Bir Ali Lidar Röportajı, Edebiyat ve Felsefeye Dair: “Hadi Röportaj Yap da Okuyalım!”

Bir Ali Lidar Röportajı: Hadi Röportaj Yap da Okuyalım!

( Bu röportajın ses kaydı, Pierre Bourdieu’nun sosyoloji kuramı ve bu kuramın sosyolojik mülakat yöntemleri ekseninde “deşifre edilmiş olup” gerçeğe tamamen sadık kalınmıştır. )

Temmuzun üçü, günlerden çarşamba, saat dört olmak üzere, çantamızda “gizli” bir hediye ile Ali Lidar’ı Eskişehir Adımlar Kitabevi’nde bulduk, her zamanki gibi orta katta; pencere kenarındaki koltuğundaydı, “Aşağısı daha serin olabilir…”, dedi beklentili bir ses tonuyla, “İsterseniz aşağıya da inebiliriz, hem fotoğrafçılar için daha kolaylık olur…”

Ardından alt kata indik, aşağısı serin, her yanda kitap ve seramik kokusu, tuhaf bir yalnızlık hissi…

“İnsanlar nerede? Çölde biraz yalnızlık duyuyor kişi…”
“İnsanların arasında da yalnızlık duyulur.”

Fotoğraf: minorfotograf.com-affetmeyensanat.com

Sonra bir masaya geçtik, fotoğrafçı arkadaşlarımızın işareti ile başladık:

  1. Affetmeyensanat_Mellini: Eğer elimizde kutu, kutu imgesi ya da kutu kavramı yoksa, uçağımız düşmüş ve çölde ne yapacağımızı düşünürken karşımıza küçük prens çıkmışsa önce ne yapacağımızı bilemiyoruz, sonra küçük prens gelip bizden koyun resmi çizmemizi istiyor, ne yaparız, onu nasıl ikna ederiz?

Ali Lidar: Yani ( bir süre duruyor ) onu anlamaya çalışırız, çöldeki birisi sizden bir koyun resmi çizmenizi istiyorsa mutlaka bunun bir hikmeti vardır, mazeret üretmek yerine onu anlayıp ne istiyorsa yapmak gerekir, ( biraz kararsız ve düşünceli ) kaç kişi sizden koyun resmi çizmenizi isteyebilir ki? ( aslında bu soruyu bize sormadığını seziyoruz, görünmeyen bir kimseye sorulmuş bir soru sanki, peki kime, küçük prense mi, o değil sanki, peki ya Saint Exupery olabilir mi, şu an kararsızız, sonra kısa bir an daha düşünüyor ) anlamak ve ne istediğini yapmak gerekir ( burada şu analizi yapmak mümkün: Ali Lidar küçük prensi gerçek yaşamda da görmüş gibi konuşuyor, belli ki onu görünce şaşırmayacak, bu elbette tuhaf: bir roman hatta bir felsefi çocuk masalının bu kadar yoğun bir gerçeklik imgesi taşıması ki bu konuya daha sonra tekrar döneceğiz. )

  1. CEVABIN KISA BİR FENOMENOLOJİK ANALİZİ VE BİLİNÇAKIŞI: Küçük prens büyük bir ön kabul ile karşılanıyor, arka tarafta konuşanlar var, varsın konuşsunlar, bir nevi “başkasının beni” olan şey simgesel bir iç gerçeklik içerisinde idealleştirilmiş, yoğun bir çocukluk arayışı, çocukluğa duyulan bir özlem, sanki Ali Lidar’da ego tıpkı Sartre’da olduğu gibi tamamen aşkın, aşkınsal egolar üzerinde ilerliyor, çocukluğunda yaşayamadığı gösterilenleri birer içsel gösteren ile; bizim için belirsiz ama kendisi için belirli ( fakat gizlenen ) sabit bir tarihe yönelerek kendi gösterge yapısını kurmaya çalışıyor sanki, küçük prens artık çoğul okumaya açılmakla kalmamış, çoğul okumaların ana karakteri olmuş, ileride ondan bir “ortanca prens” temalı bir anlatı-roman gelebilir gibi görünüyor, çay mı söyleseydik, şu çay şiirleri bir toplumsal önyargı oluşturdu, o yüzden üsteleyemiyorum, röportaj bitince sakin bir köşede içmeli, belki de üst katta, haziranın sıcak bir öğle sonrası, saat dört, gökte üzerine astar çekilmiş gibi görünen ışıyan açık mavilikli koyu beyaz parıltılar, yaz geldi belli ki, herkes tatile gidiyor, baskın bir kahve kokusu, Bolivya’nın yamaçlarından belki de, üst kattan mı geliyor, Ali Lidar çok çay içtiğini söyledi, belli ki bizden erken gelmiş, belki de bir şeyler yazıyordu, onun bilincini mi dağıttık yoksa, yeni yoldan gelmiş, hafta sonu İstanbul’dayım demişti, bizi kötü karşılamadı açıkçası, şu hediyeyi versek mi acaba, ne olur ne olmaz, son soruya kadar bir bekleyelim, belki hem ona hem kendimize hediyeyi unuttururuz…

Çıkarım: Ali Lidar’ın “kendinde şeyi” yalnızlık sanırım, o yüzden kendine geldiğinde: uyuyor musunuz, diye soruyor.        

Fotoğraf: minorfotograf.com-affetmeyensanat.com

 

  1. Affetmeyensanat_Mellini: Ali Lidar Ali Lidar’ı anlatmaya çalışsa nasıl anlatırdı?

Ali Lidar: Ee öğretmen, ( düşünceli bir tavırla başını iki yana sallıyor ), onun dışındaki her şeyi bir parantezin içinde anlatıyorum ama anlattığım yere göre anlattığım şeyler değişiyor, o yüzden fazla ciddiye almamak lazım, kendimi bildim bileli diyelim çünkü ( biraz bekliyor ), kendimi bildim bileli öğretmenim, doksan sekizde başladım, hatta on dokuz yaşındaydım, doksan yedi sonunda, yirmi bir yıllık öğretmenim, felsefe öğretmeni, haliyle her şeyin önünde o var, ondan sonra bir parantez açıyoruz, zaman zaman yazar, zaman zaman şiirler yazan bir adam, zaman zaman edebiyat araştırmacısı, zaman zaman sarhoş, zaman zaman avare, zaman zaman Beşiktaşlı, zaman zaman muhabir, zaman zaman insan sevmez…

Affetmeyensanat_Mellini: Hı hım…

Ali Lidar: Bunlar çeşitli periyotlarla parantezin kuyruğuna doğru yaklaşıyor ya da uzaklaşıyor yani araya bir sürü şey koyulabilir ama parantezsiz haliyle bir garip devlet memuruyum.

Affetmeyensanat_Mellini: Öhhö, burada hazırlanmış sorular dışında doğaçlama bir sorumuz olacak, dünyada var da Türkiye’de pek yok, öhhöü öhhöü, felsefe kimliği olup da edebi kimliği olan pek yazar yok tıpkı Sartre ve Camus gibi, ülkemizde felsefe ile uğraşanlar ya aşırı “akademik” bir yapı içerisinde ilerliyorlar ya da tamamen bırakıyorlar…

Ali Lidar: Doğru…

Affetmeyensanat_Mellini: Ama sizde ikisi bir arada nasıl yürüyebiliyor?

Ali Lidar: Şöyle, ilki evet, Türkiye’deki felsefe algısı ile ilgili bir durum, bizde genelde felsefe akademik çevreye sıkışmış ama söylediklerinizin çok özel ve önemli istisnaları var mesela Oruç Aruoba…

Affetmeyensanat_Mellini: Evet tabii tabii…

Ali Lidar: Çok önemli bir edebiyatçı, Ahmet Hoca mesela, Ahmet İnam, ODTÜ felsefe bölümü başkanı bir hocamızdır, o mesela yıllarca Öküz dergisine Hayvan dergisine güncel edebi yazılar da yazmıştı, İonna hanımın, İonna Kuçuradi’nin bu türden denemeleri olduğunu biliyorum, örnekleri var ama evet…

Affetmeyensanat_Mellini: Elbette, daha çok edebiyatçı kimliği ile felsefe…

Ali Lidar: Tabii, bizde mesela bir Sartre ve bir Camus yok mesela, o bağlamda yok, tabii o süreçle de ilgili, doksanlardan sonra bunun dünyada da örnekleri azalıyor,

Affetmeyensanat_Mellini: Evet, evet…

Ali Lidar: O existentialist fikrin gelişimi o dönemki şartlarla da ilgiliydi, Avrupa’daki özgürlüklerin kısıtlanması, dünya savaşları…

Affetmeyensanat_Mellini: Toplumsal şartların zorlaması…

Ali Lidar: Tabii, bir sürü nedeni vardı, o açıdan karizmatik etkili filozoflar, çok büyük yazarlar pek yetişmedi, dünyada da aslında felsefe biraz kendi kabuğuna çekilmiş bir halde, doksanlardan sonra böyle… Bu işin de son büyük örneği Sartre’dır, Sartre seksenlerde öldü galiba, seksen birde, o yüzden öyle bir yapısal durum var, bana soruyorsanız eğer ben pek felsefi şeyler yazmıyorum, felsefi şey derken benim için felsefe daha çok tarihi bilgilerdir, lisedeki öğrencilere felsefe anlatıyorum yirmi küsur yıldır, müfredatta zaten çarpık çurpuk onu bir biçimde kendimiz de iyileştirip vermeye çalışıyoruz, haliyle çok sevimli değil, anlattığımız felsefe sevimli olması için uğraştığımız ama ne kadar becerebildiğimizi bilmediğimiz bir felsefe. Bu yönüyle yazdıklarım da yaptığım işin çok fazla doğrudan karşılığı yoktur ama dolaylı izleri muhakkak vardır, çünkü hiç değilse bile yirmi küsur yıldır her yıl mütemadiyen aynı şeyleri anlatıyorsunuz, bu sizin ekmek paranız, öyle ya da böyle bir tesiri vardır bir şeyler sızmıştır, bilhassa bu edebiyatçılar üzerine bir kitap hazırlamıştım, Kişisel Edebiyat Atlası ve Hayata Rağmen Edebiyat…

