Fenomenolojik Bir Paul Auster Anti-Röportajı: New York Üçlemesi-2: “Hayaletler” Üzerine

 

Anahtar Kelimeler: Paul Auster, New York Üçlemesi: Cam Kent, Hayaletler, Kilitli Oda,

Özet: Benim adım Paul Auster. Bu benim gerçek adım değil.

 

Adı Mavi olan bir özel dedektif Beyaz diye birinden bir iş alıyor, iş ise şu: Turuncu caddede oturan Siyah’ı takip etmek ve bunu sürekli Beyaz’a raporlamak, olaylar ilerledikçe Mavi renk olarak da yaşamsal olarak da izlediği Siyah’ın hayatına karışmaya ve maviliğini kaybetmeye başlıyor, gerçek sınırlarını renkler içerisinde kaybediyor, kitapta önce bir dedektifin izlediği birisi şablonunu görüyoruz, sonra bu şablon kırılmalara uğruyor, takip edilen kendini takip etmeye başlıyor, her ne kadar klişe gibi görünmese de bütün postmodern anlatı yapıları göz önüne alınırsa, bu tür bir takip edenin kendi kendini takip ediyor oluşu teması da bir klişe olarak nitelenebilir,  kitap henüz ortalara gelmeden bunun ip uçlarını veriyor ve Mavi’nin anlamsız bir takip çerisinde olduğunu bize yer yer sezdiriyor, Mavi bir benlik arayışında mı?

Bu sorunun cevabı olumlu olsa da benliğin bu biçimde neden bulabileceği bize gösterilmiyor.

Paul Auster’le aynı yerdeyiz: kimine göre Brooklyn, kimine göre orasının da içinde olduğu, dünya diye bir yer, diyelim şimdilik, fonda bir blues, gökyüzü sanki Mavi gibi, ona soruyorum: önce ne vardı?

Paul Auster: İlk önce Mavi var.

( Böyle diyeceğini biliyordum zaten… Pierre Bourdieu olsa önce sefalet, Ali Lidar olsa o da, önce çay var, derdi… )

Affetmeyen Sanat Hayal Et: Bu kısmı hatırlıyoruz… Ya sonra?

Paul Auster: Sonra Beyaz geliyor, arkasından Siyah; başlangıçtan önce de Kahverengi var. Kahverengi ona ustalık etti, Kahverengi ona işi öğretti, Kahverengi yaşlanınca da yerine Mavi geçti.

( Sağ elinde bir metalik gri kaplamalı kalem, koltuğuna iyice yaslanıp konuşmayı; arada bir de karşı binanın bir penceresine bakmayı sürdürüyor sanki birisini gözlüyormuşçasına… )

Affetmeyen Sanat: Ee?

Paul Auster: İşte böyle başlıyor.

Affetmeyen Sanat: Nerde başlıyor?

Paul Auster: Yer, New York; zaman, günümüz; her ikisi de değişmez. Mavi her gün bürosuna gidiyor, masasında oturuyor, bir şeyler olmasını bekliyor.

Affetmeyen Sanat: Beklemekle olan şey beklenti sanki, ne oluyor peki?

Paul Auster: Uzunca bir süre bir şey olmuyor, sonra Beyaz adında bir adam kapıdan giriyor ve işte her şey böyle başlıyor.

Affetmeyen Sanat: Beyaz mı, bu nasıl bir isim ahbap, peki sonra, vaka nedir?

Paul Auster: Vaka oldukça basit görünüyor. Beyaz, Mavi’den Siyah adlı bir adamı izlemesini, gerektiği sürece gözünü onun üstünden ayırmamasını istiyor.

Affetmeyen Sanat: Mavi Kahverengi ile çalışırken bu konuda deneyim kazanmıştı sanki…

Paul Auster: Doğru, Kahverengi için çalışırken Mavi pek çok kişiyi izlemişti, bu da onlardan pek farklı durmuyor, belki öteki işlerin pek çoğundan daha basit.

Affetmeyen Sanat: Mavi ne diye bu işe girdi ki?

Paul Auster: Çünkü Mavi’nin bu işe ihtiyacı var. Bu yüzden Beyaz’ın anlattıklarını dinliyor ve fazla soru sormuyor.

Affetmeyen Sanat: Oldu mu şimdi yahu?

Paul Auster: Öyle ama… Konunun evlilikle ilgili ve Beyaz’ın da kıskanç bir koca olduğunu varsayıyor. Beyaz, ayrıntılara girmiyor.

Affetmeyen Sanat: Rapor mu verecek?

Paul Auster: Haftada bir rapor istediğini söylüyor, şu genişlikte ve şu uzunlukta kâğıtlara çift kopya olarak yazarak şu numaralı posta kutusuna gönderecektir raporu.

Affetmeyen Sanat: Kesin o posta kutusunu gözleyecek, adamı görmeye çalışacak Mavi, peki ya ödeme?

Paul Auster: Mavi’ye her hafta postayla bir çek ulaştırılacaktır.

Affetmeyen Sanat: Anlıyorum ahbap, ya sonra?

Paul Auster: Sonra Beyaz, Siyah’ın nerede oturduğunu, görünümünün nasıl olduğunu filan anlatıyor.

Affetmeyen Sanat: Bu iş ne kadar sürecek peki?

Paul Auster: Bu belirsiz… Mavi, bu işin ne kadar süreceğini tahmin ediyorsunuz, diye sorduğunda Beyaz bilmediğini söylüyor. Ben dur diyene kadar, diyor, raporlarını göndermeye devam et.

