Demir Abla ile “Zorba” Filmi Analizi, (İlk Yirmi Dakika) Nikos Kazancakis’in Zorba Romanı Eşliğinde

Demir abla ile Zorba filmi analizi; İlk yirmi dakika çıkarımları.

(Bu çıkarımlar filmin ilk yirmi dakikası izlendikten sonra, fenomenolojik film analizleri yöntem araştırmalarımız kapsamında “filmin yirminci dakikada durdurulması” ile yapılmıştır.)

1: Yazar’ın bir değişim geçireceğini düşünüyor musun, filmin sonrası için yazarda olabilecek değişimler sence nelerdir?

Yazar bu süreye kadar değişim geçirmeye başladı bile. Değişimin yazar ve izleyici açısından olumlu olacağı kanaatindeyim. Yazar kendi dünyasındaki dünyayı tanıyor, zihnindeki kurgularda o maden kapısının nasıl açılacağını biliyor ve yazarak yaşıyor. Ama Zorba karakteri sayesinde o kapının ne kadar fiziki güç gerektirdiğini öğrenmiş oluyor. Yahut da bir kadınla konuşmayı, diyalogların nasıl gelişmesi gerektiğini biliyor, kurgusunu yapabiliyor ama Zorba ile karşılaşana kadar bakışların nasıl konuşabildiğini bilemiyor. Zorba ona: “Burada bu kadını (köy kahvesinin yanındaki evde oturan, keçisi kaçan, güzel, vahşi bir dul) elde edebilecek tek bir kişi var. O da sensin. Kadının sana nasıl baktığını gördüm.” diyerek bakışlara daha çok dikkat etmesi gerektiğini belki öğretiyor belki hatırlatıyor. İlk sahnelere dönersek, bir yunus balığını görünce bile sevinçle ayağa kalkmayı bile öğretiyor. Dünyaya katılıyor da diyebiliriz. İzleyici acısından olumlu yönü de seyir zevkinin katlanması olacaktır. İlk dakikadan yirminci dakikaya kadar tempo katlanarak devam etti çünkü.

2: Yazar ile kadın arasındaki süreç ile Girit toplumunun bu sürece dahil oluş biçimi filmin sonrasında nasıl gelişir?

Köy kahvesindeki bütün erkekler, oğlu körkütük aşık olan baba dahil, vahşi dulu elde etme peşindeler. Onunla göz teması kurabilmek için bile türlü küçük oyunlara başvuruyorlar. Kaçan keçiyi yakalayıp köy kahvesinde saklamak gibi. Ama kadın kahvenin ortasına tükürerek hepsine karşı niyetini belli etmiş oluyor. Bu da, kadını elde edemeyeceklerini anlayan erkeklerde nefret duygusunu perçinliyor. Yine de kadın kimsenin olmadığı için aslında herkesin olmuş oluyor onların gözünde. Herkes oyuna katılıyor. Tabi Zorba ve yazar gelene kadar. Yazara orada da bir şey öğretiyor Zorba: cesur olmayı. O kadar kişinin içinde keçiyi yakalayıp kadına teslim edebilecek cesareti gösteriyor Zorba. Oyun bozuyor. Sonraki süreçte muhtemelen kahvedeki erkeklerin şimşeklerini üzerlerine çekecek her ikisi de. Ama maden ocağının işlev kazanmasıyla bazı aklıselim kişiler yumuşayacaktır. Hayattaki beklentilerinin birçoğunu yerine getirememiş delikanlılar ise, ekmek kapıları olduğunu bildikleri halde yazara diş bilemeye hatta maden ocağının açılmasını baltalamaya varana kadar şimşeklerini yazarın üzerinden çekmeyeceklerdir. Kadının yalnızca yazara bakışı neden olmayacak tabi ki bu şimşeklerde. Kadın, Zorba’nın dediği gibi, yazarı seçecektir. Patronu. Türk kültürüyle benzer özellikler gösterdiği için bizdeki Yeşilçam filmlerinden benzerlikler bulup çıkarım yapmak kolay. Kadın, patron-yazarı seçtiği için kahvedeki erkekler kadından daha çok nefret edecekler, hatta onu öldürmek isteyenler bile olabilir. Belki de kadına türlü iftirada bulunup yazarın kadından uzaklaşmasına bile neden olabilirler. Kedi uzanamadığı ciğere mundar der, deyimi ampul gibi yanar aklımızda.

3: Filmde yazar ve Zorba’yı ortak bir “hareket eylemi” içerisinde buluşturan “madeni bulma amacı” filmin sonunda nasıl biçimlenir?

