Sanatın Anlamı. Sanat:10+10=100 Kapsamında İsmail Çoban ile Röportaj

10 SORU, 10 KİŞİ, 100 CEVAP

Affetmeyensanat.com | librimondadori.it

İsmail Çoban

Soru cevap

  • Kimilerine göre cevabı basit kimilerine göre ise basit olamayacak kadar bileşik olan bir soru ile başlayalım, bir meslek adı vererek kendinizi tanıtacak olursanız:

1

  1. “Kimsiniz?”

Soru bir köylü çocuğu için zor değil, çocukluğumda bildiğim iki şansım vardı bunlardan biri, babam gibi çiftçi olmak ikincisi ise öğretmen olmak.

Okula başlayışım şöyle oldu: annem ben üç yaşımda iken öldüğünden  evde bana bakacak kimse yoktu, o çocuklukta bir gün oyun yolum köyümüzde yeni açılan okulun önünden geçti. Elimdeki babamın bana yaptığı değnekle kapıya vurdum, kapı açıldı, karşıma köyümüzün genç öğretmeni çıktı, beni içeriye aldı ve okumaya böyle başladım. Dedim ya, köylü çocuğuyum, bacaklarımda pantolonum bile yoktu, üzerimde beyaz bir gömlek vardı: “TURHAL ŞEKER FABRİKASI“ damgalıydı, gurur duyuyordum bu sade köyümüzde yaşamaktan, köyümüzün sadeliği adeta benim gömleğimde simgesini bulmuştu.

Öğretim yılı neredeyse sona yaklaşıyorken, okulumuza bir Müfettiş geldi, bu adam öğretmenden daha önemli olmalı ki öğretmen, onun karşısında el pençe duruyordu. O ara, sene sonuna yaklaşmasına rağmen yaşımın küçük olması yüzünden daha okul kayıtlarım yapılmamıştı. Müfettiş öğretmenimize: “Ahmet çocuk bahçesi mi açtın, bu ufaklığın burada ne işi var?“ diye sorduğunda, öğretmenimiz beni tahtaya kaldırarak Müfettiş Bey´e: “Efendim buyurun sorun, bu ufaklık sizin sorularınızı cevaplayacaktır.“ dedi ve tahtaya kaldırıldım. Netice ise Müfettiş beyin: “Hemen bu çocuğu okula kaydedeceksin.“ sözüyle sonuçlandı. İşte o olaydan sonra o yaşta müfettiş olmaya karar vermiştim, öğretmenime bunu anlattığımda güldü ve: “Müfettiş olmak için, önce öğretmen olman gerekir.“ dedi.

Öğretmen olma hayallerim suya düşmüştü. Babam: “Ağabeylerin köyü terk etti, evin erkeği benden sonra sen kaldın. Ocağımızı yakmak senin görevin.“ dediğinde 11 yaşıma daha basmamıştım, köyden kaçmaya karar verdim ve İstanbul´a ağabeylerimin yanına kaçtım.

İstanbul´da önce bakkal çıraklığı ve ardından terzi çırağı olarak önce 3 yıl terzilik öğrendim, iyide bir kalfaydım. Bir gün ustam bana: “Sana yazık oluyor bu meslek senin için değil, seni okula göndermek istiyorum.“ dediğinde şaşırmamıştım, ne okuyacağımı biliyordum. Acaba emellerim  mümkün olur muydu, diye düşündüm. Önce İstanbul´da ortaokula başladım ama çalışmak ve okula gitmek zor oldu. Bu ara yatılı öğretmen okulu imtihanlarına girerek eski hayalimi gerçekleştirdim ve 1965 yılında öğretmen oldum.

b)“Bu mesleğin-kimliğin günlük rutin işleri-davranışları nelerdir?”

Bu sorulan sorunun sorumluluğunu önceden bilmiyordum,  hepsi 5 yıllık okul serüvenimde öğretildi. (Öğretmen okulları 6 yıllıktır, 1 yıl ortaokul öğrenimim kabul edildi.)

Atatürk İlköğretmen Okulu, Hasanoğlan Köy Enstitüsü kapandıktan sonra kurulmuştu. Öğretim görevlileri Köy Enstitüsü zamanından kalma öğretim görevlileriydi ve köyde öğretmenlik yapacak kişinin ne ihtiyaca cevap vereceğini biliyorlar, o yüzden müfredatta değişiklik olmasına rağmen özel kurslarla bizi o ihtiyacımızı karşılamak için yetiştirdiler.