(Cam Kentler’i hatırladım… Adım Paul Auster. Belki kim olduğumu duymuşsunuzdur, ama duymamış olma olasılığı çok yüksek. Önemi yok. Bu benim gerçek adım değil. Gerçek adımı anımsamıyorum. Özür dilerim. Zaten fark etmez. Yani aslında fark etmez…)

Affetmeyen Sanat: Bunlar sence biraz garip değil mi, sanki Mavi’ye haksızlık ediyorsun?

Paul Auster: Mavi’ye haksızlık etmeyelim, bütün bunları bir parça garip buluyor. Ancak bu aşamada birtakım kuşkulara kapıldığını söylemek de doğru olmaz. Yine de Beyaz’la ilgili bazı şeyler gözünden kaçmıyor.

Affetmeyen Sanat: Öyle mi, tamam işte, gerçekçi olsun biraz, ne peki?

Paul Auster: Siyah sakalı örneğin ve aşırı kalın kaşları. Sonra şu cildi, pudrayla kaplanmış gibi aşırı beyaz görünüyor. Kılık değiştirmek konusunda Mavi amatör sayılmaz, karşısındakinin maskesinin altını görmekte zorlanmıyor.

Affetmeyen Sanat: Ne de olsa…

Paul Auster: Doğru… Ne de olsa öğretmeni Kahverengi’ydi ve zamanında Kahverengi işinin en iyisiydi.

Affetmeyen Sanat: Biliriz biliriz… Ya sonra?

Paul Auster: Böylece Mavi, yanıldığını, bu vakanın evlilikle ilgisinin olmadığını düşünmeye başlıyor. Ama daha ileri gidemiyor…

Affetmeyen Sanat: Neden peki?

Paul Auster: Çünkü Beyaz hâlâ onunla konuşmaktadır, Mavi de dikkatini onun anlattıklarına vermelidir.

Affetmeyen Sanat: Bir sorun çıkmasın?

Paul Auster: Her şey ayarlandı, diyor Beyaz. Siyah’ın evinin tam karşısında küçük bir daire var. Onu kiraladım bile, bugün taşınabilirsiniz. Bu iş sona erene kadar kirası ödenecek.

Affetmeyen Sanat: İyi fikir hani…

Paul Auster: İyi fikir, diyor Mavi de, anahtarı Beyaz’dan alırken. Böylece bacaklarıma iş düşmeyecek. Doğru, diye yanıtlıyor onu Beyaz, sakalını sıvazlayarak.

Affetmeyen Sanat: İşi aldı mı?

Paul Auster: Aldı… Böylece iş bağlanıyor. Mavi işi kabul ediyor, el sıkışıyorlar.

Affetmeyen Sanat: Bu kadar mı ya avans?

Paul Auster: Alıyor alıyor… Hatta güvenini kanıtlamak için Beyaz, Mavi’ye on tane ellilik doları avans olarak veriyor.

( Paul Auster telefon ile konuşuyor… Bir an Auster’in Cam Kentler’ine bakıyorum:  Eser on üç bölümden oluşan “belirsiz bir dedektif hikayesi” olarak kurgulanmış, eleştirimizde kurgu vurgusu çok önemli çünkü baştan sona kurgusal bir yanlış içerisinde bırakıyor, kurgu mu yanlış yapılmış, kurgusu mu kurgusuz, neden bu kadar kurgulu gibi kurgusuz, türünde bir çok soru, tüm bu soruların vardığı yer aslında çok basit: roman epey yapay (( ne gerçek ne “gerçekçi” )) başlıyor ve öyle ilerliyor… Telefonu kapıyor… )

Affetmeyen Sanat: Böyle mi başlıyor her şey?

Paul Auster: Her şey böyle başlıyor işte. Genç Mavi, bir de Beyaz adında bir adam, ki Beyaz’ın aslında başka biri olduğu bellidir. Beyaz gittikten sonra, bunun önemi yok, diyor Mavi kendi kendine.

Affetmeyen Sanat: Umarım ki kendine göre nedenleri vardır.

Paul Auster: O da öyle diyor… Eminim ki kendine göre nedenleri vardır. Hem bana ne. Ben aklımı işime vermeliyim.

Affetmeyen Sanat: Az değilsin sen, ya sonra? Olay ne zaman başlıyor? Şubat mıydı…

Paul Auster: 1947 yılının 3 Şubat’ıdır. Bu vakanın yıllarca süreceğini Mavi bilemez elbette. Ama bugün de geçmiş kadar karanlıktır ve aynen gelecek kadar bilinmezlerle doludur.

Affetmeyen Sanat: Dünya diye bir yer işte…

Paul Auster: Dünya böyledir işte: Adımlar birer birer atılır, sözcükler teker teker söylenir. Bu noktada Mavi’nin bilmesi mümkün olmayan şeyler vardır. Çünkü bilgi yavaş edinilir, edinildiğinde de çoğunlukla büyük kişisel özveriler pahasına olur.

Affetmeyen Sanat: İyi dedin moruk, ya sonra?

Paul Auster: Beyaz, bürodan çıkıyor, biraz sonra da Mavi telefonu eline alıp müstakbel Bayan Mavi’yi arıyor. Ortadan kaybolacağım, diyor sevgilisine. Bir süre benimle bağlantı kuramazsan merak etme. Hep seni düşüneceğim.

Affetmeyen Sanat: Herkes hep onu düşünseydi dünya daha iyi bir yer olurdu, Mavi olaya giriyor mu?