Affetmeyensanat_Mellini: Çok iyi bir seçmeydi bu…

Ali Lidar: Eyvallah, onlar bende derin tesiri olan isimler, orta vadede şöyle bir planım var, o formatta bir felsefe atlası hazırlamak, yirmi filozof seçtim, ama cidden emek isteyen bir iş bu, şiir yazmaya benzemiyor, şiir yazmak için birkaç bardak içme kafi, bunlar öyle değil bunlar tam tersi, bir süre birkaç bardak içmemek gerekiyor, çünkü maddi hata da yapmamak gerek, şiir öyle bir şey değil, şiir biraz bilinçaltının boşaltımı gibi bir şey, ha bu boşaltım esnasında arya felsefe sızıyor mudur, bunu söyleyenler var, bunu söyleyen okurlar, mesela, bir şiirde Nietzsche’nin adı geçiyor, ama orada artık senden sızan senden taşan bir şey bu, özellikle böyle olsun diye düşündüğüm bir şey değil, yani şöyle özetle cevap vereyim, metinlerime öykülere şiirlere felsefe sokmaya çalışmıyorum ama benden araya bağımsız olarak onlar sızıyor mudur, muhakkak sızıyordur…

Zaman zaman yazar, zaman zaman şiirler yazan bir adam, zaman zaman edebiyat araştırmacısı, zaman zaman sarhoş, zaman zaman avare, zaman zaman Beşiktaşlı, zaman zaman muhabir, zaman zaman insan sevmez…

Affetmeyensanat_Mellini: Sizi yaklaşık dört yıldır takip ediyoruz, özellikle siteden, alilidar.com’dan, Sartre tarzı, 160-170 sayfalık Türkiye şartlarında da bir “postvaroluşçu felsefe kavrayışı” oluşturabilecek felsefi bir roman-anlatısı oluşuyor-oluşacak-yakında geliyor herhalde diye bir beklentiye girmiştik…

Ali Lidar: O şöyle… Ekim gibi çıkacak sanırım, bir öykü kitabı hazırlıyorum, daha önce Z Raporu öykü kitabı denebilecek bir kitaptı, ondan sonra araya üç tane şiir kitabı, iki tane de edebiyat kitabı girdi, öykü yazmayı çok seviyorum, aslında sizin söylediğiniz şeyi, öyle 150-160 sayfalık tek bir metinde değil de belki 10’ar, 15’er sayfalık…

Affetmeyensanat_Mellini: Öykülerin içerisinde…

Ali Lidar: Öykülerle… Çünkü insanlara dair tanıklıklarımı belleğimden çağırarak, bir şekilde abartarak aktarmayı seviyorum, o yüzden belki bir sonraki iş bir anlamda söylediğiniz şeyi karşılar bir iş olur ama Sartre gibi deyince, orada koca bir estağfurullah derim.

Affetmeyensanat_Mellini: Heh heh he…

Ali Lidar: Öyle bir şey yok, kendimce bir şeyler yapmaya çalışacağım.

Affetmeyensanat_Mellini: Peki bu seçme kitabın içerisinde hangi felsefeciler var?

Ali Lidar: Planladığım felsefe atlası mı? Tabii çok zor oldu isimleri seçmek ama her dönemden isimleri almaya çalıştım, birkaç örnek vereyim, Wittgenstein var, Kierkegaard, Schopenhauer var, Descartes var tabii, Hegel yazmıştım çıkardım çünkü, buyrun buyrun geçin…

Mekan sesi: Adımlar Kitabevinin alt katındayız ve sol dip masada oturan iki kişi kalkmış; yanımızdan geçmek üzereydi, belli ki bir an tedirginlik yaşadılar, şimdi uzaklaşıyorlar…

Ali Lidar: Hegel’i yeterince anlayamadığımı düşünüyorum, ( öksürüp hafifçe gülüyor ) hatta kimsenin Hegel’i yeterince anlayamayacağını düşünüyorum.

Affetmeyensanat_Mellini: Özellikle Aziz Yardımlı çevirisinden ( heh heh he…) okuyanların çok sık dile getirdiği bir şey bu…

Ali Lidar: Osmangazi Üniversitesi Karşılaştırmalı Edebiyat bölümünde bir hocamız da benzer şeyler söylüyor, zor yani… Orta Çağ’dan kim var, Locke, John Locke seçtiğim isimlerden biri, Aquinas Thomas, o da seçtiğim çok özel isimlerden birisi, Platon var ve Thales, Thales ile ilgili çok fazla veri yok ama onları toplamaya çalışıyorum, okumalarını yapmaya başladım, Sartre var tabii, epey var…

Affetmeyensanat_Mellini: Son kuşak felsefecilerden Derrida olsun…

Ali Lidar: Yok, Derrida, Lacan, beceremem abi çok zor, onlar üzerine de epey çalışılması lazım, o çalışmaların sadeleşmesi lazım, hani çıktıkça alıyoruz okuyoruz bir şeyler ama bu Bourdieu sempozyumu için bir şeyler bakınmıştım…

Mekan olgusu: Röportaj öncesinde Anadolu Üniversitesi’nde yapılan Bourdieu Çalıştayı üzerine biraz konuşmuştuk, bu gönderme o yüzden yapılıyor.

Ali Lidar: Yani çok açık yüreklilikle söyleyeyim, felsefe öğretmeniyim ama zor, okuyorsun anlıyorsun tamam ama ben okudum, bunun hakkında bir şeyler yazdım ve kitabıma koydum demek çok iddialı…

Affetmeyensanat_Mellini: Evet, elbette…

Ali Lidar: Çünkü Nietzsche üzerine yazarsınız, Nietzsche’yi okumuşsunuzdur, onun üzerine on binlerce şey yazılmıştır, bir sürü çeviri vardır mukayese edebileceğiniz, haliyle sizde de bir karşılığı vardır, bir yıldır Nietzsche okuyorum ama bir Baudrillard, bir Bourdieu o kadar kolay değil, okumak başka, yazdım; sizde bir bakın beğenebilirsiniz demek başka…

  1. CEVABIN KISA BİR FENOMENOLOJİK ANALİZİ VE BİLİNÇAKIŞI: Felsefe eğitmeni kimliğine denk düştüğünü söyleyebileceğimiz birçok olgu gözümüze çarpıyor: yeni felsefi düşüncelerin çevrilmesini, yayınlanmasını, çözümlenmesini bekleyen, şüpheci ama olan tarihi de kendi süzgecinden geçirdikten sonra kabul edebilen. Sağ taraftaki mutfak, burası dekor mu yoksa kullanılıyor mu, kullanılıyorsa Hemingway usulü bir kahve demlemek istedim şu ocakta, yanına da şu turplu ve tereyağlı ekmeklerden, nasıl olur? Dur sana Hemingway’in o meşhur tarifini bir vermeye çalışayım:

Musluktan akan soğuk suyun altında turplar geziniyor şimdi, sonra masadaki tabağa koyulmuş turplara uzanıp sap kısımlarını ve uçlarını kesiyor, haftaya röportaj var, bir an önce soruları hazırlamalı ama aklı fikri turpta, sonra iki dilim ekmek kızartıyor, ekmeklerin üzerine tereyağı sürüp tuz koyuyor, sonra ekmeklerin üzerine ince dilimlenmiş turpları sıralıyor, sonra sağdaki masaya geçiyor ve turplu ekmekten bir parça ısırıyor, sıcak tereyağının tadını algılarken gittikçe keskinleşen limonumsu bir turp kokusu duyumsuyor, yarı aralık pencereden giren öğle rüzgarı ıslak saçlarına dokunuyor, uzaklarda sürekli havlayan bir köpek sesi duyuyor, göğe bakıyor, gök halka halka katmanlanmış koyu beyaz kümeler çerisinde yer yer araya sızan açık mavilikli ışımalarla kaplı, güneş ise kalınca tozlu gri bir bulut katmanının ardından donuk beyaz ışımalar saçarak göz kırpıyor, kızarmış ekmeklere uzanıp bir parçayı daha ağzına atarken güneşin aslında sarı bir turp olduğunu düşünüyor, sonra da turpun aslında bir güneş olabileceğini, beş turp ve iki dilim kızarmış ekmekten ibaret öğle yemeğini bitirdiğinde doymuş olduğunu düşünüyor… Sahi, röportaj ya turp gibi olmazsa…

 

Çıkarım: Düşünüyorum o halde düşünemediklerimin çevrilmesi gerekir.

Fotoğraf: minorfotograf.com-affetmeyensanat.com

 

  1. Affetmeyensanat_Mellini: Sanki bir kafede bir masada oturuyorsunuz, karşınızda birisi ya da birileri var ve onlarla konuşuyorsunuz, yazı üslubunuzu tanımlamak yerine anlatmaya çalışmak gerektiğinde aklımıza ilk olarak bunlar geliyor, Dostoyevski’nin çoğu romanında denediği “olmayan bir okuyucuya” seslenmenin belki de daha farklı bir biçimi: olmayan okuyucu bir kafeye girdiği gibi sizi buluyor, masanıza geçiyor ve ona anlatmaya başlıyorsunuz, bunun neden böyle olduğunu sorgulamayı başka bir soruya bırakacağız, asıl sormak istediğimiz şey şu: bu üslubu devam ettirmenin size sağladığı temel yazınsal kolaylıklar neler?

 Ali Lidar: Fikrim yok, şu yüzden fikrim yok, başka üsluplar deneyip bunda karar kılmış değilim, ilk zamanlarda kitap yoktu, bir blog sayfasında saçmalamaya başlamıştım…

Affetmeyensanat_Mellini: Ali Lidar nokta com ‘da?

Ali Lidar: Yok, karpuz kabuğunda yazılar yazmak diye bir bloğum vardı, on yıl önce kadar,

Affetmeyensanat_Mellini: Çok eski o halde…

Ali Lidar: Hatta Ali Lidar nokta com, şöyle söyleyeyim, onun benimle alakası yok,

Affetmeyensanat_Mellini: Öyle miiiiii?

