beyaz boyalı, tepeden ışıklandırılmış bir duvara yine ilerliyorum, göstergenin ne olduğuyla ilgilenmiyorum, amacım karşımdaki nesneyi anlamak, o halde göstergebilimin yapabileceği tek şey anlık bireysel çıkarsamalar olur, bu çıkarsamaların da her zaman sağlıklı olamayacağını yukarıda göstermiştik.

Yok eğer göstergeyi bilmem gerekiyorsa göstergebilimin tek konusu kültürel kodlardan ibarettir.

Bir soru: Görsel algımız kültürel kodlara bağlı olabilir mi?

Yaşamımız sürekli çıkarsamalar yapmakla geçer, film izler bir çıkarsama yaparız, sanat eserine bakar, onu dinler yine bir çıkarsama yaparız, bu çıkarsamalarımızı yaparken farkında olmadan altında neyin olduğunu bilmediğimiz bir tuzağa da düşeriz:

Ya her çıkarsamam o sanat eserine bir yananlam katıyor, yeni kültürel kodlar oluşturuyorsa?

Bu korku ile yüzleşmenin iki yolu var: Ya Umberto gibi bir yazarın gözünden bakar ve: “Allora azizim, göstergeyi yorumlayan yeni kültürel kodalar oluşturmak ya da ortaya çıkarmak için onlara başvurur, der, Peirce ise hatırlanacağı üzere göstergeyi sadece yorumlamak için çıkarsamaya başvurduğumuzu söylüyordu.

İki kuram da bizce yeterli değil çünkü göstergeleri yorumlayıp yeni kodalar oluşturmaya başlamamız için sadece “çıkarsama” bize yeterli gelmez, çünkü çıkarsama edimini öznenin bütünüyle özgür biçimde yaptığını düşünmek yanlış bir kabul içerir, yeri gelir öyle sanat bombardımanı iler karşılaşırsınız ki sizin çıkarsamalarınızı kitle kültürü aygıtları sizin için çoktan yapmıştır, böyle durumda sizin yapacağınız tek şey, beğen tuşuna basıp diğer “çıkarsanmış” esere geçmektir.

Bir sanat eserinde anlam nasıl oluşur?

Umberto’nun biçime bağlıdır, görüşüne bir açıdan katılabiliriz, gereçler çoğu zaman anlatımın biçimini de belirler, anlatımlar gereçlere bağlı olarak sürekli değişebilir, hatta kültürel kodları yönetenlerin bize sundukları düzenleme biçimlerine göre de kendimiz için var saydığımız anlamı başkası aracığıyla kendimizde gibi oluşturabiliriz, burada bir şeyin farkında olalım: anlam sürekli anlam değiştiriyor farkında mısınız?

Anlamların ve yananlamların sürekli “değiştirildiği” bir dünyada yaşıyoruz, bana yananlamlarını söyle, sana ne anlamının olduğunu söyleyeyim.

Kültürel kodlar ve alt kodlar her zaman sanatçının zihnindeki anlamdan bağımsız bir anlamlama sürecini açığa çıkarır, sizin Adem ve Havva’yı temsil ettiğini söylediğiniz tuvaldeki elma, bir bahçıvan için sadece elmadır. Bahçıvanın kültürel kodları ve altkodlar sizin isteğiniz dışında biçimlenir çünkü yananlamlar ona bakanın yaşantısı, yaşadığı toplum ve yaşadığı döneme göre değişir.

YARGI:

Umberto kültürel kodlara yaslanarak görsel göstergeye varır, o nedenle mantıksal çıkarsamaya dayanan Peirce’den tamamen farklı.

Kültürel kod iki şey arasındaki bağıntıyı onaylar, bu doğru ama henüz YORUMLAYICI o aşamada olmadığı için bir şeyin diğer bir şeyin yerine geçebileceğini söylemek pek mümkün değil…

Bir fotoğraftaki sanat eserinin tuvali ile gerçek hayattaki, masamın üzerindeki boş bir tuval arasında toplumsal uzlaşıma dayalı bir bağıntı kurarım, iki tuval de aynı değildir, yine de bir çıkarsama yapar ve aynı maddeden yapıldıklarını düşünürüm, böylece yeni yananlamlar oluşturmaya başlarım…

Şunu da belirtelim: Sanatı yönetenler anlamı ne kadar kendi güçleri ile oluşturmaya çalışırlarsa çalışsınlar onların dışında akan bir kültürel kodlar bütünü vardır, her sanat yorumlayıcısı o sanat eserinin anlamını “çıkarsarken” ya “anlık sanat ortamının getirdiği yönlendirmeye” kendini kaptırır ya da bütün “tanıtım” dayatmalarını bir kenara bırakmaya çalışarak bağlı olduğu kültürel kodlar üzerinden anlamını oluşturmaya çalışır.

Sanatçının kültürel kodları ile sanatı yorumlayanın kültürel kodları çatışır mı, elbette, Van Gogh’un yaşantısına bir göz atmak bu soruyu cevaplamak için yeterli, sanat eserini algılayan bu durumda ne yaşar: elbette eseri “açamaz”, onu açacak olanlar sonraki nesildir.

Bir sanat eserinin yorumlama süreci sonsuza yakındır, oysa sanat eseri büyük oranda bir defalık süreç içerisinde oluşur, kültürel kodlar ve yorumlayanın yaşantısı o eseri defalarca kez yenden yapar.

Unutmayın, bize özgürlük heykelleri yapabilirsiniz ama onu özgürce yorumlamamıza asla engel olamazsınız.

Dünün özgürlük heykeli, yarının da özgürlük heykeli olacak demek değildir.

Umberto’nun görüşlerini ilerletip söyle olası bir kurama varabiliriz:

Anlam sadece kültürel kodlardan ibaret bir oluşum sergilemez, “çıkarsama yapanın” içinde bulunduğu “çıkarsanmış durum”un nesnel koşullarının bilinmesi gerekir, yönlendirilmiş bir alanda mıyım, özgür iradem var mı, yoksa mekanın özgür iradesini kendi iradem mi sanıyorum?

Anlam metinsel dizgelerin bağlamlarından oluşur, anlam sadece sanat eserinden kaynaklanmaz, anlamlama evresi de çıkarsanmış bir dildir, her çıkarımın beni yeni bir dil oluşturmaya zorlar, bana yan yana bakanlar sanatçı değil benim yan anlamlarımdır.

O halde, bana kültürel kodunu gönder, sana ne anladığını söyleyeyim.

 

ZOONUS:

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Comments

comments

Araç çubuğuna atla