Paul Auster: Mavi, raftan küçük gri bir el çantası indiriyor, içine otuz sekizliğini, bir dürbün, bir defter ve mesleğinin gerektirdiği öteberiyi koyuyor.

Affetmeyen Sanat: Vay, otomatik mi?

Paul Auster: O kadarını hatırlamıyorum… Sonra masasını toparlıyor, kâğıtlarını düzenliyor, bürosunu kilitliyor. Çıkıp Beyaz’ın kendisi için tuttuğu daireye gidiyor. Adresin önemi yok.

Affetmeyen Sanat: Sen yine de bir yer söyle… Brooklyn’i seçersin büyük ihtimal…

Paul Auster: Brooklyn Heights semti diyelim isterseniz, bir şey demiş olmak için.

Affetmeyen Sanat: Tam neresinde, köprünün orda, içinde mi?

Paul Auster: Orada, köprüden pek uzakta olmayan, pek ayakaltı olmayan, sakin bir sokak…

Affetmeyen Sanat: Ona da Sarı ya da Turuncu sokak de istersen…

Paul Auster: Tamam, Turuncu Sokak olabilir örneğin.

Affetmeyen Sanat: Bilindik bir sokak mı?

Paul Auster: Walt Whitman, Çimen Yaprakları’nın ilk baskısını 1855 yılında bu sokakta dizmişti;

Affetmeyen Sanat: A sahi mi, geçen okumuştum, incecik bir kitap ama çok hoş, başka ünlüsü var mı buranın?

Paul Auster: Henry Ward Beecher da kırmızı tuğlalı kilisesindeki kürsüden köleliğe karşı konuşmasını burada yapmıştı.

Affetmeyen Sanat: Bu kadarı yetmez mi?

Paul Auster: Haklısın, bu kadar yerel bilgi yeter.

(Aynı tavaya yine biraz daha yağ koyuyorum, sonra tuzlu suda bekletilen küpümsü doğranmış patlıcanları tavaya döküyor, patlıcanlar gittikçe yumuşamaya ve kızarmaya başlıyor, ince doğranmış soğanları da ekleyip biraz tuz atıyor, sonra biraz karıştırıyor, şimdi biraz elma sirkesi ekledi, keskin patlıcan ve fesleğen kokularını algılar, ağzında hafif bir patlıcan tadı duyumsarken, sağ dirseğine arkadaki masa arada bir çarptıkça irkilip arkasına bakmadan edemiyor, bahçede rüzgarın bas perdeden kesikli uğultusu, ocağı kapatıyor, sonra doğranmış fesleğenleri ekliyor, haşladığı burgu makarnaları sos tavasına döküp karıştırmaya başlıyor, sonra tavadakilerin yarısını bir tabağa ekliyor, tavada kalanlar birisi içindi aslında acaba nerededir şimdi, onu bulsa mı, bulabilir mi, buna bir türlü emin olamıyor ve bu konuda bir şey yapmak için bir türlü karar veremiyor… Ne diyorduk?)

Affetmeyen Sanat: Mavi’nin kalacağı yer nasıl?

Paul Auster: Kahverengi taştan yapılma dört katlı bir binanın üçüncü katında, küçük bir stüdyo  dairedir kiralanan.

Affetmeyen Sanat: Ne sevinmiştir şimdi…

Paul Auster: Dairenin eksiksiz döşenmiş olduğunu görmek Mavi’yi sevindiriyor, odada dolaşıp mobilyaları incelerken oradaki her şeyin yeni olduğunu görüyor: yatak, masa, koltuk, halı, çarşaflar, mutfak gereçleri, her şey.

Affetmeyen Sanat: Giysi yok mu?

Paul Auster: Var… Gardıropta asılı tam takım giysiler de vardır, bu giysilerin kendisi için mi bırakıldığını merak eden Mavi onları deniyor ve üzerine oturduklarını görüyor.

Affetmeyen Sanat: Mavi sevmiştir orayı…

Paul Auster: Haklısın… Daha büyük evler gördüm, diyor kendi kendine, odayı adımlarken, ama burası çok sevimli, çok.

Affetmeyen Sanat: Ya karşı bina?

Paul Auster: Sokağa çıkıyor, karşı kaldırıma geçiyor ve oradaki binaya giriyor. Girişteki posta kutularında Siyah’ın adını arayıp buluyor: Siyah– 3. kat. Şimdilik iyi gidiyor. Sonra odasına dönüyor ve işe koyuluyor. Pencerenin perdelerini aralayarak dışarı bakıyor ve Siyah’ın sokağın  karşısındaki odasında bir masanın başında oturduğunu görüyor.

Affetmeyen Sanat: Bir şey görebiliyor mu?

Paul Auster: Görebildiği kadarıyla Siyah’ın yazı yazmakta olduğunu tahmin ediyor. Dürbünle bakınca tahmini doğrulanıyor. Ama dürbünün mercekleri neler yazıldığını gösterecek kadar güçlü değil, öyle olsalar bile Mavi o yazıyı tersten okuyabileceğinden kuşkulu. Bu yüzden, emin olabildiği tek şey, Siyah’ın bir deftere kırmızı mürekkepli bir dolmakalemle yazdığıdır. Mavi kendi defterini çıkarıp şunu yazıyor: 3 Şubat, saat 15.00. Siyah masasında yazı yazıyor.

Affetmeyen Sanat: Hiç ara vermiyor mu Siyah?