Ali Lidar: Benim bloktaki yazıları, birisi, hala tanımıyorum, ben yazıyorum o alıp oraya kopyalıyor, ben de baktım bize sövüyor mu ediyor mu yok, sadece benim yazıları paylaşıyor, hiç tanışmadım bile.

Affetmeyensanat_Mellini: Aynı durumu Hakan Günday da yaşamış…

Ali Lidar: Öyle mi?

Affetmeyensanat_Mellini: Onun da sosyal medya hesapları bir başkası; tanımadığı birisi tarafından yönetiliyor.

Ali Lidar: Haliyle… ( Biraz düşünüyor ) O zaman nasıl yazıyorsam şimdi de öyle yazıyorum çünkü böyle yazabiliyorum, başka üslup denemedim de, bir de şöyle bir şey var, belki de ben yazarken evet anlatıyorum, niye yazıyorsunuz sorusunun cevabı biraz da bu, niye yazıyorsunuz, derdimi anlatmak için, fakat bir taraftan da çocukluğumdan beri insanlarla bir iletişim problemim var, çok zor ( bir an iletişimsiz bir sessizlik içerisinde bekliyor ) iletişim kurabiliyorum… Kader de bizi öğretmen yaptı yani…

Affetmeyensanat_Mellini: Heh he…

Ali Lidar: Ama sınıfta onu bir şekilde kenara koyuyorsun, öğretmenlik şalteri var, onu indirdiğinde anlatıyorsun, gerçek bir iş gibi değil ya o, iş yapıyorsun ama dışarıda zor… Fakat bir taraftan da şişiyorsun, bir şeyler birikiyor, anlatmak istiyorsun, fakat anlattığın zaman karşıdaki ile birebir bir ilişki olsun istemiyorum.

Affetmeyensanat_Mellini: ( Tedirgince öksürmeler…)

Ali Lidar: Birini karşına alıp ona bir şeyler anlatmak zor ve meşakkatli…

Affetmeyensanat_Mellini: ( Tedirgin bir bekleyiş…)

Ali Lidar: Çünkü bu durumda pratik olarak o da senden bir şeyler talep ediyor…

Affetmeyensanat_Mellini: ( Öksürdükten sonra kesin bir karar ile söze giriyor ) Burada da çok tuhaf bir ironi var, metinleri okurken ki bu çoğu metninizde var, sanki on beş yirmi kişilik bir grup var ve onlara seslenerek onlarla birlikte metinleri oluşturuyorsunuz gibi tuhaf da bir durum…

Ali Lidar: Yani, hakikaten, öyle de bir tespit varsa hakikaten ironiktir, ama dediğim gibi ben derdimi anlatıyorum şiir yazarak, çoğu da şahsi, insanları ilgilendireceğini çok da düşünmüyordum fakat enteresan bir şekilde… ( Bir an kararsız kalıyor…) hafta sonu İstanbul’daydım işte, birkaç gündür, orada editörüm de vardı, İthaki ile çalışıyoruz, 250 bin satmış kitaplar, çok tuhaf gidiyor bir taraftan, bu hissi şeyde de hissetmiştim, bloğu ilk açtığımda orada bir sayaç vardı, bir ay sonra 50 kişi buraya tıklamış, bir şeyler okumuş, o zaman da çok şaşırmıştım, demiştim ki o zaman… Geçebilirsiniz problem yok… Hiç sorun yok…

Mekan olgusu: Masanın yanından iki kişi geçiyor…

Affetmeyensanat_Mellini: Doğal bir yaşam ve gerçek arayışındayız…

Ali Lidar: Evet, kim bu 50 kişi demiştim, nereden buluyorlar da beni okuyorlar, sonra…( bir an kararsız kalıyor…) epeydir bloğa girmiyorum ama, 5-6 ay önce bakmıştım, o rakamlar 2,5 milyon olmuş…

Affetmeyensanat_Mellini: Ooo, uuuuu…

Ali Lidar: Orada da aynı şeyi hissetmiştim, kim bu 2,5 milyon demiştim, nereden buluyorlar, kitap satışlarıyla ilgili duyduğum şeyde de aynı şeyi hissettim, bu tür rakamlar hem beni şaşırtıyor hem de korkutuyor biraz, hem yoruyor, ( biraz bekliyor… ) ama Allah’tan yaş da kemale erdiği için çok da takılmıyorum bunlara, bilmiyorum; bu iş nasıl bu noktaya geldi bilmiyorum, fakat ben hala bunalmış, tek başına sıkılan, bazen birkaç ay evden çıkmayan, yapacak bir şey olmadığı için de ne olduğunu bilmediği metinler yazan bir adamım, hala öyle yazıyorum, buna üslup derseniz üslup ama bu benim için alternatifsiz bir yazma yöntemiydi zaten.

Affetmeyensanat_Mellini: Evet, anlıyoruz… ( Kağıt, kalem tıkırtıları…)

Çocukluğumdan beri insanlarla bir iletişim problemim var, çok zor ( bir an iletişimsiz bir sessizlik içerisinde bekliyor ) iletişim kurabiliyorum… Kader de bizi öğretmen yaptı yani…

  1. CEVABIN KISA BİR FENOMENOLOJİK ANALİZİ VE BİLİNÇAKIŞI: Üslup olgusunu pek sorgulamadığı, kendi yaşam üslubunu yazıya aktardığını söylemek mümkün, kendini bir ağacın altına çekerek, ya da tramvaydayken yazılan şiirler, bir yandan arka planda birçok insan sesleniyor bilincini oluştururken bir yandan da Husserl’in yönelimsel bilinci dolduğu o dışarısı ile kendini bütünüyle yalnızlaştırıyor. Ali Lidar’ın bilincini Husserl’in yönelimsel bilinç kavramı ile eşleştirmek ne kadar doğru olur bilinmez ama onun yazma edimine girdiğinde dışarısını bir “seslenilmiş yokluk” olarak kavrayarak ona yönelirken ondan kaçmaya çalışıyor gibi duran bir çelişki barındırdığını söylemek mümkün.

Belli belli, söylemese de anladım zaten, adı geçmiş saçma sapan bir röportajda tam iki kez, hadi bir röportaj yap da okuyalım.

Çıkarım: Şiir ve yazı hep vardı, olmadığı zaman daha çok.

Fotoğraf: minorfotograf.com-affetmeyensanat.com

  1. Affetmeyensanat_Mellini: Sizi önce şair sonra bir anlatı-roman ya da daha kabul gören bir nitelemeyle tesirsiz parçalara yazarı olarak tanıdık, bu bir geçiş süreci miydi yoksa karakterinizin bütününü tamamlayan tesirsiz parçaların bir bölümüne mi işaret ediyor?

Ali Lidar: Geçiş süreci derken?

Affetmeyensanat_Mellini: Önce şiir, sonra öykü…

Ali Lidar: Yok yok, şöyle, zaten sürekli çok karışık gitti…

Affetmeyensanat_Mellini: Her zaman böyleydi…

Ali Lidar: İlk kitabım Tesirsiz Parçalar’la ikinci kitabım Alengirli Şiirler’i oluşturan yazılar, şiirler blogda vardı zaten, örneğin bir parça yazmışım, ertesi gün bir şiir, sonra birkaç şiir ve birkaç parça daha olmuş, ilk kitap zaten öyleydi, bu hiç değişmedi, bugün de mesela bu Edebiyat Atlası’nı hazırlarken de yine şiir yazmaya devam ediyordum, yine dergi için Ot’a daha güncel yazılar göndermeye devam ediyordum, öykü yazmaya devam ediyorum, yine aynı şeyi yapıyorum, şimdi öykü kitabı ile uğraşıyorum, fakat bir taraftan şiir de yazıyorum, bir taraftan Felsefe Atlası’na dair notlar alıyorum, bir taraftan belki bu Edebiyat Atlası’nın üçüncüsü olabilir, iki kitapta da hep yaşamayan yazarlar var, 40 yazar çalıştım, 39’u yaşamıyordu, tek istisna olan Orhan Pamuk’tu, o da çok sevdiğim için, kitap niyetim yoktu ama yazılar birikiyor, Selçuk Altun üzerine yazdım, Murat Gülsoy üzerine yazdım, Haydar Ergülen üzerine yazdım, sanki onlar kendiliğinden birikecek ve bu sefer de sevdiğim 20 yaşayan yazar ile ilgili bir şey ortaya çıkacak, bunları birlikte yapıyorum, bu bağlamda çok disiplinsiz ve dağınığım,

Affetmeyensanat_Mellini: Bununla ilgili ileride bir sorumuz olacak: çalışma saatleri. Şimdi diğer soru.

  1. CEVABIN KISA BİR FENOMENOLOJİK ANALİZİ VE BİLİNÇAKIŞI: Disiplinsiz ve dağınık bir çalışma planı imgesel yaşayan bir varoluşu açığa seriyor gibi görünüyor, gerçeklik içerisinde kalarak bilinç gerçekleri parçalayıp birer yalnızlık imgesi oluşturmaya başlıyor, belli ki imgeler tüm gün zihinde taşınıyor, kağıda, telefon ekranına onların döküleceği an çok değerli ve tedirgin edici, o yüzden tüm “taşınan varoluş” en hızlı biçimde kaygılarını gerçekliğin konuşan nesnesi haline gelmiş telefon ekranına aktarılıyor.

Pierre Bourdieu Çalıştayı üniversitedeydi azizim, adamcağıza da yakındı, ne diye gitmedi ki, hatta arayıp haber vermeyi dahi düşündün, dur şimdi, karıştırma bunları, ona gülümseyerek bakmayı sürdür, belki önemli bir işi vardır ve içiyordur, belki yeni bir kitaba başlamıştır ve kendini unutuyordur, unutmayı hiç bilemezsin ki.

Çıkarım: Buordieu’nun dediği gibi nesnelerin konuştuğu bir çağdaysak; Ali Lidar konuşan nesnelerle sessizce konuşan bir yazar olabilir.