Bu mesleğin gereksinimleri;  idealizm, çalışkanlık ve size teslim edilen genç vücutları (çocukları) kendi çocuklarınız gibi yetiştirmek, ülkenin kalkınmasında ilk temel taşını atmayı öğretmek olmuştur. Ülkenin kalkınmasına nasıl yardımcı olunacağı öğretildi ve 18 – 20 yaşlarımızda bu ödevle görevlendirildik.

Burada gerçekler göz önüne alınırsa, öğretmenliğe başlamam bir sükûti hayale uğradı ve gerçekleri görüp ilgili makamlarla konuştuğumda: “Ülkemiz Cumhuriyet kanunları ile idare ediliyor, anlattıkların gerçek dışı.“ diyerek ve komünistlikle suçlanarak öğretmenlikten istifa etmem önerildi…

1971 de Sanat eğitimimi bitirdikten sonra serbest çalışmaya başladım ama öğretmenlik emelim beni hep kovaladı. Bunu burada okul sorunları olan bütün çocuklarımızla ilgilenip, pedagojik bir birikimi olan biri olarak okullarda fahri görevler aldım, yardım ettim ve giderdim.

Öğretmen oldum görevimi yaptırmadılar, müfettiş olamadım ama 1988 yılında, Uzakdoğu‘da, (Güney Kore) Profesör olarak göreve başladım ve 2009 yılında da emekli oldum. Ama ona rağmen görevim hala bitmedi fahri olarak ailevi sorunlar yüzünden yolunu kaybetmiş, alkolik, bağımlı duruma düşmüş gençlere yardım ediyor, tedavileri ile ilgileniyor ve hayata dönmelerini gerçekleştiriyor,  gerekli öğrenimlerini bitirmeleri için resmi okullara tekrar başlamalarını sağlıyorum…

c)“Mesleğinizde-varlığınızda olmazsa olmaz dediğiniz ne tür etik kurallar var-var oluyor ya da olmalı-varoluşa bürünmeli? 

Her ne kadar bu konuda bazı teoriler varsa da bence: “Etik“in temeli çocuk yaşlarda atılmaya başlar. Bir kişinin karakterinin değiştirilmesinde aile ve çevrenin etkenliği büyük olur.  Kötü ya da iyi bir ortam karakterin belirleyicisi olur.

 

  1. d) Bu etik kurallar nasıl doğmuş-yaratılmış olabilir?

Felsefede ETİK bir disiplin, moral yapısı ve ona göre davranmak olarak kabul edilir. Toplumun gerekçesi bu kuralda temel taş olarak alınırsa yapısı da ona göre değişir. Etik konu olarak ilk defa Yunan Filozof Aristoteles tarafından ele alınmış, sınırları belirlenmiştir. Toplumun yaşam kurallarına göre sınırlar belirlenmiştir.

 

Kendi yaşamımdan bir örnek verecek olursam, örneğin: Biz çocuk iken köyümüzde her bahçeye girer bir meyve koparır, yiyebilirdik. O bahçenin sahibi bizi gördüğünde (yakaladığında demiyorum) helal olsun bir tane daha al, derdi. Bize bu güzel hareketle hırsızlık yapmadığımız aşılanırdı. Tabi İstanbul´a geldiğimde ilk defa “Yankesiciler“ in olduğunu öğrendim. Hiç kimse bunlara: “Helal olsun, iyi yaptın bir daha çal“ demeyeceğine göre, Etik´in temelinin toplumun iyi kuralları ile belirlendiğini söyleyeceğim.

Sokrates´in Etik anlayışı her konunun temel taşı olmakla beraber, gelecek asırlarda da konunun derinliklerine inen önemli yayınlar yapılmıştır. Felsefe disiplinlerinde Spinoza başta olmak üzere  Walther Ehrenfried von Tschirnhaus , Gottfried Wilhelm Leibniz ve daha bir çok filozof ve 20. yüzyılın yetiştirdiği  Anton Auer konuyu derinlikleriyle işleyerek günümüzde ki kanunların kurallarına önderlik etmiştir diyebiliriz.

Konu hakkında teoriler yaratan, örnekler veren, kurallar belirleyen  felsefe tarihinin en önemli  filozofu İspanyol Yahudi kökenli Baruch de Spinoza´dır, ondan sonra gelen önemli isimler onun kurallarına sabit kalarak kendi teorilerini onun üzerine kurmuşlardır.