Paul Auster: Siyah ara sıra işine ara verip camdan dışarı bakıyor. Bir ara Mavi onun gözlerini kendisine diktiğini sanıp kenara çekiliyor. Ama dikkat edince onun boş boş baktığını fark ediyor, gördüğünü değil de bir şey düşündüğünü işaret etmektedir bu bakış, her şeyi görünmez kılan, onları içine almayan bir bakıştır. Siyah oturduğu iskemleden ara sıra kalkıyor, odanın görünmeyen bir yerinde gözden kayboluyor, bir köşeye gittiğini tahmin ediyor Mavi, ya da banyoya, ama uzun zaman kalmıyor orada, hemen arkasından masasına dönüyor. Bu böylece birkaç saat sürüyor, onca çabadan sonra Mavi hiçbir şey öğrenmiş olmuyor. Saat altıda defterine ikinci cümleyi yazıyor: Saatlerdir aynı şey.

Affetmeyen Sanat: Sıkılmıyor mu bu Mavi?

Paul Auster: Yok… Mavi sıkılmasa da engellenmiş hissediyor kendini. Siyah’ın yazdıklarını okuyamadığı sürece hiçbir şey elde edemeyecektir. Belki de bu adam deli, diye düşünüyor Mavi.

Affetmeyen Sanat: Belki de Tarkovsky’nin Nostalghia’sındaki Domenico’dur…

Paul Auster: Olabilir… Dünyayı havaya uçurmayı planlıyor olabilir. Belki bu yazdıkları onun gizli formülüyle ilgilidir. Ama bu çocukça düşüncelerden utanıyor Mavi. Bir şeyler öğrenmek için henüz çok erken, diyor kendi kendine, ve şimdilik bir sonuca varmamaya karar veriyor.

Affetmeyen Sanat: Belki de hiçbir zaman söylemeyecek… Ya sonra?

Paul Auster: Aklı oraya buraya gidiyor, sonunda müstakbel Bayan Mavi üzerinde odaklanıyor. O gece dışarı çıkmayı planladıklarını anımsıyor, bugün Beyaz büroya gelmeseydi ve bu yeni vaka olmasaydı şimdi sevgilisiyle olacaktı.

Affetmeyen Sanat: Yine aynı yere mi gideceklerdi?

Paul Auster: Sanırım… Önce 39. Sokak’taki Çin lokantası, orada çubuklarla boğuşacak ve masanın altında el ele tutuşacaklardı,

Affetmeyen Sanat: Sonra da Paramount’a sanırım…

Paul Auster: Öyle… Sonra Paramount Sineması’nda iki seans. Kısacık bir an sevgilisinin yüzü şaşırtıcı bir berraklıkta aklına düşüyor (yere bakarak gülerken, şaşırmış gibi yaparken), o zaman Mavi bu küçük odada Tanrı bilir kaç saat oturmak yerine onunla olmayı istediğini anlıyor. Gevezelik etmek için ona telefon etmek geçiyor aklından, duraksıyor, ve sonra vazgeçiyor. Zayıf görünmek istemiyor.

Affetmeyen Sanat: Peki neden?

Paul Auster: Sevgilisi onun kendisine ne kadar ihtiyacı olduğunu anlarsa Mavi üstünlüğünü kaybetmeye başlayacaktır, bu da iyi olmaz. Erkek hep kadından daha güçlü olmalıdır.

Affetmeyen Sanat: Siyan ne alemde?

Paul Auster: Siyah masanın üstünü temizlemiş, yazı malzemesinin yerine yemeklerini koymuştur. Lokmalarını ağır ağır çiğneyerek oturuyor orada, gözlerini boşluğa dikip pencereden dışarı bakıyor.

Affetmeyen Sanat: Mavi de bir şey yemedi sanki…

Paul Auster: Doğru… Yiyecekleri gören Mavi de acıktığını anımsıyor ve mutfak dolaplarında yiyecek bir şeyler arıyor. Bir kutu konserve türlüde karar kılıp yemeğin suyuna da bir dilim beyaz ekmek bandırıyor.

Affetmeyen Sanat: Ya Siyah çıktıysa-çıkacaksa…

Paul Auster: Yemekten sonra o da Siyah’ın biraz dışarı çıkacağını ummaktadır. Karşıdaki odada ansızın telaşlı koşuşturmalar görünce umudu artıyor. Ama sonu gelmiyor. On beş dakika sonra Siyah yine masanın başına oturmuş, kitap okumaya başlamıştır.

Affetmeyen Sanat: Bu sefer yüzünü görüyor mu?

Paul Auster: Yanı başındaki lamba yandığı için Mavi, Siyah’ın yüzünü öncesine kıyasla daha iyi görmektedir. Mavi, Siyah’ın kendisiyle aşağı yukarı aynı yaşta olduğunu tahmin ediyor, aralarında olsa olsa bir iki yıl fark vardır. Yani, yirmili yaşlarının sonunda ya da otuzlarının başındadır. Siyah’ın hoş bir yüzü olduğunu düşünüyor, her gün sokakta karşılaşılan binlerce yüzden farkı yoktur. Bu, Mavi’yi hayal kırıklığına uğratıyor, çünkü içten içe hâlâ Siyah’ın delinin biri olmasını ummaktadır.

Affetmeyen Sanat: Yakından baksaydı, belki kendidir…

Paul Auster: Mavi dürbünle bakıyor sonra zaten ve Siyah’ın elindeki kitabın adını okuyor. Henry David Thoreau’nun Doğal Yaşam ve Başkaldırı adlı kitabıdır. Mavi daha önce o kitabın adını duymamıştır, defterine özenle kaydediyor bu adı.

