Michel Foucault’nun Güzel Tehlike’sini Okuduk. Şimdi “Felsefesini” Çıkarımlar İle Analiz Etmeye Çalışacağız. (Vanilyalı Kahve Eşliğinde)

1.

Foucault üzerine “net” bir şeyler söylemek zor ama Güzel Tehlike’yi okuduktan sonra birçok “şeyi”; en azından “yazın” olgusunu onun nasıl gördüğünü netleştirmek ( fenomenleri görebilmek) mümkün, onun temel kavramlarını akademik söylem türleri dışında algılayabilmenin herhalde en iyi yollarından birisi de bu “gizemli” söyleşi kitabı, Deleuze için dahi Foucault gizemli birisi olmuştur, hatta Foucault’nun anahtar kavramlarını analiz ettiği söyleşisinde Deleuze şunu ifade etmekten çekinmez:” Foucault ile iyi bir dosttuk sanırım ama biliyorum ki onun bana ihtiyacı yoktu, benim ona ihtiyacım vardı…”

Foucault Nietzsche üzerine pek konuşmaz, bunun nedenlerine Güzel Tehlike’de de değiniyor: onun Nietzsche ile yakasını bırakmayan bir akrabalığı var, onu hiçbir zaman üzerine konuşulacak bir konu olarak göremiyor, Nietzsche zamana aykırı, başat bir figür ve Foucault da yazısını bu figürün akrabalığı içerisine yerleştirmeye çalışıyor, peki neden?

Çünkü Foucault ne bir filozof, ne bir tarihçi ne de sosyolog, o bir hekim, daha doğrusu bir teşhisçi. Bir teşhiste bulunmak istediğini söylüyor ki dil ile kendine bir ev inşa etme çabası ile az çok bağıntılı, tarihte kalmış olanın hakikatini neşterle gün ışığına çıkarmak istiyor, onun için ölümün alternatifi hayat değil hakikat.

Affetmeyen Çıkarsamacı: Peki neden teşhis yapmak istiyorsun?

Bunu bilmiyorum çünkü benim için çok derin bir dil etkinliği söz konusu.

Neden yazıyorsun diye sorsak?

Yazmak, esasen başta görmediğim bir şeyi sonunda bulmamı sağlayan bir işe girişmektir, diyor ki buradan şunu çıkarsıyor ve çıkarsıyoruz: o nereye gideceğini bilmiyor, nereye varacağı da, neyin doğruluğunu göstereceğini ise hiç bilmiyor gerçekten…

2.

Affetmeyen Çıkarsamacı Böyle Buyurdu:

İnsanlarla pek ilgilenemiyorum; tek ilgilenebildiğim: kelimeleri arasında açabildiğim sonsuz boşluklar.

Bir yazma hareketi var, bu hareket içerisinde manzaraya bakıyor, camı ve kelimeleri açıyor ve neyi göstereceğini keşfederek onları sözcüklerle işaretlemeye başlıyor, yazmaya ve sözcük penceresinden dışarıya bakmaya başladığı an hem söylemek istediğini keşfediyor hem de söyleyeceklerinin işaret ettiği gösterilenleri…

Nietzsche hastaydı çünkü insanlarla uğraşıyordu diyor Foucault, onun için felsefe, kültür hastalıklarının he teşhisi hem de zorla tedavisidir, Foucault için de bunun böyle olduğunu söylemek mümkün, her ne kadar “kadife” yazısında bir tehdit barınmadığını; insanların onu çok saldırgan bulmasına şaştığını söylese de…

Nietzsche hasta olduğu için insanla uğraşıyordu Foucault ise sanırım “şimdiki zaman hastası” olduğu için “tarihle” uğraşıyor, öyle Foucault bir şimdiki zamana hastası, onun bilinci Sartre’daki gibi ne aşkın ne içkin, onun bilinci bence tarihsel, öz bilinci ise tarihsiz, ( unutulması da mümkün) bu saptamanın doğruluğunu anlamak için Claude Bonnefoy’un şu sorusunun cevabına bakmak yeterli: Metinlerinizin büyük kısmının geçmişe ait bilgi sistemleri ve söylem tarzları üstüne olmasını yine bu ( başkalarının geçmişte kalan yaşamları ) mu açıklıyor?

Foucault şimdiden pek söz etmez, ona ne kadar yakın olursak olalım bize yakın olan şeylerden söz etmediğini sezeriz, yakın şeyler ile yazma anı arasında ne vardır? Şimdiki zamanın unutulması mı?

3.

Burada birkaç affetmeyen (umarım) saptamam olacak:

Yaşatmak için yazdığını söyleyenlerin çoğu yazarken yaşamayı unutuyor.

Hayatın sırrını bulmak için yazanların çoğu ne yazdığını unutuyor.

İnsanların ve tanrının canlı özünü güncelleştirmek için yazanlar kendi özünü geçmişte bırakıyor.

O halde ne için yazmalı?