Zorba şimdiye kadar net bir çizgi çizdi. Hayattan her koşulda keyif almayı amaç edinmiş ve bence hakkıyla yerine getirebilen biri. Yalanı yok. Neden olsun ki? Sonuçta hiç tanımadığı bir insana, sırf kitaplarının yağmurdan ıslanmaması için kitap sandığına şemsiye tutmasından, değer verdiği bir eşyayı bile nasıl canhıraş koruduğuna şahit olduğundan dolayı yanına gidip senden hoşlandım, nereye gidiyorsan beni de götür, diyebildi. Günümüzde yahut 1954’te başka kim yapabilirdi ki bunu? Yahut yazarı daha önceden gözleyip maden ocağı için yolculuk yaptığını öğrenmiştir de maden ocağından “koparabildiğini koparıp” ortadan kaybolma peşindedir. Yoksa nasıl der, bundan önce madenciydim, bu eller çok iyi madencilik yapar, diye? Ama bu tüyme fikri çok düşük bir orana sahip. Bence bu ortak eylemde buluşma fikri her ikisi için de bir değişim olacak. Yazar hayatı öğrenirken Zorba da belki kitap yazmayı öğrenecek belki de hayal kurmanın inceliklerini. Maden ocağı çeşitli nedenlerle engellenmeye çalışılacak ama bazıları tarafından da desteklenmesi neticesinde sonunda faaliyete geçirilecek. Yazar zor da olsa büyük bir işi başaracak, Zorba bir çocuğu büyütmenin garip bir rahatlaması ve huzuruyla santurisini de alıp bir gün çekip gidecek. Garip bir rahatlama diyorum çünkü Zorba karakteri, bir çocuğu büyütecek kadar uzun bir süre bir limanda kalmıyor fikrimce. O da belki bir ağabey belki bir baba olmayı öğrenecek ve santurisini keyifle çalabilecek artık.

  1. Ya madam, madam ile Zorba arasındaki durum nasıl gelişir, madam; beklediği generali bulur mu?

Madam, amiralleriyle olan son anısını anlattığında aslında hayatını özetlemiş oldu. “Bum bum”lar bittiğinde peki ben n’olacağım diye soruyor amirallere. Aldığı yanıt şu: “dört kişiden bir anda dul kalacaksın.” Gülüşmelerin ardından şampanya dolu bir küvette uyuyakalır ve “uyandığımda çok güzel kokuyordum, hepsinin parfümü üstüme sinmişti ama yalnız kalmıştım.” diyor. Hayatı hep bu şekilde devam etmiş, Zorba ile de benzer bir son yaşayacaklar muhtemelen. Zorba bir kadına bağlı kalamaz çünkü huyudur, kaderidir. Madam “tam zamanlı” bir sevgili bulamaz çünkü kaderidir.

ŞİMDİ “FİLM ARASI”: 

(Sonrası için filmi izlemenizi tavsiye ederiz.

FİLM SONU ANALİZİ

(Bu kısmı filmi izledikten sonra okumanızı tavsiye ederiz.)