Affetmeyen Sanat: Biraz sıkıcı bir kitaptı denebilir… Ya sonra?

Paul Auster: Akşam boyunca böyle sürüp gidiyor; Siyah okuyor, Mavi de onu seyrediyor. Saatler geçtikçe Mavi’nin morali bozuluyor. Böyle boş boş oturmaya alışık değildir, karanlıkta kaldıkça sinirleri bozulmaya başlıyor. O hep ayakta olmayı seviyor, oradan oraya gitmeyi, bir şeyler yapmayı. Patronu Kahverengi ona ne zaman yerleşik bir görev verse, ben Sherlock Holmes tipi değilim, derdi. Dişlerimi geçirebileceğim bir görev verin bana. Artık kendi kendinin patronu olduğunda üstlendiği işe bakın: boş boş oturmak. Çünkü birini okurken ve yazarken izlemek aslında hiçbir şey yapmamaktır. Yolu

Affetmeyen Sanat: Neler olduğunu anlamanın başka yolu yok mu?

Paul Auster: Mavi’nin neler olduğunu anlamasının tek yolu, Siyah’ın zihnine girmek, ne düşündüğünü görmektir, bu ise kuşkusuz mümkün değildir. Bu yüzden Mavi, azar azar, kendi zihninin eski günlere kaymasına izin veriyor. Kahverengi’yi düşünüyor, birlikte çalıştıkları bazı vakaları anımsıyor,  eski zaferlerini aklına getirip keyifleniyor. Örneğin Redman olayı…

Affetmeyen Sanat: Aa müthiş bir olaydı… Yarım milyon muydu?

Paul Auster: Evet, yok çeyrek milyon doları zimmetine geçiren banka veznedarının izini bulmuşlardı. Hatırlarsın…Bu olayda Mavi müşterek bahis düzenleyen biri numarası yapıp Redman’ı bahse girmek için kandırmıştı.

Affetmeyen Sanat: Hatırlamaz mıyım, bir gün önce görüşmüştük onunla, tabii o zaman adı şimdiki gibi Mavi değildi… Nasıl çözülmüştü, sonunu tam hatırlamıyorum…

Paul Auster: Paranın, bankadan çalınan banknotlardan biri olduğu anlaşılmış, adam da cezasını bulmuştu.

Affetmeyen Sanat: Bir de Yeşil, affedersin Gri olayı vardı sanki…

Paul Auster: Doğru… Gri olayı daha da iyiydi. Gri bir yılı aşkın zamandır kayıptı, karısı da onun ölmüş olduğunu kabullenmek üzereydi. Mavi bütün normal yollardan araştırma yapmış ama eli boş dönmüştü.

Affetmeyen Sanat: O akşam görüştük onunla rapor yazacağım diyordu, sonra bir bara gittik…

Paul Auster: Öyle mi? İşte, sonra, günün birinde, son raporunu yazmak üzereyken, Gri’nin bir daha evine dönmeyeceğine ikna olmuş karısından iki blok bile uzakta olmayan bir barda rastlamıştı adama. Demek sen de oradaydın, birisinden bahsetmişti zaten…

Affetmeyen Sanat: Doğrudur ahbap…

Paul Auster: Gri’nin adı artık Yeşil’di ama Mavi buna rağmen onun Gri olduğunu anlamıştı, çünkü üç aydır o adamın bir fotoğrafını yanında taşıyordu ve yüzünü ezbere biliyordu.

Affetmeyen Sanat: Baştan Yeşil demiştim zaten, onu görünce anladım, daha önce de görmüştüm sanırım…

Paul Auster:  Bellek kaybı olduğu ortaya çıktı. Mavi, Gri’yi alıp karısına götürdü, adam karısını hatırlamasa da, ben Yeşil’im diye ısrar etse de kadından hoşlandı ve birkaç gün geçmeden de ona evlenme teklif etti. Böylece Bayan Gri, Bayan Yeşil oldu,

Affetmeyen Sanat: Aa, tekrar mı evlendiler?

Öyle, Bayan Yeşil aynı adamla ikinci kez evlendi; Gri geçmişi hatırlamasa da – ve her şeyi unuttuğunu inatla yadsısa da– bu onu şimdiki zamanda rahatça yaşamaktan alıkoyamadı.

Affetmeyen Sanat: Gri mimar mıydı?

Paul Auster: Yok, Gri, önceki yaşamında mühendislik yapıyordu. Yeşil olaraksa iki blok ötedeki barda barmen olarak çalışıyordu. İçkileri karıştırmaktan hoşlanıyorum, diyordu, bara gelenlerle konuşmaktan da, başka bir şey yapmayı hayal bile edemiyordu. Ben barmen olmak için doğmuşum, demişti Kahverengi’yle Mavi’ye düğününde, onlar kim oluyordu da kendisinin hayatını nasıl kullanacağına itiraz ediyorlardı?

Affetmeyen Sanat: Haklı da biraz sanki…

Paul Auster: Eski günler güzeldi, diyor şimdi Mavi kendi kendine, sokağın karşısındaki odasında Siyah’ın ışığı kapatmasını izlerken. Tuhaf değişiklikler ve eğlenceli rastlantılarla dolu.