 

  1. Affetmeyensanat_Mellini: Şiir’in az okunmasının pek çok sebebi var, buna rağmen hala şiir kitaplarının yayına sürülmesini ve hala daha da az okunmasının nedenlerini nelere bağlayabiliriz? A) Postmodernizm süreci birçok şeyin, tarihin, edebiyatın, felsefenin sonunu hatta Fukuyama’da olduğu gibi mevcut ekonomik sistemlerin sonunu ilan ettiği gibi şiir olgusunun da sonunu ilan ettiğini söylemek mümkün mü? B) Şiir olgusu mevcut kültürel birikimi çarpıtarak, kendi sonunu mu getiriyor yoksa buradan çıkış mümkün mü?

Ali Lidar: Tabii, ben sonlu sözlere pek inanmıyorum, Adorno, Auswitch’den sonra şiir yazılamaz, demişti ya, yazıldı, çok da güzel şiirler yazıldı, yazılmaya da devam eder, Adorno’yu anlamıyor değilim…

Affetmeyensanat_Mellini: Hı hım…

Ali Lidar: Şahane bir tespit, çok önemli bir tespit bu ama hiçbir şeyin sonu gelmez, hele ki şiir, yazıdan önce vardı şiir, yazı çok geç ortaya çıktı, şiir vardı, bu az okunuyor kısmına da katılmıyorum, neye göre az okunuyor mesela, şiir kitaplarının satış oranlarına bakarsak yanılırız, ben de artık çoğu şiiri internetten okuyorum, çok kolay ulaşabiliyorsunuz…

Affetmeyensanat_Mellini: Eh, tabii…

Ali Lidar: Onun dışında lütfen ukalalık olarak anlaşılmasın ama benim dört şiir kitabım sanırım 100 bini geçti, sadece Alengirli Şiirler 50 bini geçmişti, o tür tanıdığım ve şiir kitapları alınan yazarlar da var, ( bir an düşünüyor ), bir şey söyleyeyim, ilginçtir, bunu yakın zamanda Haydar abiden ( Ergülen ) öğrendim, bir sohbet esnasında Cemal Süreya, İlhan Berk ve birkaçı oturuyorlar, Haydar abi de o zaman tıfıl bir şair, orada şöyle bir konuşma olmuş, demiş ki ya İlhan Berk Cemal Süreya’ya, ya da diğeri ona, bunu bilmiyorum, “Ya biz bu kadar uğraşıyoruz, kitap yazıyoruz çıkartıyoruz ama zaten epi topu birkaç yüz kişiyiz, kitaplarımız da bu kadar satılıyor, biz birbirimize mektuplar göndersek ve bu işe hiç bulaşmasak daha iyi olmaz mı?”, şimdi o zamanla kıyaslarsanız şiir kitapları çok daha fazla satıyor, ha, genel anlamda, seksen milyon ülkede 50-100 binlik satışları çok olarak nitelendirmek problem midir, evet…

Affetmeyensanat_Mellini: Fransa ile karşılaştırmak gerekecekse…

Ali Lidar: Ama bu ülkenin problemi, dergi satışlarına bakıyorum, o da öyle, ben Ot Dergi’de yazıyorum, Türkiye’nin en çok okunan en popüler kültür dergisi, zaten Varlık falan hiç satmaz, tirajlara bakıyoruz, 60-70 bin… Japonya’da sadece Tokyo genelinde satan ve tirajı 1 milyonu geçen 5-6 tane dergi var… Haliyle burada genel bir eleştiri, genel bir tespit yapılabilir, okuma ile ilgili, kitap satışları ile ilgili, ama şiirin az okunduğunu düşünmüyorum… Hatta tam tersini düşünüyorum, şiir daha anlaşılır, daha ulaşılır, daha emek vermeden içine girilebilir, daha kolay yazılır algılandığı için herkes şiir okuyor aslında, herkesin cep telefonu var, şiir okunuyor, onda bir problem yok…

Affetmeyensanat_Mellini: Burada bir tespit yapmamız, bir tespiti belirtmemiz gerekirse Adalet Ağaoğlu sanırım, Türk insanı öykücüdür, ondan sonra şiir ve roman okur diye bir tespiti vardı…

Ali Lidar: Vallahi Adalet hanımlar ya da o kuşak çok eski zamanların tespitlerini yapıyorlardı, onların hiçbirisi sosyal medyaya yetişemedi, son on beş yıl, hadi on yıl diyelim, bütün tespitler, dinamikler paramparça oldu.

Affetmeyensanat_Mellini: Şu an şiirin başı çektiği söylenebilir mi?

Ali Lidar: Belki, dediğim gibi sosyologlar daha sağlam çalışmalar yapabilirler, henüz bu bile tam yapılmış değil, biz de karanlıkta el yordamıyla iş yapıyoruz biraz da, eskiden şairler şiirlerini yazdıktan sonra onları özenle arkadaşlarına gösterirlermiş, ben şiirlerimin neredeyse tamamını Instagram’da yazıyorum, benim gibi yapan epey insan da var, haliyle buna yeni bir isim koymak lazım, ne denir bilmiyorum, o da zaten bizim işimiz değil… Ama başka türlü bir şey yapılıyor, Onur’un kitabı ilk çıktığında, Onur Ünlü’nün, Ah Muhsin Ünlü malum, bir kesim şiddetle nefret etti yaptığından, bir kısmı da dedi ki aa çok acayip bir şey, yeni bir ses bu, ben o ikincilerdendim, o sesi çok sevdim, etkilendim hatta taklit bile ediyorum diyebilirim belki, kitap çıktıktan sonra…

Affetmeyensanat_Mellini: Çay şiirlerinde sizin metinlerinizle Onur Ünlü’nün metinleri karışıyor sürekli…

Ali Lidar: Olabilir evet, o zaman yeni bir şeydi ve farklıydı sonra bu sevenler bu mevzuyu o kadar abarttılar ki herkes benzer yazmaya çalıştı, sonra bozuldu, çay meselesi, on sene önce ne bileyim çok naifti, sevimliydi, nispeten yeniydi, şimdi ben de dayanamıyorum, tuhaf bir şey oldu evet, kendi şiirim ama Allah kahretsin dedim oluyor, zaten öyle değildi tabii…

Affetmeyensanat_Mellini: Belki de bu yeni paylaşım ortamının en büyük sakıncalarından birisi, herkes tarafından her şeyin çok hızlı tüketilebilir bir hale gelmesi…

Ali Lidar: Tabii, çok hızlı tüketiliyor, taklit ediliyor ve çok hızlı yayılıyor, Instagram’da bir şiir paylaştığımda, birileri de onu Twitter’da paylaşırsa oradan 50 bin oradan 50 bin, 100 bin kişi görüyor, hiçbir büyük şair bir şiir yazdıktan sonra bunu 100 bin kişiye gösterememiştir, bu bizim marifetimiz değil, ne münasebet, bu tamamen çağın olanakları ile ilgili bir şey, şununla ilgili bir şey, ( masanın üzerindeki laptopu işaret ediyor, Laptop’un markası Asus, dört çekirdek, Intel işlemci, Ram 16 gb… )

Affetmeyensanat_Mellini:  ( Ses kaydını kontrol ediyor… )

Ali Lidar: Çok büyük yazarlar için de geçerli, Oğuz Atay, Tutunamayanlar’ı 71’de galiba Sinan yayıncılık iki cilt halinde basmıştı, ikinci baskıyı görmedi, ikinci baskıyı 84’te iletişim yaptı, kaç, 2000 kadar ancak basmıştı, sağlığında en fazla 500-600 satmıştır, ( biraz duraklıyor, Oğuz Atay’ı hatırlıyor belli ki, sessiz bir iç çekmesi sanki… )

Affetmeyensanat_Mellini:  Burada sözünüzü ( ya da iç çekmesini ) kesiyorum sanırım ama…

Ali Lidar: Tabii tabiii…

Affetmeyensanat_Mellini: Yusuf Atılgan’a gönderdiği kitabı sonrası ondan bir cevap alamayınca kendini çok kötü hissediyor, çünkü Tutunamayanlar aslında Yusuf Atılgan’ın tutunamayanlara dair küçük bir pasajından ilham alınarak oluşturulmaya başlanmış…

Ali Lidar: Şeyden de olabilir, Yusuf Atılgan kitaplarında… Süleyman Kargı diye bir karakter var ya onu yazarken öykündüğü adam aslında o… O yüzden onun görüşü çok önemli ama daha sonra Yusuf Atılgan’da bununla ilgili bir açıklama yaptı… Tabii o zaman böyleydi bu işler, bu kitap ödül aldı, 72’de TRT roman ödülünü aldı, ama işte, günümüzde iç mukayese dahi edilemez, şunu bile tartışır olduk, ne şiirdir ne değildir, ben işin şu tarafındayım, güzel şiir, çirkin şiir diye bir şey yok bence, hiçbir öyle düşünmedim, bir şey ya şiirdir ya değildir, bazıları şiir değil mesela ama şiir zannediliyor, işte bu bir kaos, kaosun tam ortasındayız, 20 yıl sonra birileri geriye dönüp bizim kuşakların insanlarını belki bir yere koyacaklar, bunlar şöyle bir şey yaptılar diyecekler, belki de bize bir isim verecekler bilmiyorum, ama şu an hiç öyle bir şey yok…

Affetmeyensanat_Mellini: Sormak istediğim şeylerden birisi buydu, sürekli postmodernizim deniyor ama neyin kastedildiği belirsiz, belki bu yapının içerisinde çok fazla dil var ama bu kavramsallaştırılmış değil…

Ali Lidar: En ciddi problemlerden birisi de bu, postmodernizmi yeni bir şey zannediyoruz, Batı postmodernizm ifadesini ikinci dünya savaşı sonrasında kullanmaya başlamış, modernizm zaten bitti, 170-180 yıllık bir hikaye modernizm, postmodernizm ise çoktan biten bir olgu, bizde nedense böyle bir algı var, bir şeyle ilk defa karşılaşıyorsa, yeniyse, çok deneyselse postmodern olarak niteleniyor, ne münasebet postmodernlik, altmışların işleriydi postmodernler, az önce yeni kuşak dediğimiz filozoflar olan, Derrida, Lacan, 1920’lerde doğmuşlar, o yüzden o ifadeye hiç katılmıyorum, ama genelde böyle olur, bir grup insan benzer işler yapıyorsa edebiyat tarihçileri onlar isimler verirler ama bu sonradan gelir, ikinci yeniciler ikinci yenici diye çıkmadı ki, İlhan Berk’in Köroğlu kitabının bende 1953 baskısı var, 1940’larda herhalde şiir yazıyor ve yayınlatıyordu, yanlış hatırlamıyorsam 1916 doğumlu İlhan Berk, ama ona 1970’lerde ikinci yeni şairi denmeye başlandı, ona ikinci yeni şairi denmeye başladığında bu adam emekli olmak üzere olan bir memurdu, keza Orhan Veli ve arkadaşlarına çok sonraları Garip ekolü dendi, onlar biz Garip ekolüyüz diye çıkmadılar.