Baruch de Spinoza´nın teorilerinde, doğruyu yanlışı, gerçeği yalanı, birbirinden ayırt eden   temel kavramlar vardır ki  o da o da “Etik“ in temelini teşkil eder ve siyasal, ekonomik yapının toplumsal kurallarını belirler.

 

  1. e) Yukarıdaki şıklardan hangisi sizi en iyi tanımlar?

Bu sorunuza c) şıkkındaki sorunuza verdiğim cevap beni daha çok tanımlar.  Tabi buna bazı açıklamalarda getirmek gerekir.

Çocukluğum köyde geçti. Daha bozulmamış bir toplumda. Yetişme yıllarımda köy hayatından kopmamış, daha bozulmamış, çalışkan, dürüst insanların yanında oldum, takdirini sevgisini ve korumasının yaşadım ama asıl yoğrulma serüvenim Öğretmen Okulu´unda gerçekleşti.

Öğretmen Okulu´na 15 yaşımda başladım, 2. sınıftan. Okulumuz sadece okul sıfatında değil, baba evimiz gibiydi. İdealist öğretmenlerimiz bize babalık ve annelik yaptı ve kendi çocukları gibi yetiştirdi. Zaten onlar da zamanın Köy Enstitüleri´nde yetişmiş köylü çocuklarıydı. Fakirliğin, acının ne olduğunu biliyor ve bize yol gösteriyorlardı.

Köy enstitüleri Türk tarihinin ve hatta Türkiye Cumhuriyeti tarihinin gelmiş, geçmişinde yaşadığı en önemli eğitim devrimidir. Okuduğum okul, zamanın üniversitelerinde bile olmayan bir kütüphaneye sahip, öğrenim müfredatı dışında her dalda üretim yapan atölyeleri, tabiat, tarım, spor dallarında bize Köy Enstitüleri‘nden kalma miras sanki öğrenmeye zorluyordu. Öğrenmeye susamış bir genç öğrenci topluluğuyduk. Rus, Fransız, Alman klasiklerini orada o okullarda okumaya başladık okuduk, okudum… Bu günkü okuma (daha hala) öğrenme kültürümü o kurulmuş ama ne yazık bazı çıkarcıların girişimleriyle 1950 yılı kapatılmış o eğitim kurullarına borçluyum.

Burada yine Baruch de Spinaza´ya döneceğim bu gerçekler, “ETİK“ konusundaki değerlendirmede gerçek ve yalanın bir ispatıdır.

2

  • Son izlediğiniz-okuduğunuz, sergi-film-etkinlik-kitap nedir, ilk izlenimleriniz ve daha sonrasındaki bu izlenimleri yorumla biçimleriniz arasında ne tür farklar oldu, bu farkları sıralayabilir misiniz?

 

Yaşadığım toplumun kültür gereksinimi olan sergiler çok normal olaylar. Her hafta en az 3000 sergi açılır yakınlık uzaklık kurallarına göre de en az 3 sergi görebilirsiniz. Gideceğiniz serginin önemine göre seçmesi size aittir. Örneğin: Bulunduğunuz şehirde, van Gogh, Rubens, Monet, Sisley yahut daha bir sürü klasiklerden sergiler sunuluyorsa önceliği o sergilere tanırsınız. Bu sergiler ayağınıza gelen ve özenle seçilen sergilerdir kaçırmazsınız. Genç sanatın ve sanatçılarının da bulunduğunuz şehrin büyüklüğüne göre açılan sergileri olur ki ona 1 ay boyunca gitme şansınız var. Yani her ay en az görülmeyi değer beş sergi şansınız var.

Sinema sanatında da öyle, bulunduğum şehirdekileri takip edebiliyorum ama tabi sergiler kadar yoğun değil. Arada sırada TV programlarında çıkan önemli filmlere bakarım, Türkiye´deki gibi burada da diziler var ama dizilere bakmam tamamen tabudur ve kalitelerini bile bilmiyorum.

 

Konu okumaya gelince her an elimde okuduğum kitaplar var. Özenle okuduğum kitaplar takdir ettiğim yazarların kitapları… Onun dışında, eleştiri için gönderilen kitaplar var, bir kitap hakkında bir şey yazmak için okumanız gerekir. Bir de yayınevlerinin gönderdiği kitaplar var ki basmak için sizin fikirlerinizi sorarlar yani Bilirkişi Raporu yazmanız için okuduğunuz, okuduğum kitaplar bunlar. Bu tür yazımlarda sonuna kadar okumadığım çok kitap var.