Affetmeyen Sanat: Her zaman mı? Ne iş ama…

Paul Auster: Eh, her vaka böyle heyecan verici olmaz. İyisi de var kötüsü de. İyimserliğini hiç yitirmeyen Mavi ertesi sabah uyandığında keyiflidir. Dışarıda, sakin sokağa kar yağmaktadır, her yer bembeyaz olmuştur. Siyah’ın, pencerenin önündeki masada kahvaltı etmesini ve Doğal Yaşam ve Başkaldırı’dan birkaç sayfa daha okumasını izledikten sonra onun odanın arka tarafına çekildiğini, sonra sırtında paltosuyla camın önüne geldiğini görüyor. Saat sekizi biraz geçmektedir.

Affetmeyen Sanat: Anlat anlat, sadece penceredeki kuş dikkatimi çekti…

Paul Auster: Karga o… Ne diyordum… Mavi şapkasını, paltosunu, atkısını ve botlarını alıyor, alelacele giyiyor hepsini ve Siyah’tan bir dakika kadar sonra aşağı inip sokağa çıkıyor. Rüzgârsız bir sabahtır, ortalık öylesine sessizdir ki, ağaçların dallarına inen karın sesini duyuyor. Sokakta kimse yoktur, Siyah’ın ayakkabıları beyaz kaldırımda derin izler bırakmıştır. Mavi ayak izlerinin peşinden köşeyi dönüyor,

Affetmeyen Sanat: Kesin Siyah’ı bulacak…

Paul Auster: Siyah’ın havanın tadını çıkarırcasına yandaki sokakta salına salına yürüdüğünü görüyor. Kaçmak üzere olan birine benzemiyor, diye düşünen Mavi de adımlarını yavaşlatıyor. İki sokak sonra Siyah ufak bir bakkal dükkânına giriyor, orada on on iki dakika kalıyor, sonra ağzına kadar dolu iki kahverengi kâğıt torbayla çıkıyor dışarı. Karşı kaldırımda bir kapı eşiğinde duran Mavi’yi fark etmeksizin geldiği yolu izleyerek Sarı Sokak’a doğru yürümeye başlıyor.

Affetmeyen Sanat: Sarı değil Turuncu sokak…

Paul Auster: Tamam, Turuncu Sokak’a doğru yürümeye başlıyor. Fırtınaya karşı stok yapıyor, diye düşünüyor Mavi. Siyah’la bağlantısını yitirme pahasına, aynı işi görmek üzere dükkâna giriyor. Bu bir tuzak değilse, diye düşünüyor, ve Siyah aldığı malları çöpe atıp ortadan kaybolmayacaksa mutlaka evin yolunu tutmuştur. Bu yüzden Mavi de alışverişini yapıyor, yandaki dükkâna uğrayıp bir gazeteyle birkaç dergi alıyor, sonra Sarı-Turuncu Sokak’taki odasına dönüyor.

Affetmeyen Sanat: Siyah yerinde mi?

Paul Auster: Siyah elbette pencerenin önündeki masasındadır, bir gün önceki gibi defterine yazı yazmaktadır. Kar nedeniyle görüş zayıftır, Siyah’ın odasında olanları seçmekte zorlanıyor Mavi.

Affetmeyen Sanat: Ya dürbün?

Paul Auster: Dürbünün bile pek yararı olmuyor. Karanlık bir gündür, dinmek bilmeyen karın arasından Siyah karşıda bir gölge olarak kalıyor. Mavi uzun bir bekleyişe razı oluyor, gazetesiyle dergilerini alıp koltuğa yerleşiyor. Gerçek Dedektif dergisinin sadık bir okurudur, bir ay bile sektirmemeye çalışır.

Affetmeyen Sanat: Ne buluyor o dergide?

Paul Auster: Onu bilemem… Şimdi bol zamanı olduğu için derginin yeni sayısını baştan sona okuyor, hatta küçük ilanları ve arka sayfalardaki reklamları bile atlamıyor. Çeteler ve gizli ajanlarla ilgili yazılar arasında Mavi’yi duygulandıran kısa bir haber yer almaktadır, dergiyi okuyup bitirdikten sonra bile Mavi’nin aklı o yazıda kalıyor. Anlatıldığına göre, yirmi beş yıl önce, Philadelphia dışında bir ormanlık arazide küçük bir erkek çocuğun cesedi bulunur. Polis bu vaka üzerinde hemen çalışmaya başlasa da bir ipucu bulamaz. Hiçbir şüpheli yakalayamadıkları gibi küçük çocuğu da teşhis edemezler. Kim olduğu, nereden geldiği, neden orada bulunduğu: Bütün bu sorular yanıtsız kalır. Sonunda bu olayın dosyası kapanır; çocuğun cesedi üzerinde otopsi yapmakla görevlendirilen tahkikat memuru da olmasa bu olay tümüyle unutulup gidecektir.

Affetmeyen Sanat: İşe bak sen…

Paul Auster: Ama Gold adındaki bu adam bu cinayeti kafasına takar. Çocuk gömülmeden önce suratının kalıbını çıkartır, ondan sonra da bütün boş zamanlarını bu muammaya ayırır. Yirmi yıl sonra emekliliği gelir, işinden ayrılır ve her dakikasını bu olayla meşgul olarak geçirir. Ama işler yolunda gitmez. Hiçbir ilerleme kaydedemez, cinayetin çözümüne bir adım bile yaklaşamaz. Gerçek Dedektif dergisindeki yazıda, bu küçük oğlan hakkında bilgi verecek kişilere adamın iki bin dolar ödeyeceği bildirilmektedir. Dergide ayrıca çocuğun ölü suratından alınmış maskeyi elinde tutan adamın bulanık, rötuşlu bir fotoğrafı da vardır. Adamın gözlerinde öylesine tekinsiz ve yalvaran bir bakış vardır ki Mavi gözlerini ondan alamaz. Gold iyice yaşlanmıştır, bu vakayı çözmeden ölmekten korkmaktadır.