Affetmeyensanat_Mellini:  Üç şairin birlikte çıkardığı bir kitap…

Ali Lidar: Tabii, Melih Cevdet ve Oktay Rifat’ın da olduğu bir kitap, haliyle sonradan bize de ne derler bilmiyorum, belki de şiiri batıranlar derler…

Affetmeyensanat_Mellini:  Onu soralım, gelecekte ne denebilir, geleceği şimdiden görmeye çalışsak?

Ali Lidar: Pek bilmiyorum, inan bilmiyorum ama çok olumlu şeyler düşüneceklerini zannetmiyorum…

Affetmeyensanat_Mellini:  Öyle mi?

Ali Lidar: Evet ve bu da benim çok hoşuma gidiyor çünkü Orhan Veli ve arkadaşları için de çok olumlu şeyler söylememişlerdi, şiiri katlediyorlar, böyle şiir mi olur, kepazelik… Çünkü onları anlıyorum da bir taraftan, onlar Haşim okuyorlar, Yahya Kemal okuyorlar, acayip büyülü şeyler, çok büyük üstatlar bunlar, ama çok ritmik, çok düzenli, çok hesaplı, tablo gibi şiir yazıyorlar… Sonra birdenbire bir grup genç çıkıp bunları alaşağı etmeye başladığında bu direnç esnasında hakarete varan eleştiriler de oldu. Ama sonuçta eleştirmenler, tarihçiler ve edebiyatçılar bir hüküm veriyor fakat zamanında başka bir ruhu ve hükmü var. Bugün Haşim’i de Orhan Veli’yi de gururla anabiliyorum, ikisi de büyük şairdi, ama ileri geri konuşanların isimlerini dahi hatırlamıyorum.

Affetmeyensanat_Mellini:   Herhalde bu sanat ve “izmler” dediğimiz şey tamamen reddetme olmayan bir karşı çıkış üzerine kurulu… Sartre bütün o varoluş felsefesini, Egonun Aşkınlığı adlı ilk çalışmasında sezilebileceği üzere, Husserl’i tamamen “zıtlayarak-zıttına giderek” ( yok sayarak değil ) oluşturuyor, bu zıtlıkların oluşumu olmasaydı belki de Sartre’ı bu kadar yoğun duymayacaktık.

Ali Lidar: Büyük de bir hayranlığı var Husserl’e karşı, o yüzden bunu yapıyor, tabii Heidegger etkisi de mühim ama tabii tabii evet doğru, ben de sizin gibi düşünüyorum.

Adorno, Auswitch’den sonra şiir yazılamaz, demişti ya, yazıldı, çok da güzel şiirler yazıldı, yazılmaya da devam eder, yine de Adorno’yu anlamıyor değilim…

  1. CEVABIN KISA BİR FENOMENOLOJİK ANALİZİ VE BİLİNÇAKIŞI: Ali Lidar’ın bilincinin yönelimselliği Sartre’da olduğu gibi “başkasının beni” ile değil, “başkasının akıllı nesnesi” ile iletişim halinde birer bilinç parçaları taşıyor, bu parçalar da kendini tesirsiz parçalar olan şiirlerde kendini ifade ediyor sanki, kısa metinler ve “bölünen bilincin yönelimselliği” olgusunu bir dosya konusu yapmamız yerinde olur diye düşünüyoruz.

Bir gün bir akıllı nesnenin birisi kendisine bir kafes aramaya çıkmış, kim demişti bunu, beşinci soruya da gelmişiz, soruları içtenlikle cevaplıyor buna şüphe yok, demek ki içten olmak için aşırı samimi görünme gösterilerine bürünmeye gerek yokmuş, Küçük Prens’i okumayalı bir yıl oldu, ama Gece Uçuşu’nu hatırladım, acaba o sıralarda mı düşünüyordu Exupery küçük prensi, karşı çıkmakla şiddet eylemine girmeyi hep karıştırıyoruz sanki azizim, karşı koyma bir özgürlük arzusu, yoksa insanlar ne diye yazsın, saate de bakmam gerek; acaba açık mıdır Saatleri Ayarlama Enstitüsü, açıksa sor bakalım akıllı telefonun saatini Hayri İrdal mı ayarlamış, büyük ayarcıdır belki de, adam zaten Orhan Pamuk’un kitaplarını da ayarlamış, Umberto da söyledi, ötekinin oğlu da papaz olmuş, babasının yolundan niye gitmedi ki, ne diyordum, bunu kime sorduğum belirsiz, yine de en iyisi mi şu Olric denen soyutu hiç gerçekliğe katmayalım, adam bildiğin soyut ama konuşuyor, röportaj mı yapıyorsunuz efendimiz, yok; burası bilinçakışı kısmı azizim, sen de ne zaman geldin, kim, hem katsam ne olacak, belli ki derin bir gelenek bu, her yazar; geçmişiyle yüzleşebildiği oranda değer oluşturabiliyor azizim, bunu bir felsefe hocası da söylemişti, hangisi acaba, yoksa Ölü Ozanlar Derneği’ndeki mi, dur yahu, o adam edebiyatçı değil miydi, peki ya Ali Lidar, o edebiyatçı mı, bu soruyu geçtik azizim, şimdi bir çıkarım;

Çıkarım: Hadi bir bilinçakışı koy da bilincimizi dinleyelim.

Fotoğraf: minorfotograf.com-affetmeyensanat.com

  1. Affetmeyensanat_Mellini: Dün akşam Perec bizi aradı ve sizinle röportaj yapacağımız öğrenince bir Ali Lidar Kullanma Kılavuzu göndermemizi istedi, en az beş madde olsun ki yolumu bulayım, demeyi de ihmal etmedi, Perec’e nasıl bir kullanma kılavuzu gönderelim, nereden başlamalı kılavuzu uygulamaya, nasıl sürdürmeli?

Ali Lidar: Perec?

Affetmeyensanat_Mellini:  Evet, dün akşam bizi aradı…

Ali Lidar: Perec’in Yaşam Kullanma Kılavuzu enim de başucu kitaplarımdan biridir, ( biraz düşünüyor… ) Ali Lidar kullanma Kılavuzu, pek öyle kılavuzluk bir durum da yok aslında…

Affetmeyensanat_Mellini:  Nereden başlasın, şiirlerden mi…

“Ya yanına gittim, çok soğuktu…”, hayır değil, ben zaten öyleydim, sen soğuğa geldin…

Ali Lidar: Birincisi canı nasıl istiyorsa öyle davranabilir, benimle iletişim kurmaya çalışırsa çok hoşlanacağını sanmıyorum, dediğim gibi çok ciddi bir iletişim problemim oldu için pek çok okur bundan şikayet ediyor. ( Etrafına dikkatle bakıyor… ), işte buraya bazen geliyorlar, anlıyorum, okumuş, etmiş, hayranlık demiyeyim ona bir alaka var, tanışmak istiyor, bir yere kadar anlaşılır, kitap imzalatıyorum, oturuyor, tabii bir çay söylüyorum, fakat beş dakika sonra bence mesele bitiyor, çünkü tanımıyorum ve çok konuşacak bir şey yok, fakat bir gerilim oluyor, şöyle bir gerilim oluyor, o sen bir şey söyle diye bekliyor, sen de ne zaman kalkar diye bekliyorsun, çünkü ben buraya oturmak için gelsem bir samimi arkadaşımı arar ve gelip onunla otururum, sen benim için yoksun, okursun eyvallah, ben senin için varım tamam ama sen yoksun, sohbetinden hiç hoşlanmadığım birisi olabilirsin ya da ileride hoşlanacağım birisi olabilirsin ya da o an için ilgilenmediğim birisi olabilirsin, bunu bilmiyorum, işte bunu soğukluk olarak algılıyorlar, “Ya yanına gittim, çok soğuktu…”, hayır değil, ben zaten öyleydim, sen soğuğa geldin…

Affetmeyensanat_Mellini:   ( Hafif serin bir sessizlik… )

Ali Lidar: Ben aslında ortamı soğutmuş değilim, bu yüzden beni okuyorlarsa eyvallah, dergide kitapta okuyorlarsa çok sağolsunlar, beni karıştırmadan okurlarsa çok sevinirim, ben zaten yeterince malzeme veriyorum, deli gibi sosyal medya kullanıyorum, saçımı kestiriyorum, ilk önce orada paylaşıyorum… Bir tür arkadaşlık kurmak istiyorlar, çok sevimli bu, bir taraftan da gurur veriyor ama bir taraftan da zor çünkü her şeyi kendim yapıyorum, kendim içiyorum, şurada bir koltuğum var hep orada oturuyorum, kitap karıştırıyorum, çünkü zaten öğretmenlik gibi tuhaf bir mesleğim var, ona nerdeyse günde yedi-sekiz saat… 30 tane ergenle 15 metrekare bir odada kapalıyım, neredeyse her hafta sonu ya bir söyleşi oluyor ya bir imza oluyor, bir çarkın içine girdik, çıkamıyoruz… Kalan zaman da diyorum ki böyle kimse bana dokunmasın…