Yanılmışım… çoğu yerde hemen hemen tahminlerim
doğru çıktı ama madeni işlevsel hale getireceklerini
düşünerek çok yanılmışım. Zorba’ya çok güvendim
sanırım. O kadar dobra söze bu sonu yakıştırmış
olabilirim. “Bu ellerden her iş gelir” cümlesini ona
bir ceket gibi giydirmişim. Esasen düşüncelerimi
tam anlamıyla boşa çıkarmadı. Çabaladı. Öyle ki
manastırdaki rahipleri bile yanına çekmeyi başardı.
Şeytansı zekası şarapla birleşti. Ama yeterli ekipman
bulamadığı için tomrukların yerle bir olmasını
önleyemedi. Gerçi tomrukları kilisenin ilahi kudreti
bile kurtaramadı ya neyse.
Manastırın filme dahil olması birçok şey gibi yine
Zorba sayesinde oldu. Ağaç kovuğundaki “şeytan”ı
gördüm, diye bağıran rahip sayesinde de şeytanın
peşinden giden manastır ahalisi, her zaman olmuş
ve olacak olan ilahi kudretin cesaretini gözler önüne
serdi. Manastırın dahliyle Girit halkı da eğlenceye
katıldı. Madenin birkaç defa çökme tehlikesi geçirmesi
nedeniyle kazmaları bile içerde bırakıp kaçan,
Zorba’nın değimiyle “korkaklar”, rahipleri işin içinde
görünce huşu içinde madenin yolunu tuttular. Yeni
bir girişimin uyandırdığı merak duygusunu da yabana
atamayacağım elbette.
Patron-yazar beni pek yanıltmadı. Hayatta, dilini
bilmediği birinin nasıl sevilebileceğini ve bakışlarla
nasıl anlaşılabileceğini öğrendi. Çekingenliğini elden
bırakamadı ama aynı yatakta uyuyup uyanabilmeyi
başardı. Lakin bu sahne onlara pahalıya mal oldu.
Vahşi dula çok çok pahalıya… vahşi dul, kimseye ait
olmadığı için herkesindi ama birini evine alması, onunla
sadece uyuması bile nice canların yakılmasına yetti.
Girit köy kahvesindeki olay bütün köye yayıldı. Herkese
ait olan, bir kişiye ait olmaya başladığında okların
hedefi olur. Kaçınılmaz son.
Patron-yazar, güven konusunda kendini sınadı.
Acaba Zorba, son parasını alıp gittiğinde geri
dönecek miydi? Zorba’dan aldığı mektupları
düşünmekle o kadar meşguldü ki çok önem verdiği
kılık kıyafetini bile unuttu ve ilk defa sakallı göründü.
Güveninin zedelendiğini düşündüğü anda, ardını hiç
düşünmeden, madama yalan bile söyledi. Zorba’dan
çocukça da olsa intikam aldığını hissetti o anda.
Hepimizin benzer durumları yaşadığını düşünürsek,
patron-yazar gibi insanları kırmaktan korkan biri olsa
bile, ardını düşünmeden yaptığımız anlık patlamalar,
yalanlar, herkeste o anlık aynı duyguları yaşatıyor.
Davranışlar evrenseldir. Bizden önce mutlaka, bir
mektuba sinirlenilip kağıdı buluştururken burnumuzda
oluşan kırışıklık hareketi yapılmıştır. Patron-yazar
hepimizden bir parçadır.
Her ne kadar madeni işlevsel hale getiremese de dans
etmeyi öğrenmiştir. Yani tahminim doğruydu; Zorba
öğretmeye, patron-yazar öğrenmeye devam etti.
Madam beklediği generali bulamaz. Doğru tahmin.
Şöyle bir farkla; Madam, yazar-patronun anlık intikam
düşüncesinin kurbanı olur (kurban Zorba da olabilir
burada ama zekasıyla kurbanlıktan terfi eder. Terfi
ettiğindeki rütbesi nedir, bilmiyorum) ve kefeni için
tuttuğu altınlarını yüzüğe çevirtir.
Anlık intikam düşüncesi, anlık zeka, anlık mutluluk.
Patron-yazar, Zorba, Madam.
Hayatta yaptığımız her şey, mutlaka bir başkasının
hayatını etkileyecektir.
Madam’ın ölümünü beklemiyordum. Evindeki ilk dans
sahnesinde biraz yorgun düşmüştü gerçi, o sahne
üzerine biraz fazla düşseydim, belki de beklediği
generali bulamadan ölecek diyebilirdim. Madam’ın
ölümü esnasında Zorba’nın, anlık da olsa, beklenen
general rolü oynaması, Madam’ın huzurlu bir ölüme
kavuşmasını sağladı. Zorba’dan genel anlamda
beklenilebilecek bir tavırdı doğrusu. Üzülmemesi
için nişan yüzüğünü takan, ölüm döşeğinde de elini
tutmalıydı çünkü. Madam ölmeye yakındı ama Girit
halkı, özellikle kara çarşaflı yaşlı çığırtkan kadınlar onu
dakikalar öncesinden öldürüp eşyalarını paylaşmaya
gelmişlerdi bile. Bunları yazarken bile o çığırtkan
sesleri, kulaklarımı kanatıyor diyebilirim. Madam’ın o
anda öleceği yoksa bile, kara çarşaflı yaşlı çığırtkan
kadınları görüp duyduktan sonra da ölmüş olabilir.
İşlerine yaramayacak olsa dahi, evde ne var ne yoksa
yağmaladılar. Kara çarşaflı yaşlı çığırtkan kadınların
sandıktaki otrişleri boyunlarına sarıp evde dolaşmaları,
köyün delisinin yaptıklarından daha deliceydi bence.
İşe yaramayanın günün birinde kıymete binmesine
güzel bir örnekti.
Vahşi dulun ölmesini hiç, hem de hiç beklemiyordum.
Tamam, Girit halkı, özellikle de köy kahvesindekiler
vahşi duldan hazzetmiyor olabilirlerdi. Ama işin
bu noktaya varabileceğini düşünmemiştim. Hele
ki Zorba’nın koyduğu postadan sonra. Olayları
yönlendiren ama bunu kişilerin kendi iradesiymiş
gibi gösteren kaytan bıyıklı genç olmasaydı bu sonra
gelinmezdi diye düşünüyorum. Yeşilçam’da da
benzerlerini görmüşüzdür muhakkak. Komşuculuk
akımı iftiharla sunar! 🙂

Yeni bir “yanılma” ve “doğrulama” analizinde görüşmek dileği ile…

DEVAM EDECEK… GİBİ GÖRÜNÜYOR…

Comments

comments