Affetmeyen Sanat: Gold’a yardım etseydi…

Paul Auster: Bu hikâye, Mavi’yi çok etkiliyor. Mümkün olsa elindeki işi bırakacak ve Gold’a yardım etmeye çalışacaktır. Böyle adamların sayısı fazla değil, diye düşünüyor. Çocuk, Gold’un oğlu olsaydı bütün bunların bir anlamı olacaktı: intikam, kesin ve basit, ve herkes anlardı bunu. Ama çocuk Gold için bir yabancıydı, demek ki işin kişisel bir yanı yoktu, gizli bir nedene işaret eden bir şey de. Mavi’yi etkileyen de bu düşüncedir. Gold, bir çocuk katilinin ceza almadan serbestçe dolaşabileceği bir dünya istememektedir, katil şimdi artık hayatta olmasa bile, hatayı düzeltmek için Gold kendi hayatını ve mutluluğunu feda etmeye hazırdır.

Affetmeyen Sanat: Epey düşündürücü…

Paul Auster: Mavi de bir süre küçük çocuğu düşünüyor, neler olduğunu tahmin etmeye çalışıyor, çocuğun neler hissetmiş olabileceğini hissetmeye çalışıyor ve sonra birden aklına katilin, çocuğun annesi ya da babası olabileceği geliyor, yoksa çocuğun kaybolduğu polise bildirilirdi. Bu durumda işler daha da sarpa sarar, diye düşünüyor Mavi, bunu düşünürken midesi bulanmaya başlıyor, Gold’un bütün o yıllar boyunca neler hissettiğini tamamen anlıyor, yirmi beş yıl önce kendisinin de küçük bir çocuk olduğunu, o çocuk yaşasaydı kendi yaşında olacağını fark ediyor. O ölen ben olabilirdim, diye düşünüyor, o küçük çocuk ben olabilirdim.

Affetmeyen Sanat: Sonra ne yapıyor?

Paul Auster: Ne yapacağını bilemediğinden dergideki resmi kesiyor ve yatağının üzerinde duvara yapıştırıyor. İlk günler böyle geçiyor. Mavi, Siyah’ı gözetliyor, pek bir şey olmuyor. Siyah yazıyor, okuyor, yemek yiyor, mahallede kısa gezintilere çıkıyor.

Affetmeyen Sanat: Onu fark etmiyor mu?

Paul Auster: Yok, Mavi’nin varlığını fark etmemiş görünüyor. Mavi ise kaygılanmamaya çalışıyor. Siyah’ın gizlendiğini, uygun an gelene kadar zaman geçirdiğini tahmin ediyor. Mavi tek başına çalıştığı için kendisinden bütün gün gözü açık olmasının beklenmediğini anlıyor. Ne de olsa insan kimseyi günün yirmi dört saati gözleyemez. Uyumanız, yemek yemeniz, çamaşırınızı yıkamanız filan için zamana ihtiyacınız vardır.

Affetmeyen Sanat: Ya Beyaz, Siyah’ın yirmi dört saat gözetlenmesini istemiş olsaydı? O zaman ne yapacaktı acaba?

Paul Auster: O zaman iki üç kişi tutardı herhalde, bir tek kişi değil. Ama Mavi tek başınadır, ancak elinden geleni yapabilecektir. Sakinleşmeye çalışsa da kaygılanmaya başlamıştır. Çünkü eğer Siyah gözetlenecekse, her günün her saati gözetlenmesi gerekir. Sürekli gözetim altında tutulmadığı takdirde hiç gözetlenmese de olur. Tablonun değişmesi için fazla bir şeye gerek yok, diye mantık yürütüyor Mavi. Bir anlık dikkatsizlik –yan tarafa bakması, başını kaşımak için gözlerini çevirmesi, bir ufacık esneme– ve buyurun, Siyah gizlice çekip gider ve tasarladığı kötülük her ne ise onu işleyiverir. Böylesi anlar olacaktır elbette, her gün böyle yüzlerce, hatta binlerce an yaşanacaktır. Mavi kaygı verici buluyor bunu, bu sorunu kafasında ne kadar evirip çevirse de bir çözüme ulaşamıyor. Ama onu tasalandıran yalnızca bu değil.

Affetmeyen Sanat: Ya ne peki, para mı?

Paul Auster: Değil… Bugüne kadar Mavi böyle boş oturma fırsatı bulmamıştır, yeni tanıştığı bu tembellik yüzünden ne yapacağını bilmez durumdadır. Hayatında ilk kez kendisiyle baş başa kalmıştır, elini atacağı hiçbir şey yoktur, dakikalar birbirinin aynı geçmektedir. Kendi iç dünyası üzerinde daha önce pek kafa yormamıştır, var olduğunu hep bilse de o dünya bilinmedik bir kütle olarak kalmıştır, keşfedilmemiş ve karanlıktır, kendisine karşı bile. Kendini bildi bileli her şeyin yüzeyinden hızla geçmiştir, yalnızca algılamak için dikkat etmiştir o yüzeylere, birini ölçüp biçtikten sonra ötekine atlamıştır, dünyayı olduğu gibi kabul edip zevk almıştır, var olmalarından başka bir şey beklememiştir nesnelerden. Bugüne kadar bu nesneler gün ışığının önünde keskinleşen hatlarıyla ne olduklarını ona açık seçik anlatmışlardır: Salt kendileridir onlar, başka bir şey değil; bu yüzden de hiçbirinin önünde asla oyalanmamış, ya da ikinci bir kez göz atmamıştır. Şimdi, ansızın, dünya adeta ondan geri çekilmişken, Siyah adında ne olduğu belirsiz bir gölge dışında görecek fazla bir şey olmadan, daha önce aklına hiç gelmeyen şeyleri düşündüğünü fark ediyor ansızın, bu da onu kaygılandırmaya başlıyor.