Maalesef bu sorunu Türkiye kökenli yazarlarımızda yaşıyoruz, Türkçe basılan kitapların ödül alanları bile var. Almanca baskılarını okuduğunuzda yayınevini ve yazarı “uyarttığınız” halde kitapta bir yazarın eseri öteki yazara mal ettiğine bile şahit oluyorsunuz. Örneğin: Bir yazarımız, “Fakir Baykurt´un Bizim Köy kitabı” diye cümle kullanmış ne yazık ki, “Bizim Köy eseri Mahmut Makal´a aittir. Bu gibi olaylar bir değil, ülkemizde de bu büyük sorun. Sergi için para alan bir galeri mekanını (resmi ya da özel) düşünün sizden önceki ya da sonraki sergi kalitesi sizin değerinize ne katkıda bulunur? Bu sorun Almanya´da, yaşayan sanatçılarımızın büyük problemi. Yani, “Parayı basan düdüğü çalar” meselesi… Konu hakkında daha, daha çok yazılabilir.

3

  • Elinizde ünlü sahteci Wolfgang Beltracchi yaptığı sahte bir Picasso tablosu var, sahte olduğunu bildiğiniz ama kimsenin sahte oluşunu tespit edemeyeceği bir tablo bu, bir müzayede de tablonun ön satışı yapılıyor ve bir milyon dolara satılıyor, size sahte tabloyu tek bir şartla veren Beltrachi’nin ise şartı şu: tablo satılırsa tüm gelirini; tek bir kuruşuna dahi dokunmadan Afrika yararına çalışan bir vakfa bağışlamak, iki seçenekten birini seçmek zorundasınız, ya gerçek yaşamdaki aşırı gerçek bir şeyi değiştirmek ya da kültürel yaşamdaki estetik bir değeri değiştirmek, seçiminiz ne olur, neden?

 

Burada “ETİK”in anlatımı için en güzel imkanı verdğiniz için teşekkür ederim. Olay kanma ya da kandırma olayı.

Wolfgang Beltracchi, tanıyorum. Köln de yaşıyor. Almanya´da  sahtecilik, kandırma olayı ile tanınan iki kişiden biri, öteki ise Konrad Kyau. Her ikisi de zamanla ortaya çıkarılmış ve gereken ödülü(cezayı) almışlardır.

Wolfgang Beltracchi, felsefi bilgisi olmayan ama el hüneri olan bir ressam, sanatçı değil. Yapıtlarında kimsenin tespit edemeyeceği sırlar diye bir şeyde yok. Dürüst bir Bilirkişi böyle bir esere rapor vermez, o raporu eğer veren bir kişi çıkarsa o da beklenilen “Etik“e sahip değildir. Benim tercihim bu kararı reddetmek olur.

Burada satanı da, alanı da düşünmek ve ona göre hareket etmek gerekir. Benim önerim, o 1 milyon doları bu sahte resme verecek kişinin Afrika’daki yoksullara gidecek yardıma katkısı olmalıdır. O parayı o resime, bir günlük keyf için veriyor. Beraberinde mezara götüremeyeceğine göre biraz aklı selimlik olurdu tavsiyem.

4

  • Sanatın, eş deyişle plastik sanatlar ya da edebi sanatların net bir tanımı yapılabilmiş değil, sanat felsefesi ve estetik kuram üzerine çalışan birçok felsefeci ve kuramcı tutarlı bir sanat tanımına ulaşamadı, bugüne kadar dışavurumcu sanat kuramından Yeni-Wittgenstein’ci sanat kuramına sayısız kuram mevcut, sanat tanımsız olduğu için mi “tanımı” yapılamıyor yoksa dil, sanat denen olguyu bütünüyle kavrayamadığı için mi sanatın tanımı sürekli eksik kalıyor, sanatın tanımını yapabilir misiniz, peki sanat olmayan şeyler nelerdir?

 

Konunun tartışması on dokuzuncu yüzyılın sonlarında başlar. Sanat sanat için mi, sanat toplum için mi, sorusu umumiyetle sorulanlardandır. Yahut Sanat soyut mu, somut mu olsun sorusu da genellikle karşımıza çıkan sorulardandır…

Sanatta günümüze kadar yapılmayan şey kalmamıştır. Sanat meydanı tahmin edin ki kocaman bir dolap ve her çekmecesini açtığınızda bir “İZM“ çıkıyor, “Natüralizm, Sürrealizm, Expresyonizm, Empresyonizm ve sayın gitsin… Yani sanat dalında yapılmamış bir şey yoktur. Sanatçıyım demek için özgün kabul edilen bir eser koymanız gereklidir. O zaman, siz değil de size başkası sanatçı der ve siz de kabul edilmiş bir sanatçı pozisyonuna gelirsiniz.