Affetmeyensanat_Mellini:  Belki de o kadar insanla dost olamayacak oluşun getirdiği bir tepki bu, çünkü arkadaşlık ve dostluk aynı şey değil ama çağımız ilkini daha önde tutuyor, o kadar insanla “derinlemesine” dost olmak kolay değil…

ALİ LİDAR KULLANMA KILAVUZU MADDE 1: Tabii tabii zaten olunmaz ama o beş dakikada kessek çok güzel olacak, çok anlaşılır, tanışmak tamam, belki bir imza tamam, ama bu imza meselesi, ben de kimseden imza almam, benim de imzalı kitaplarım var, işte arkadaşlar olunca veriyorlar, birbirinize gönderiyorsunuz… Şunu anlamıyorum, ben bir adam için hayatta bir buçuk saat sıra beklemem, mümkün değil, bir taraftan da çok güzel, haliyle böyle iyi hissettirmek istiyorsun ama işte, hepsinin ömrü beş dakika, o beşinci dakikadan sonra sen farkında olmadan rahatsız oluyorsun, zor… O yüzden beni bulaştırmadan okuyabilirler bu:1

ALİ LİDAR KULLANMA KILAVUZU MADDE 2: Alkol alıyorlarsa, biraz içerek okurlarsa biraz daha içine girerek okurlar:2

ALİ LİDAR KULLANMA KILAVUZU MADDE 3: Büyük beklentileri sakın olmasın, çünkü bazen o tür şeyler de duyuyorum, adını çok duyduk, sonra okuduk, hayal kırıklığı, ne yapayım ulan? Ben mi sana hayal kurdurdum yani, birinden duymuşsun, hiç benim problemim değil, beklentileri olmasın:3

ALİ LİDAR KULLANMA KILAVUZU MADDE 4: Bir de benim sevdiğim adamları almayı seviyorum, mesela dünya görüşümün hiç uymamasına rağmen deli gibi İsmet Özel ve Cahit Zarifoğlu sevdiğim bilinir, en sevdiğim iki şair kimdir dersen bu isimlerdir, iki İslamcı, ama çok seviyorum, çok büyük şairler, onlar üzerinden anlamaya çalışırlar ve bakarlarsa daha iyi anlarlar diye düşünüyorum, mesela bazı şiirlerde anlatmak istediklerimi Zarifoğlu okuyan birisinin daha kolay anlayabileceğini düşünüyorum, bunu bilerek kurmadım, o kadar çok okumuşum ki adamları bazı satırları resmen sızmış, ben de bu sızıntıyı sonradan fark etmişim, şimdi geriye dönüp baktığımda görüyorum, bu yardımcı olabilir, oldu herhalde?

Affetmeyensanat_Mellini:  Dört oldu…

Ali Lidar: Beşinci de istiyorlarsa bunların hepsini sallayabilirler.

ALİ LİDAR KULLANMA KILAVUZU MADDE 5:

KILAVUZU KULLANMASANIZ DA OLABİLİR.

Affetmeyensanat_Mellini:  Kılavuzu ihtiyaç duymasınlar o halde, boşa aldılar…

Tabii tabii, kılavuza ihtiyaç duymadan yollarını bulsunlar…

  1. CEVABIN KISA BİR FENOMENOLOJİK ANALİZİ VE BİLİNÇAKIŞI: Bir güven arayışı, bilinci sağlama alma ihtiyacı, İslamcı yazarlara ilgi güvenlik özlemini mi işaret eder, ya Kılavuza en sonunda bir karşı çıkış; bu da 1+1= Daha büyük bir damla eder, demenin başka bir yolu mudur? Bu damla elbette sınırını bilmeli, her damlanın varoluş süresi en fazla beş dakika.

Böylece yedinci soruya da geliyoruz arkadaşlar, altı gün savaşları da bitmiş, yedi bu, güvenlik önlemi belki de, harfleri doldurup içmeli azizim; matematiğe hiç kanmadan.

Çıkarım: Ne de olsa Sartre çoktan ilan etti: cehennem başkalarıdır… Yine de yanmak için onlara ihtiyaç duyarım çünkü cehennemin kadar özgürüm…

 

  1. Affetmeyensanat_Mellini: Ingmar Bergman da dün akşam bizi aradı, kendisinin günde üç saat çalıştığını söyledi, sabah on on iki arası ve bir-iki arası çalışıyor, ondan sonra tüm gününü yazma olgusu dışındaki şeylere: adasını gezmek, film izlemek ayırıyormuş, sizi de tanıdığını ve mümkünse günlük çalışma planınızın ne olduğunu sormamızı istedi, bir yazarın bir günü nasıl geçer, nerelerde yazıyorsunuz, belirli bir ‘iş planı”nız var mı?

 

Ali Lidar: Şimdi öyle çalışan yazarlar var, çok saygı duyuyorum ama zinar hiç öyle olamadım, hiç iş planım yok, birkaç kez bunu yazdım, söyledim de, son dört kitabımı telefonla yazdım…

Affetmeyensanat_Mellini: Aaaaa, uuuuuu…

Ali Lidar: Hı, cep telefonunun “drive programı” var ya, onunla yazıyorum, en son bilgisayarım bozulmuştu, bana da bir rahatlık getirdi o bozulma, yaptırmadım bile, hiçbir zaman öyle yazmadım, bugün biraz yazayım, işte bir kahve alayım, masaya oturayım… Hiç olmadı…

Affetmeyensanat_Mellini:  Bunun baskısı oluyor mu, dün hiç yazmadım, bugün en azından onu telafi edeyim…

Ali Lidar: Hiç olmadı, tramvayda, burda, siz gelmeden önce, kafada bir öykü vardı, onun birkaç paragrafını yazmıştım, bazen yürürken, yürüyerek genelde eve gidip geliyorum, bir ağaç altına çekiyorum kendimi orada birkaç satır yazıyorum, ekseriyetle televizyon karşısında içerken evde birkaç satır yazıyorum, ama dediğim gibi böyle bir yazma masası, işte günde şu kadar yazmalıyım, hiç öyle bir şeyim olmadı ilk günden beri… Bunu yapanlar var.

Affetmeyensanat_Mellini:   Orhan Pamuk var mesela…

Ali Lidar: Evet Orhan Pamuk’un baya ofisi var yazmak için, onunla bir konuşmada şuna da şahit olmuştum, şunu söyledi, çok şaşırmıştım, günde yedi-sekiz saati bu işe ayırıyor, eğer bir gün sağlam bir paragraf çıkardıysam o benim için verimli bir gündür diyor, Allah’ım yarabbim, sekiz saatte ben ölürüm yani, benim yazmaya ayıracağım zaman günde en fazla on-on beş dakikadır.

Affetmeyensanat_Mellini:   Aaa? ( Epey şaşırdığımızı ve belki de biraz hayal kırıklığına uğradığımızı söylemek mümkün, elbette bu hayalin Ali Lidar ile bir ilgisi yok, biz de bu hayali bir başkasından aldık belli ki… )

Ali Lidar: Bir şiire başlarım ve o şiir biter, şiirler genelde beş altı dakika sürer, öykü yazıyorsam da birkaç seferde on –on beş dakikada yazarım, öbür türlü zaten daralırım, çok sıkar beni, mesela bu edebiyat noktası o yüzden beni çok yordu, çünkü maddi hata yapmamak lazım, işte Mişima’yı yazdım diyelim, Mişima’nın ölüm tarihi, bakmam lazım ona Google’dan, bulamıyorum yani, o tür bilgileri de ermeniz gerekiyor, o yüzden sürekli teyit etmen gerek.

Affetmeyensanat_Mellini:  Her teyit de teyit edilmiş bir zaman kaybı sonuçta…

Ali Lidar: Tabii, bu beni inanılmaz yordu, o iki kitap için harcadığım zaman da on beş kitap çıkartırdım rahatlıkla, ama bu bağlamda hiç öyle bir sıkıntı yok tam tersi yazar arkadaşlarla da konuşuyorum, hafif savruk olanlar var ama benim kadar gevşeğini ben hiç görmedim, düzensiz ve gevşeğini hiç görmedim…

Affetmeyensanat_Mellini:   O zaman Bergman’a ne diyelim şimdi, adam da bir iş planı bekliyordu, daktiloyu bıraksın, kendine bir cep telefonu alıp kafasına göre takılsın desek olur mu?

Ali Lidar: Güzel zamanlarda yaşıyorlarmış onlar, bir daktilo nostaljisi başladı ya şimdi gençlerin arasında, gayet enteresan, biraz da anlaşılır ama, epey sektör oluşmuş, eski daktiloları taklit eden daktilolar satılıyor, tamam bir köşede güzel duru ama yapmayın arkadaşlar ya, onlar çaresizlikten daktiloda yazıyorlarmış, başka bir şey yok,

 

  1. CEVABIN KISA BİR FENOMENOLOJİK ANALİZİ VE BİLİNÇAKIŞI: Artık Roland Barthes’in o meşhur “Yazı nedir?” kitabında bahsettiği öznel haz olan, bir kağıt üzerinde gezinen “postvaroluşçu” el bütünüyle devrim geçiriyor, sanki kendi kendini yiyerek yeniden doğmaya başlıyor, bir akıllı cihaz ekranında gezinen elin Barthes’in eli olduğunu kim söyleyebilir ki? Aksine, Barthes’in artık hiçbir haz almayacağı bir “yazı biçimi” kurulmuş durumda, yazarken değil, yazdıktan sonra onları düşünürken veya yazmadan önce onları varoluşunuzda taşırken haz ya da kaygı duymaya başlıyorsunuz.

Barthes’i Enis Batur önsözü ile okumuştum, hangisi, şu uçakçı olan mı, uçakçı denmez ona, koskoca general bu, sahi; Yaşam Kullanma Kılavuzu’nu Kullanma Kılavuzu’nu da o yazmıştı sanırım, daktiloyla yazmak, bunu bir düşünmeli…

Çıkarım: Barthes, Barthes’in bir düşünü kuruyor: üzerinde akıllı telefonun durduğu beyaz bir kağıtta. Bu Barthes’e göre bir devrim değilse yazınsal devrim başka nasıl bir uzamı “yoklayabilir” ki?