Bunun cevabını Foucault’da arayalım biraz:

Önce söz vardı… Foucault için ise söz ölümden ve bu kopuş tamamlandıktan sonra başlıyor, onun için yazı hayatın kaynağına doğru yol alma olmuyor, ölümden-sonraya sapma oluyor…  Hıristiyanlığa karşıt bir dil oluşturuyor…

Neden geçmişle ilgileniyorsun diye sorsam?

Geçmişle ilgileniyorsam yeniden yaşatmak için değil, ölü olduğu için ilgileniyorum, diyecek ki zaten öyle de diyor şaşmaz bir biçimde, geçmişi diriltme amacında değilmiş, demiştik ya o bir teşhisçi diye, onun yaptığı şey de: geçmişin ölü olduğu saptaması var sadece, teşhis burada biçimleniyor.

Foucault statüye bağlı kimi söz biçimlerinden yararlandığını kabul ediyor söyleşinin başında, açıklayıcı metinler, makaleler, kitaplar, tümü üniversitede çalışıyor oluşunun getirdiği statüye bağımlı, sonra bağımlı olduğu bu dinleyici kitlesine konuşuyor, her biri söz türü, en sonunda da akademisyenin araştırmasını açıklamak için verdiği konferanslar geliyor… Söyleşi ise tüm bunların dışında, belirgin bir statüye bağlı bir söz biçimi gibi görünmüyor, o yüzden Foucault biraz heyecanlı, söyleşilerden neden çekindiğini ve sonunu getirmekten neden korktuğunu pek bilmiyor görünüyor…

Sözün ne engeli, ne sınırı, ne kurumu, ne de dikenli sınır telleri var, özgür bir evren gibi görünüyor, oysa Foucault bu alanda kendini özgür hissetmiyor, onun için mikrofonun varlığı, soru soran birisinin oluşu, söylenenlerden bir kitabın oluşabilir oluşu onu etkiliyor ve neler söyleyeceğini kendi de merak ediyor.

4.

Foucault yazının kutsal yönü ile büyülenmediğini söylüyor, hatta kendini Barthes’in de vurguladığı üzere yazarlar grubuna dahil ediyor, bir roman yazamayacağını belirtiyor, onun yaptığı şey, tarihsel süreçler ile kendi yazını arasındaki uzaklığı bütünüyle gözler önüne sermek ki bu saptaması söyleşinin başında C.B.’nin yaptığı saptama ile “biraz” çelişiyor, o saptama şöyle Deliliğin Tarihi’ni veya Kelimeler ve Şeyler’i okuduğumuzda bir şey insanı çarpıyor: Bir yandan çok net ve nüfuz edici bir analitik düşünce var, bir yandan da onu ayakta tutan ve gidiş-gelişleriyle yalnız bir filozofun kaleminden çıkmadığını, ortada bir yazar olduğunu açığa vuran bir yazı.

C.B. edebi yazıya da ait olan bir alana açılan o ürpermenin görülmemesinden bahsediyor ki bunun nedenlerini Foucault söyleşinin sonunda net olarak cevaplıyor, hemen o kısma ilerleyelim:

Affetmeyen Çıkarsamacı: Barthes’ı hatırladım… Yazar mısın yazman mı?

“Roland Barthes’ın yazarlar ile yazmanlar arasında yaptığı ve artık ünlü olan ayrımına çok inanırım. Ben yazar değilim. Birincisi bende hayal gücü yok. Yaratma yeteneğim sıfır. Roman konusu olacak bir şeyi hayatta tasarlayamamışımdır. Olsa olsa kelimenin gazetecilikteki anlamıyla “hikayeler” yazmak, birtakım mikro-olaylar anlatmak, diyelim ki birinin hayatını beş-on satırda (ama daha fazlası değil) anlatmak istediğim olmuştur. Öyleyse ben yazar değilim.

Affetmeyen Çıkarsamacı: O halde, yazman?

Kendimi hiç tereddütsüz yazmanlar, yazısı geçişli olanlar safına katıyorum. Yani, yazısı kendi dışında kalan bir şeyi, yazılmasa gizli değilse bile görünmez olmaya devam edecek bir şeyi işaret etmeye, göstermeye yönelik olanlar safına. Yazının büyüleyiciliği, benim için, her şeye rağmen burada yatıyor…”

Foucault ilkokuldaki anlamıyla güzel yazmaktan bahsederken yazdıklarının hiç okunaklı olmadığını söylüyor: “Sınıfın ve okulun en okunaksız yazanı sanırım, hatta eminim, bendim. Bu durum uzun süre, ortaöğretimin ilk yıllarına kadar böyle devam etti. Altıncı sınıfta, kalemimi gerektiği gibi tutamadığım ve yazı işaretlerini gerektiği gibi çizemediğim için bana özel yazma ödevleri veriyorlardı…”

Affetmeyen Çıkarsamacı: Konuşmanın artık mümkün olmadığı yerde mi yazıyoruz?