Sanatın bence istediğiniz tarifi ise, “Sanat göz ile gönlün arasındaki başkasının gitmediği ve sadece sizin gittiğiniz en kısa yoldur“ işin içine “GİBİ“ karışırsa sanatsal tekniklerde ne kadar bilginiz olursa olsun sadece ressam kalırsınız.

Örneğin: Picasso gibi, Chagal gibi vs. bu kopyacılıktır sanat değildir.  Bu müzikte de böyledir, edebiyatta da. Müzikte bir okuyucuyu o eseri yazanla kıyaslayamayız, edebiyatta da bir muhabiri, roman, hikaye yazarı ya da şairle denk tutmak doğru olmaz.

5

  • A) 1 + 1= ? (Sorumuzu cevaplamadan önce dilerseniz Tarkovsky’nin Nostalghia filmini izleyebilirsiniz. ) A-1: Filmi izlediniz mi?

A)Evet Tarkovsky’nin Nostalghia filmini 1980‘li yılların sonu ya da 90’lı yılların başında Almanca sözleriyle izledim. Aradan uzun zaman geçtiği için dün internetten Türkçe alt yazılarıyla bir daha baktım.

 

B)Şu an okuduğum kitap ise, Irving Stohne´nin “Wincet van Gogh“( ein Leben in Leidenschaft) adlı eseri, Roman) Universität Verlag-Berlin. Bilmiyorum Türkçeye çevrildi mi okumanızı tavsiye ederim.

6

  • Sonsuzluk bir kavram mıdır, öyle ise ne tür bir kavramdır, ne renktir, hangi sese benzer, hangi tadı andırır, hangi kokuyu hatırlatır, hangi dokunma algısını barındır, hangi düşünceyi anlatır? Eğer kavram değilse sonsuzluğu nasıl anlayabiliriz? Sonsuza kadar kalabilecek bir şey var mıdır, nedir-nelerdir?

 

Konu sonsuzluk olunca uzunca tartışma gereken bir gerçektir. Bazı Filozofların anlatımına bakarak konuyu ikiye ayırmak gerekir. Matematiksel gerçeklere dayanan ve bunun karşıtı olan inanç teorisi.

Matematiksel bilimlerde yalnızca doğa bilimleri açısından ele alınır, mekan ve zaman mevhumu burada nesnesel anlatımın dışında kalır. Sade sayısal gerçeklerden yola çıkıldığında konacak bir nokta düşünceyi sona erdirir. Yalnız virgülleri arkasındaki sayı büyüklüğüne göre feragat etme zorunluluğu vardır.  Örneğin teorik olarak, olmayan bir nesnenin olmayacak hayali sınırlarından anlatılır. Yani, sonsuzluk hayal edilen bir ilkedir. Bu ilkenin ne kokusu, rengi ve sesi de yoktur olamaz. Sonsuzluğa dokunamazsınız, sadece var olan bir cisme dokunursunuz var olmayana dokunmanız imkansızdır.

Dini/ inanç kurulları, sonsuzluğu başka yorumlarda katılır. Örneğin: Güven, haysiyet, cennet cehennem kavramları bu teorinin içine girer ve insanlar da buna inanır. Yani sınırı olmayan tanrı korkusu, sevgisi, nefret de sonsuzluk içindir ve bu hayal mevhumunun ispatı  yoktur.

7

  • Yaşamın anlamı nedir, sorusu sizce ne kadar anlamlı?

 

Yaşamın anlamını felsefe yönünden incelerseniz yukarıda konu edindiğimiz Tarkovsky’nin Nostalghia filmini bu konu içine almak gerekir. Ama önceden şu gerçekleri açıklamakta da yarar var.

Niçin ve nasıl yaşıyorsunuz?

a)Sadece bu filmde geçen konuyu inceler isek bir toplumun sadece düşünenleri bir asır içinde iki defa arzuları dışında yaşamaya zorlanmıştır. 17 Ekim devriminde, baskı gören aydınlar ülkelerini terk etmiş, çoğunluk sevdiklerine hasret yaşamaya zorunlu bırakılmıştır. Yine aynı kişiler 1930‘lu yıllarda bulunduğu ülkelerdeki baskıdan kaçmış, üçüncü bir ülkeye sığınmak zorunda kalmış, yaşama yeniden sarılmak istemelerine rağmen çoğu yarı yolda kalmıştır.

b)1930‘lu yıllarda din, ırk, deri rengi konu edilerek “saf kan“ teorisi öne sürülmüş ayrıca yenilikçi herkes yöneten rejimin gazabına uğramış ve ülkesini terk etmek zorunda kalmıştır. Bunlardan çoğu bu hasreti kavrayamamış varoşlara düşmüş ve intihar eden bile olmuştur.