Affetmeyen Sanat: Spekülasyon durumu…

Paul Auster: Doğru… Burada düşünmek sözcüğü fazla kaçarsa, biraz daha hafif bir terim –örneğin spekülasyon– kullanmak uygun düşebilir. Latince speculatus kökeninden gelme spekülasyon, ki anlamı gözlemek, bakmaktır, ayna anlamına gelen spekulum sözcüğüyle ilintilidir. Sokağın karşısındaki Siyah’ı gözetlerken Mavi sanki bir aynaya bakar gibidir, bir başkasını gözetlemek yanında aynı zamanda kendisini de gözetlediğini anlıyor.

Affetmeyen Sanat: Diyorum sana ben ve o aynı kimse olabiliriz diye…

Paul Auster: Hayatı birdenbire o kadar yavaşlamıştır ki Mavi daha önce dikkatinden kaçmış olan şeyleri şimdi görebilmektedir. Örneğin her gün odanın içinden geçen ışığın yörüngesi, güneşin belli saatlerde odasının tavanının karşı köşesinde karı yansıtması. Kalp atışları, soluğunun sesi, gözlerini kırpıştırması; Mavi şimdi bu küçük ayrıntıların farkında, onları ne kadar görmezden gelmeye çalışsa da üst üste yinelenen anlamsız bir cümle gibi aklından çıkmıyorlar. Bu cümlenin doğru olmadığını biliyor, ama o cümle sanki yavaş yavaş anlam kazanıyor.

Affetmeyen Sanat: Delirir şimdi bu…

Paul Auster: Siyah’a, Beyaz’a, yerine getirmesi için tutulduğu göreve bakan Mavi şimdi bazı kuramlar çıkarmaya başlıyor. Birtakım hikâyeler uydurmanın zaman geçirtmenin ötesinde zevk veren bir şey olduğunu keşfediyor. Belki de Beyaz’la Siyah kardeştir, diye düşünüyor…

Affetmeyen Sanat: Yok daha neler…

Paul Auster: Ve ortada büyük bir miktar para vardır, bir miras örneğin, ya da bir ortaklığa yatırılmış bir sermaye. Belki de Beyaz, Siyah’ın ehliyetsiz olduğunu kanıtlamak, onu bir akıl hastanesine kapattırmak ve ailesinin servetini kendi yönetmek istiyordur. Ancak Siyah buna kanmayacak kadar akıllıdır, bir yere gizlenir, bu baskının azalmasını bekler.

Affetmeyen Sanat: Paul Auster olsa bu kadar kötü bir çıkarımda bulunurdu ancak…

Paul Auster: Mavi’nin kafasında geliştirdiği ikinci bir kuramda Beyaz ile Siyah rakiptirler, her ikisi de aynı hedefe yönelmişlerdir, bilimsel bir sorunun çözümüne örneğin; Beyaz, kendisine bir numara yapılmadığından emin olmak için Siyah’ı gözetlettirmektedir.

Affetmeyen Sanat: Anlat anlat… Bir şey dediğim yok…

Paul Auster: Bir başka hikâyede ise Beyaz, Federal Araştırma Bürosu’na ya da bir başka casusluk örgütüne –yabancı bir örgüt de olabilir– ihanet eden bir ajandır, üstleri tarafından pek de onaylanmayan önemsiz bir araştırmayı kendi başına yürütmeye kalkışmıştır. Kendi adına bu işi yürütmesi için Mavi’yi işe alarak Siyah’ın gözetlendiğini sır olarak tutabilir, aynı zamanda kendi normal görevlerini yerine getirmeyi de sürdürebilir.

Affetmeyen Sanat: Ee, sonra?

Paul Auster: Bu hikâyelerin listesi günden güne uzuyor, Mavi bazen kafasındaki ilk hikâyelerden birine dönüyor, o hikâyeye bazı ayrıntılar katıyor, eklemeler yapıyor, bazen de yepyeni bir hikâyeye geçiyor. Cinayet planları örneğin ve büyük miktarda fidyeler karşılığında adam kaçırma planları.

Affetmeyen Sanat: Auster stilinde romanlar desene…

Paul Auster: Günler geçtikçe Mavi, bu hikâyelerin sonunun gelmeyeceğini fark ediyor. Çünkü Siyah, bir tür boşluktan başka bir şey değildir, nesnelerin dokusunda bir deliktir o, bu deliği hangi hikâye olsa doldurur. Ama Mavi, doğru sözlüdür. Gerçek hikâyeyi öğrenmeyi her şeyden çok istediğini biliyor. Öte yandan daha işin başında olduğu için sabır göstermesi gerektiğini de biliyor. Bu nedenle bulunduğu yere yavaş yavaş yerleşiyor, her geçen gün durumuna daha da alışıyor, uzun bir bekleyiş olacağı gerçeğini iyice benimsiyor. Oralet kalmadı… Bir kahve molası verelim mi?

Affetmeyen Sanat: Peki…

 

DEVAM EDECEK…

 

 

Comments

comments