 

  1. Affetmeyensanat_Mellini: Dün akşam Ali Lidar da bizi aradı ve sizinle röportaj yapacağımızı öğrenince kendisine şunu sormamızı istedi: Ben insomnia hastası olabilir miyim? Ya da en azından bir takım nevrozlarım var mı, bunu söylerse kendimi tedavi etmesi açısından bana çok yararı olur… Gerçekten bize böyle söyledi, inanmazsanız kendisine bir sorun.

Ali Lidar: Evet, çocukluğumdan beri bunu sürekli yaşıyorum, bunun bir tür insomnia olduğunu çok sonra öğrendim, tabii çok rahatsız edici bir şey, özelikle başlarda ama sonra baktım bu baş edilir bir şey değil… ( Bir süre tavana doğru bakıyor…) Şöyle özetleyeyim, insomnia uyuyamama problemi değil, REM uykusuna geçememe, sürekli uykunun bölünmesi, on-on beş dakikada bir yarım saatte bir, saatte bir, sürekli uyanma, haliyle vücudun dinlenememesi ve sürekli yorgun hissetmek, yorgun kafa gibi bir şey, tabii başlarda çok problemdi ama sonra sonra bunu…

Affetmeyensanat_Mellini:  Ne kadar sürdü bu durum?

Ali Lidar: Hala devam ediyor aslında, tabii tabii, tam olarak hallolmuş değil ama artık problem olmaktan çıktı şu yüzden, normalde insanlar 6-7 saat uyuyor, ben 3-4 saat uyursam, parça parça da olsa, artık onunla yetinmeyi öğrendim, her gün bir dizi izliyorum, birkaç günde mutlaka bir kitap bitirebiliyorum, yazıyorum çiziyorum…

Affetmeyensanat_Mellini:   Avantajları içerisinde elbette bunlarda…

Ali Lidar: Her gün 8 saat uyuyan bir adam 16 saat yaşıyordur, ben 20 saat yaşıyorum diyorum, o 4 saat için üzülmek yerine o 4 saati nasıl doldurmak gerek, o 4 saatte her gün bir dizi izlersin, 2-3 günde bir kitap bitirirsin, bir şeyler yazmaya da zamanın olur, bir de çok lezzetli saatlerdir o saatler, gece 1-2, sonra 3-4, çok lezzetli saatlerdir, sizi meşgul edecek hiçbir şey yok, telefonunuz bile çalmaz, mesaj bile gelmez.

Affetmeyensanat_Mellini:  Bergman’ın “Kurtların Saati…

Ali Lidar: Tabii tabii, anneniz ve babanız uyuyordur, tabii, bunların tadını çıkarıyorum, bu ne tür hasarlara yol açar bilmem ama uyuyamıyorum diye ok dertlenmek yerine gözümü açtım, baktım, tekrar gelmeyecek gibi, hemen uzanıveriyorum, bir kitap olabiliyor, o sakinliğe ulaşınca tekrar sızabiliyorsun zaten…

Affetmeyensanat_Mellini:  Ali Lidar’ın bir sorusu daha var, bu süreçte farkında olduğu ama çözemediği bir takım nevrozları var mı? Bundan şüpheleniyorum diyor…

Ali Lidar: Şimdi hangimizin yoktur ki, özellikle bu çağ, adı bile konmamış nevrotik problemler çağı…

Affetmeyensanat_Mellini:   Psikozlar bile “normalleşti” artık…

Ali Lidar: Şöyle ben psikoloji dersleri de veriyorum, tabii doksanlara kadar olanın bilgisiyle, hastalıkları kabaca ikiye ayırıyoruz işte psikotik bozukluklar, nevrotik bozukluklar, işte psikotikler: paranoya, manik depresif, şizofren, nevrotikler işte obsesyonlar anlatıyoruz ama adı konulmayan çok fazla şey var, bunların bir kısmının adını koyan Freud, ama yeni takıntılarımız, yeni ruhsal problemlerimiz, yeni alışkanlıklarımız, yeni bağımlılıklarımız var, benim de olmaz mı, kesin vardır, olmaması mümkün değil, yani şu illetlerle kurmuş olduğumuz bağ bile bir tür nevrotik bir ilişki…

Affetmeyensanat_Mellini:   Doğru…

Ali Lidar: Ben ki çok sallamam böyle şeyleri ara sıra kendi adımı aratıyorum Google’da acaba kim ne demiş, ne eleştirmiş diye, hastalıklı bir şey mesela bu,

Affetmeyensanat_Mellini:   Biraz paranoya belirtileri…

Ali Lidar: Hafif, evet tabii, bunu her gün yapan var, tanıdığım arkadaşlarım içerisinde, kendisine karşı sert bir eleştiri görünce kendine gelemeyen arkadaşlarım var, bunların hepsi problem, sağlıklı durumlar değil, o yüzden vardır, çoktur.

  1. CEVABIN KISA BİR FENOMENOLOJİK ANALİZİ VE BİLİNÇAKIŞI: Nevrotik bir çağ ama şiir okuyor, nevrozlar ne işe yarar, bir anlam mı oluşturuyor, anlamak mı iyileştiriyor, anlama ediminiz nörolojik bir kılavuzunu oluşturmaya çalışmalı belki de, soru sekize gelmişiz, bilincim neyin bilincinde…

Bilinçakışı engellenemez çünkü her şey bir şeyin bilinci oldukça insan yalnızlaşır.

Çıkarım: Ben akıllı bir metin miyim?

 

  1. Affetmeyensanat_Mellini: Edebiyat tarihinde sizi bireysel olarak etkileyen on ad nedir? Peki toplumu etkilediğini düşündüğünüz on ad vermenizi istesek cevabınız ne olurdu?

Ali Lidar: Şimdi on büyük yazar mı beni etkileyen?

Affetmeyensanat_Mellini:  Herhangi bir ad, bu yazar da olabilir, anneniz de olabilir, ilkokul öğretmeni de olabilir…

Ali Lidar: İki ayrı 10 isim mi istediniz?

Affetmeyensanat_Mellini:  Evet, önce toplumu etkileyen, sonra sizi etkileyen 10 isim…

Ali Lidar: Yani toplumu, ne bileyim…

Affetmeyensanat_Mellini:  İyi de olabilir kötü de…

Toplumu değiştirenler deyince aklıma hep askerler ve siyasetçiler geliyor, nasıl bir toplumsa…

Ali Lidar: Aa ciddisin sen… Recep Tayyip Erdoğan, Atatürk… Aklıma hep askerler ve siyasetçiler geliyor, nasıl bir toplumsa, ( uzunca bir sessizlik: tam yirmi iki saniye ) ne kadar geriye gidebilirim?

Affetmeyensanat_Mellini:  Miladın öncesine de gidebiliriz…

Ali Lidar: Hazreti Muhammet olur, İsa olur, akıllı adam da çok talihsiz ikinci Mahmut da diyebiliriz, Menderes olur, Behiç Erkin, İsmet İnönü diyelim hiç sevmem ama, doldurmak için söyleyeyim bak.

Affetmeyensanat_Mellini:  Bu isimlerin çoğu toplumsal bilinçaltını oluşturuyor aslında…

Ali Lidar: Muhammed Ali.

Affetmeyensanat_Mellini:  Peki bireysel olarak?

Ali Lidar: İşte burası daha güzel, annem elbette, sonra beni çok etkileyen Oğuz Atay, kitabını bir gün lisede elime aldım o gün bu gündür yakamı bırakmıyor, Tanpınar; çok çok önemlidir, Cahit Zarifoğlu ve İsmet Özel’den zaten bahsettik, benim kişisel hikayemde çok önemli isimler bunlar, Perec keza, Thomas Bernhard, Mişima’nın yazdıklarından ziyade ölümü çok enteresandır, tam bir tören gibidir öyle canlı yayınlar, genel kurmay başkanını esir alıp işte geleneklerin artık yozlaşmasından bahsedip intihar etmesi fakat bunu söyleyen adamın eşcinsel olması falan, çok acayip bir hikayedir, beni çok etkilemiştir, yine buraya da Atatürk’ü koyalım, ve Hatice öğretmen, Hatice Başaran yani, kitap sevgimi zerk eden ve aşılan oydu ilk…

Affetmeyensanat_Mellini:  İlkokul öğretmeniniz mi…

Ali Lidar: İlkokul üçüncü sınıfa kadar öğretmenimdi, Hatice Başaran.

  1. CEVABIN KISA BİR FENOMENOLOJİK ANALİZİ VE BİLİNÇAKIŞI: Kesişim kümemizde sadece Atatürk bulunuyor, bu hem öznel hem de nesnel varoluşta ( toplumsal benlik) bir bilinç imgesi ( yoksa Jung’ın ilk imgeleri olan arketipleri mi desek? ) değişmez bir isim barındırıyor, bu da Atatürk’ün ve imgesinin hala korunduğu gibi ilham verdiğini de gösterir gibi görünüyor. Ve elbette ilkokul öğretmeni, ilk arketipleri ile yüzleşen bir çocuğun ilk öğretmeninin verdiği güveni ve okuma arzusunu “topluma rağmen” hala unutmaması Jung’ı doğrular nitelikte…

Çıkarım: İlk imgeler ( arketipler) toplum tarafından oluşturulur, birey tarafından ya alışılır ya kaçınılır: “sadece beş dakika, ben soğuk değilim; sen benim soğukluğuma kendin geldin.”

  1. Affetmeyensanat_Mellini: Postmodern roman tekniklerine bakışınız nasıl, bu yöntemlerin edebiyatta bir devrim gerçekleştirdiğini düşünüyor musunuz?