Hasretini anlatmak isteyen bir Yahudi kökenli kadın yazar Else Laske Schüler: “Keşke mezarımı Wuppertal´e kazsalar da, her gün yağan yağmurlar toprağı bezeyen çiçekleri sulasa“ demişti. Wuppertal doğumlu bu değerli şairimiz, Tel Aviv’de toprağa verildi.

c)Bu gerçeği ben 1968‘de yaşadım. Takip eden yıllardaki askeri darbeler benim gibi yaşamın güzelliği için çoğu güzelliklerden feragat eden aydın, sanatçı ve çoğu azınlık olan insanları sevdiğinden ayırdı. Bu hasrete dayanamayıp her zorluğun başına geleceğini düşünerek geri dönenlerimiz oldu. Bu güzel insanlar hapislerde çürütüldü, işkence gördü, hatta ölümle pençeleşirken pasaportları ellerinden alınarak ölüme terk edildi.

Her ne kadar biz burada “a ve b“ şıklarında yaşanan yazdığım olayları yaşamadık ise de vatan hasreti yaktı içimizi. Bizim burada da bir toplumumuz vardı, bizi kucaklayan, toplumumuzun bizleri bağrına basmaları kalbimizdeki hasreti ve yasakların acısını unutturamadı.

 

Büyük usta Nazım Hikmet´in dediği gibi:

Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür

ve bir orman gibi kardeşçesine,

bu hasret bizim…

O zaman yaşam yaşamaya değer.

d)İnsanlar egoist bir yapıya sahiptir, birin üstüne bin koysanız karnı doymaz. İşte harpler, savaşlar bu yüzden çıkar. Tüketme gerçeği de buna uygundur. Yani, “Haydan gelen huya gider“ derler ya işte tüketimleri de öyledir.

Üreten toplumların eğitim yönü daha kuvvetli. Az ya da çok paylaşma ve sosyal alanlardaki etkinlikleri dikkate değer. Tabi burada da doymayanlar, sömürenler yok demiyeceğim…

Hayvanlarda bu öyle değildir. Karnı doyduktan sonra yatağına çekilir. Yaşam sahasını korur, ama yöresinden çıkardığı rakibini öldürmez.

İlkel toplumlarda çiçek dalından koparılarak hediye edilmez, “Çiçek dalında güzeldir“ derler. İşte yaşamayı bu yönden güzel, sınırsız ve güzelliklerle yaşamak çabası özlemim oldu.

8

  • Sanatın tüm dalları düşünüldüğünde topluma değil de size yön vermiş on ismi sorsak, cevabınız ne olurdu? Peki topluma yön vermiş on isim nedir?

 

Bana sanat ve insan sevgisini aşılayan öğretmenlerim: Bu gurupta sadece beş isim verebilirim. Orta öğretimde  Himmet Şahin, Cafer Özcan. Yüksek Öğretimde, Mustafa Aslıer, Boris Nimann, Karl-Heinz Schlaminger.

Edebiyat dalında: Kemal Demirel (Türkçe dilbilgisi yazarı) Cahit Öztelli (Türk Dil Kurumu başkanıyken emekli oldu)

Bu sorunuzun üçüncü kısmında saygı duyduğum meslek arkadaşlarım: Woldamar Winkler, Joseph Beuys, Alfred Hrdlicka Otto Dresler, Ben Wargin, Vostel, bu sayı uzarda uzar. Saymakla bitmez. Yaşadığım toplumda gerçek bir sanatçı kıskanmaz, gençlere yardım eder, tabi bu dostlarıma ayrı ayrı minnet borçluyum.

Türkiye kökenli takdir ettiğim sanatçılar olmadı demeyeceğim fakat çok az kişi hariç (sayısı 5‘i geçmez) kimsenin uluslar arası düzeyde sanatsal tartışmaya girecek gücüne ne yazık rastlayamadım.

Sorunuzun ikinci bölümünü politik cevaplandıracağım, on isim vermek zor… Bunların sayısı daha fazla olmakla beraber hatırıma ilk gelen isim, bütün dünyanın takdir ettiği, büyük önder, Mustafa Kemal Atatürk´tür.

9

  • “Biliyorsunuz, dünyanın yarısı açlık-sefalet-kötü yönetim gibi sayısız olumsuzluk ile karşı karşıya…” yargısı ile, “İnanabiliyor musunuz, dünyanın yarısı açlık-sefalet-kötü yönetim gibi sayısız olumsuzluk ile karşı karşıya…” sorusu arasında sizce anlamı değiştiren öğe nedir, ( ses tonu, şaşkınlık, kabulleniş, kabullenememe… ) bu ayrıma sanatın katkısı ne olabilir, sanat neyi nasıl değiştirir?

 

Burada çıtayı alttan tutmuşsunuz, açlık sayısı daha yüksekte. Yönetimleri, sömürücülerin elinde olmayan çok az ülke bu sorunun önüne geçmekle beraber daha hala rüşvet, hırsızlık gibi şeylerin önüne geçilmiyor.

Dünya genelin Globalleşme çatısı altında toplanmak amacında. Sadece bir kaç “multi” milyarderin hizmetine toplumlar sanki esir ediliyor. Eğer bakar isek tabiat kaynaklarının zengin olduğu toplumlara harp açılarak ya da iç işlerine karışıp iç savaşlar gerçekleştirerek ülkeleri parçalamak, silah satıp zayıflamak ve tabiat kaynaklarını ele geçirerek onları dilencilik hallerine sokmak günün en dikkatle bakılması gereken konularıdır. Örneğin: Balkanların parçalanması, Kuzey Afrika ve Ortadoğu da uygulanan “Arap Baharı“ projesi ve Türkiye üzerinde oynanan BOP projesi bugünün planları değildir. Vietnam Savaşı´nın tarihi çok eski yıllarda başlar, orada başarı gösteremeyen “Batı“ İslam’ın zaafından yararlanarak, mezhep kavgalarını üretmiş ve Hindistan, Pakistan, Bangladeş, Afganistan’da başarılı olmuştur. Suriye´de yaşadıklarımız tesadüf değil. Eğer Suriye ve İran´ı da teslim alırlarsa, şu an içten kuşattığı Türkiye’yi zapt etmek ya da dediklerinin kabulüne zorlamak an meselesi.

 

GÜL DALIN GÖNLÜME ÇİÇEK AÇTI

taşa çiçek dikersin,
kan kırmızısından.
toprağa tohum eker,
beklersin mahsülleri.
belki bire bin verir düşüncesiyle,
devşirmek için.

rüzgarı ararsın, saklıdır,
güneşin sıcaklığında.
toprak yanmış dilim, dilim.
Dicle´den su ister.
Dicle kana bulanmış,
Dicle evhamlı bugün.

rüzgarı ararsın, saklıdır
suyu ararsın…
gül dalın, gülüme
çiçek açacak.

su saklı, rüzgar durgun,
güneş gizli.
Dicle kana bulanmış,
evhamlı bu gün,
Babil´in bahçelerini sulamam diyor.

rüzgarı ararsın saklıdır…
güneşin sıcaklığında.

çocuğu ararsın, çocuk yanmış.
mahsülü ararsın, tarlalar kurak.
toprak yarılmış dilim, dilim.
ırak, çok uzak ama,
düşman yarın, soframızda olacak,
göz koymuş soframıza…

rüzgarı ararsın, saklıdır
güneşin sıcaklığında.
bilmem; belki gül dalım
yarenlerime,
bir gün, çiçek açacak.

Dicle evhamlı bu gün…
rüzgarı arama saklıdır
güneşin sıcaklığında

İsmail Çoban
wuppertal den
2003

 

Bu satırları ve o tarihte, “Evrensel Gazetesi makalesini“ yazdığımda daha Irak savaşı başlamamıştı, bugün Ortadoğu’nun kaderini bütün okurlarınız bilmektedir…

Sanatçının görevi sadece kendi nefisinin tatmini olmamalıdır para, güzel yaşam ve bunların hiçbiri insan olmanın yeri ile değiştirilemez. Burada sanatçıya ve bütün aydınlara büyük görev düşmekte: “Susmamalıyız…“

Dünyamız o kadar güzel ve o kadar zengin ki eğer dürüstçe paylaşmasını bilsek kimse aç kalmaz. Egoizm hiç bir zaman bu sorunun çözümü olamaz, bu Dünya´yı terk ederken hiç kimse yanında hiç bir şey götürmemiştir…

10

Ve son bildiri:

Sanatın 10 Emiri’ni sıralamanızı istesek, “Sanatın 10 Emiri” ne olurdu?