Ali Lidar: Elbette düşünüyorum, Batıdaki örnekleri ile daha geç tanışabildik, yani James Joyce anlatılır dururdu ama onun çevirileri yirmi yıl olmamıştır  herhalde…

Affetmeyensanat_Mellini:  Oğuz Atay’ın özgün dilde takip ettiğini biliyoruz James Joycu’u…

Ali Lidar: Tabii, bu bilinçakışı tekniği edebiyatın rotasını çok değiştirdi, hani bunun dünyada dev örnekleri var, Virginia Woolf, yer yer Faulkner, tabii James Joyce ama ben kendi adıma bunlarla maalesef geç tanıştım, gönül isterdi ki lisede üniversitede bunları okuyalım ama yoktu, doğru düzgü çevrilmemişti,  Woolf çevrileri de berbat çevirilerdi, 2000’lerden sonra çok derli toplu ve düzgün çeviriler ortaya çıkmaya başladı, Kazım Taşkent serileri, İletişim’in serileri… Ama elbette çok önemli yazarlar, şimdi dönüp dolaşıp okuyorum… Bizde roman üzerine konuşacak olursak bize çok geç giren bir tür olduğu için sıkıntılı, şimdi ilk dönem örneklerini İş Bankası yeniden basıyor, yine küstahlık gibi algılanmasın ama, tamam edebiyat tarihi açısından önemlidir okunur ama bir numarası yok, bir şey yok ortada, çok yoğun bir Fransız etkisi var, adamlar Fransızca da biliyorlar, tamam biraz özgünlükçüler am bir gelenek yok, önlerinde bir model yok, birkaç karakterin isimin değiştirmişler, klasik de birkaç konu var, işte zengin fakir kavgası, batılılaşmaya çalışan ama beceremeyen doğunun komik durumu, işte Araba Sevdası, Şair Evlendirmesi… Bize karakterli roman işi bence Halit Ziya Bey ile başladı, Halit Ziya Uşaklıgil, ondan Tanpınar’a, ondan Oğuz Atay’a, ondan da Orhan Pamuk’a kadar olan bir damar var ya, bunların her biri bir öncekinden derinden etkilenmiş, Tanpınar sürekli Halit Ziya Bey’den bahseder, Oğuz Atay Tanpınar’dan bahseder, Orhan Pamuk,  hepsinden bahseder… Bizim postmodern anlatı diyebileceğimiz damar aslında bu damar, köklerini de bende Halit Ziya Bey atıyor, bunu çok önemsiyorum tabii, bu dördü de benim kişisel okuma hikayemin kilometre taşları.

Affetmeyensanat_Mellini:  Bu son arada belki Yusuf Atılgan’ın adı yer alabilir, onda da bilinçakışından, üst kurmacaya kadar postmodern roman tekniklerinin neredeyse tümünü görmek mümkün…

Ali Lidar: Tabii tabii öyle, var kesinlikle sonra Vüsat Bener’de var, çok örneği var ama bu saydığım dört ismi özellikle çok önemsiyorum, çünkü anıt eserler ortaya koydular hepsi, Orhan Pamuk’u da bunun içine katıyorum, çok eleştirilmesine rağmen ben eleştirileri çoğunun haksız olduğunu düşünüyorum, çok büyük bir yazar alında…

Affetmeyensanat_Mellini:  Özellikle İstanbul yaşamını anlatan ve bir günce gibi ilerleyen bir kitabı var…

Ali Lidar: Evet evet, Manzaradan Parçalar…

Affetmeyensanat_Mellini: Bu kitapta Orhan Pamuk’un hiç bilinmeyen bir yüzüyle karşılaşıyoruz sanki, bir yanda toplumun hiç okumadığı ama bildiği bir Orhan Pamuk var, diğer yan da ise hiç kimsenin pek bilmediği başka bir Orhan Pamuk…

Ali Lidar: Tabii tabii, elbette yaptıklarını çok önemsiyorum, artık 2020’deyiz ve yeni romancılar yeni bir dil kullanıyorlar, bahsettiğim isimler bile Orhan Pamuk bile neredeyse 70 yaşında, benim gözümde hala genç gibi görünüyor ama değil, ama ben her zaman söylerim, yeni roman, yeni bir üslup kullanan, yeni bir meselesi olan her şey benim ilgimi çeker, nefret de etsem kayıtsız kalmam ve bakarım, o yüzden…( biran duralıyor…) neydi yahu soru tam olarak?

Affetmeyensanat_Mellini:  Postmodern roman tekniklerinin devrim yarattığını…

Ali Lidar: Tabii düşünüyorum, tabii, düşünmemem mümkün değil…

  1. CEVABIN KISA BİR FENOMENOLOJİK ANALİZİ VE BİLİNÇAKIŞI: “Yeni” olgusu korkutmuyor aksine onun verdiği belirsizlik varoluşu biçimlendiriyor, ne de olsa eski ve yeni kavramı zamanın birer çocuğudur, zaman büyüdükçe onlar da kendini yeniliyor, karşıya geçince de her şey sana karşı değil midir aslında zaten?

Çıkarım: Oğuz Atay bile kitabına tutunamadı azizim, biz kime kendimizi tutundurmak için yazabiliriz ki?

 

  1. Affetmeyensanat_Mellini: Edebiyatın on emirini sıralamanızı istesek cevabınız ne olurdu?

Ali Lidar: Edebiyat biraz da kabuklara karşı bir şeydir değil midir?

Affetmeyensanat_Mellini:  Cevaplar karşı da olabilir, kahve için, parkta gezin… Ya da tek bir emir de olabilir, tüm emirleri unutma önerisi de…

Ali Lidar: Bunların hiçbirisi değil aslında, şöyle bir şey söyleyebilirim, emir estağfurullah ama, gördüğüm birkaç aksaklığa dair bir şeyler söyleyebilirim mesela okumadan yazma hevesi çok tehlikeli, çok karşıma çıkıyor, bana bir sürü mail de geliyor, bir dosyam var yayınlatmak istiyorum ve yaş on yedi, yapma, küçümsediğim için değil ama on yedi yaşında ne cevherler vardır da muhtemelen sen o değilsindir, sen olsan zaten bunu bana göndermezsin ( gülüyor ), deha olman lazım, az önce Hakan’dan bahsettik, benim arkadaşım, Kinyas Ve Kayra’ya yirmi yaşında başladı, yirmi iki yirmi üç yaşında ben başladım dedi, ama çok az çıkıyor o adamlardan, sen Hakan Günday olsan fark ederiz, değilsindir, ben de değilim yani, o yüzden deha değilsen çünkü deha çok az yetişir, oku biraz, on sekiz yaşında arkadaşlarını etkilemek için bir an önce kitap çıkarma hevesi var, çok tehlikeli, okumadan yazar olmaya kalkmamak lazım,

Affetmeyensanat_Mellini:  O halde tek emirle bitirebiliriz.

Ali Lidar: Evet ya, bunu çok önemsiyorum, okumadan yazar olmaya kalkmamak gerek.

Okumadan yazar olmaya kalkmamak gerek.

  1. CEVABIN KISA BİR FENOMENOLOJİK ANALİZİ VE BİLİNÇAKIŞI: Mevcut kurallar değil mevcut yaşanmışlıklar kuralları ya da kural koyma ya da önerme ihtiyacını belirliyor sanki, kimse tüm hukuk sistemini aklında tutamaz, ama bir yanlışlık görünce haykırır çünkü kurallarının Platon vari idealini aramaya sevk eden şey kurallar ile düşünmek değil, kuralsızlıklara fazla katlanamamak olmalı, ki kurallar emir değil, birer öneridir, hiçbirine uymayabilirsin ama başkasının kuralsızlığını ona bir kural önermek zorunda da kalabilirsin, öyle ki o sana tamamen katılmasın, o halde önce okumalı, sonra biraz daha okumalı, ardından az biraz daha okumalı, sonra azıcık daha okumalı, en sonunda da öyle az okumalı ki geriye okuyacak çok az şey daha kalsın.

Çıkarım: Bir yaz gecesi eğer bir yolcu, bir röportaj yapmaya kalkarsa…

Son soru: Şimdi Ghetto Kitap Kafe ve Lena Kitap Kafe’den arkadaşlarımızın ortak sorusu var: onların üslubu ile soruyoruz: Ali Lidar’ın atlarla ne alıp veremediği var?

Ali Lidar: ( Önce gülüyor ) Bir alıp veremediğim yok, çok severim ben atları, güzel hayvanlar atlar, çok küçükken tanık olduğum bir at hikayesi vardır, Tunalı da mı Emek demi orada bir yerde oturuyoruz, at arabası çalıştıran bir komşumuz vardı, taşıma yapardı, onun atının ölümüne tanık olmuştum, severdim o atı, yavrularını görmüştüm, oldum olası filmlerde gördüğümde atlar beni etkilemiştir, güzel hayvan karizmatik hayvan, zeki hayvan, estetik hayvan, böyle… O sevgi bir süre sonra, zaten şeydir ya, yazarken de bazı şeyler Hansel ve Gratel’deki bırakılan ekmek kırıntıları gibidir, oradan izleriniz takip edilebilir, kırmızı tuborg, at, annem ve etkilendiğim şeyler…

Affetmeyensanat_Mellini:  Bela Tarr’ın Torino Atı, Nietzsche’nin tanık olduğu o trajik durumdan ilhamla oluşturulmuş, siz de de daha derinlerde bu trajik durumun yansımayı bekleyen bir izi kalmış olabilir mi?

Ali Lidar: Olabilir, tabii benim atlara düşkünlüğüm Nietzsche’nin bu hadisesini öğrendikten çok önce oldu, ama o bile Nietzsche’ye dair beni en çok etkileyen hikayelerden biridir, çok daha dramatik şeyler yaşamış olmasına rağmen, evet, muhtemelen cevabı çocukluğumda bir yerlerde.

Affetmeyensanat_Mellini:  Röportaj bitti, biz çok keyif aldık, teşekkür ederiz.

Eyvallah, becerebildiysem ne mutlu.

 

Ve o malum çay olgusu: 

Adın üç kere geçti saçma sapan bir filmde.

Yalnız olsam çok ağlardım ama annem bakıyordu.

Otoban dolusu gürültüyü sıkıştırılıp beynime ;
“Anne,” dedim, “Hadi çay koy da içelim…

 

Affetmeyensanat.com | librimondadori.it

Başak Şeber’in hediyesini takdim ettiğimiz sırada…

 

 

 

Comments

comments

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

nine + nine =