 

Teolojik olarak 10 Emir çeşitli dillerde başka yorumlarla çevrilmiştir. Bu çevirileri karşılaştır isek İslam kendi kurallarına uydurmuş ve kötüye kullanmıştır. Almancada ise içtenlik güzel bir dille anlatılsa da asıl gerçek Latince/İtalyanca da doğruya en yakınıdır.

 

Bu konu, Proteston Akademisi´nin- Trap´ta bir sergimin ardından, Panelde  konuşma konumuz oldu… Teoloji dalında inanan biri değilim ama cevabım, “Liebe deine nechsten wie du dich selbst liebt,“  Tercümesi: senden sonra gelenleri kendini sevdiğin gibi sev.“ Bu 8. Emirin tercümesini aynısıdır bunu kendime sanat için kural tanıyorum, diğerleri benim için bu kural dan sonra gereksiz kalıyor kanısındayım.

  • Umberto Eco’dan aldığımız telefona göre insanlar Mars’a yerleşmeye karar vermişler, tüm ülkeler sanatın insanlara zararlı olduğunu düşündüğü için tüm sanat eserleri dünyada bırakılmış, yeni yazılacak kitaplardan sanat kavramı çıkarılacakmış, sanatı savunacak son kimse sizsiniz, bir köşeye sıkıştırılmış haldesiniz, bir yol ortasında birden araba farlarıyla karşılaşan bir geyik nasıl yolun ortasında öylece korkudan dona kalırsa sizde aynı biçimde donakalmış durumdasınız, sonra korkunuz azalıyor ve önce kendinizi sonra sanatı savunmaya başlıyorsunuz:

Bu sorunun içtenliği bundan senelerce önce atölyemde düzenlediğimiz bir Panelin konusuydu. Panelin Katılımcıları, Müze Müdürü, Galerici, Edebiyatçı – Yazar ve sanatın temsilcisi bendim. Ev sahibi olarak son sözde bana verildi. Gerçi kelimesi kelimesine olmamakla beraber, başlık “Gelişen teknolojinin sanata tesirlerini göz önüne alarak, Sanat´a Kapitalin etkileri…“ olmuştu.

Umberto Eco, çok sevdiğim yazarlardandır ne yazık sadece 5 eserini okumak nasip oldu. Tabii ki bu değerli bir yazarın yazı dilindeki, sürrealist duygularına saygım var. Ona rağmen bundan senelerce önce savunduğum…

“İnsan yalnız ekmekle yaşamaz. Sanat ve kültür toplumun değerleridir. Sanat ve kültür, toplumların anlaşmasına, karşılıklı verecekleri değerlerle kaynaşmaya öncülük yapar. Sanatsız, kültürsüz toplum, tatsız tuzsuz bir çorbaya benzer.“

Sanat ve kültür yaşamın temel taşıdır, bunlardan yoksun olan gri bir yaşama hayır der ve sanatı savunurdum.

Bana konuşma imkanını verdiğiniz için teşekkür ederim…

İsmail Çoban

Wuppertal, den 24.06.2019

____________________________________________________________________________

die Zehn Gebote

1.Du sollst keine anderen Götter neben mir haben.
2.Du sollst den Namen Gottes nicht verunehren.
3. Du sollst den Tag des Herrn heiligen.
4. Du sollst Vater und Mutter ehren.
5. Du sollst nicht töten.
6. Du sollst nicht ehebrechen.
7. Du sollst nicht stehlen.
8. Du sollst nicht falsch gegen deinen Nächsten aussagen.
9. Du sollst nicht begehren deines Nächsten Frau.
10. Du sollst nicht begehren deines Nächsten Gut.

 

On Emir

1.Allah’tan başka ilâhların olmayacak.

2.Kendin için oyma put yapmayacaksın.

3.Allah’ın ismini boş yere anmayacaksın.

4.Cumartesi günü hiçbir iş yapmayacaksın.

5.Babana ve anana hürmet edeceksin.

6.Adam öldürmeyeceksin.

7.Zina etmeyeceksin.

8.Çalmayacaksın.

9.Yalan şahitliği yapmayacaksın

10.Komşunun hiçbir şeyine göz dikmeyeceksin.

GÜNCELLENİYOR…

Comments

comments