O noktada yazmanın gizli, zorlu, biraz da tehlikeli tılsımını keşfederiz.

5.

Bu söylenenlerin hep bilindik klişeler olduğunu söylemeden geçemeyeceğim…Foucault gibi birinin klişelere (“anonim öznellik” mi desem yoksa; Deleuze’ü hatırlayıp yeni bir kavram icat etmeye çalışarak: “soyut makinenin beni” mi…) gizlenmesi epey tuhaf…

Foucault, yazmanın uzun süre ona ciddi bir etkinlik gibi gelmemesinin nedenlerini çocukluğunda bulunduğu tıp çevresine bağlıyor: “Ben rasyonalitenin neredeyse büyülü bir saygınlık kuşandığı, değerleri yazınınkilere karşıt olan bir çevrede yetiştim…”

Bir ağacın varoluşu kadar ilgi çekici bir durum da: sözlerin, yazının ve söylemin varoluşu… Bir ağacın varoluşuna “nüfuz” edemiyoruz ama diğerleri için durum böyle değil…

Affetmeyen Yapı Çıkarsamacı: Kafanı kurcalayan ne var Foucault?

“Şu anda kafamı kurcalayan, on yıldır kurcalamaya devam eden mesele şu: Bizimki gibi bir kültürde, bir toplumda sözlerin, yazının, söylemin varoluşu nedir?

Affetmeyen Yapı Çıkarsamacı: İlginç olsa da biraz sıkıcı bir soru, peki sence?

Bana öyle geliyor ki eninde sonunda söylemin var olmasına hiçbir zaman pek önem vermedik. Söylem, şeylerle aramızda duran ve onları görmemizi engellemeyen saydam bir film değildir sadece, olanın ve düşünülenin aynası değildir sırf. Söylemin kendi kıvamı, kalınlığı, yoğunluğu, işleyişi vardır. Ekonomik yasalar gibi söylemin de yasaları vardır. Anıtlar gibi var olur söylem, teknikler gibi, toplumsal ilişki sistemleri gibi var olur…”

Affetmeyen Çıkarsamacı: Bir dönüşüm geçirmiş olsan da yazında bir takım soybağlarına rastlamak olası…

Çocukluğumdan birtakım soybağlarını, yazımda bile, korumuş olabilirim, bunların izi bulunabilir.

Affetmeyen Çıkarsamacı: Tam olarak nasıl?

Örneğin beni en çok çarpan şey, okurlarımın yazımda belli bir saldırganlık olduğunu düşünmeleridir.

Affetmeyen Çıkarsamacı: Öyle değil mi peki?

Kişisel olarak ben böyle bir şey hissetmiyorum. Kimseye gerçekten, adını vererek saldırdığımı sanmıyorum.

Affetmeyen Çıkarsamacı: Peki senin için yazmak nedir?

Benim için yazmak yumuşacık bir etkinliktir. Yazdığım zaman kadifeye dokunuyormuşum gibi gelir bana. Kadife yazı fikri benim için duygusal ile algısalın sınırında duran aşina bir temadır; yazma tasarımdan hiç eksik olmaz, yazarken yazıma yol gösterir, kullanmak istediğim ifadeleri seçmemi sağlar sürekli. Kadife, yazım için, bir tür kural koyucu izlenimdir. Bu nedenle de insanların bende kuru ve ısırgan bir yazı bulmalarına çok şaşırıyorum.

Affetmeyen Çıkarsamacı: Öyle değil mi peki, Deliliğin Tarihi’nin kaynağında değersiz görme yok mu, kitabınızın birtakım psikiyatrları afallattığını, mesleklerine gareziniz olduğunu düşündüklerini söylememiş miydiniz?

Ama düşününce onlara hak veriyorum…

Affetmeyen Çıkarsamacı: Kelimeler ya da neşter?

Kalemimde neşterden miras kalmış bir şeyler var galiba…

Affetmeyen Çıkarsamacı: Bir soru sorun…

Yazarken, babamın ameliyatta başkalarının bedeninde çizdiği saldırgan işaretleri kağıdın beyaz yüzeyine çiziyor olabilir miyim?

Affetmeyen Çıkarsamacı: Cevabı siz verin ki yüzleşelim.

Evet, neşteri kaleme dönüştürmüş olabilirim pekala.

Affetmeyen Çıkarsamacı: Neden peki?

Tedavinin etkililiğinden serbest konuşmanın etkisizliğe geçiş yapmışım sanki; beden üzerindeki neşter yarasının yerine kağıt üstündeki grafitiyi, neşter yarasının silinmezliğinin yerine yazının silinebilir, karalanabilir işaretini geçirmişim.

Affetmeyen Çıkarsamacı: Bu kadarla kalır mı?

Belki daha ileri gitmem gerek.

Affetmeyen Çıkarsamacı: Nasıl peki?

Kağıt yaprağı benim için başkalarının bedenidir belki.

Affetmeyen Çıkarsamacı: Peki yazma zevki…

Yazı ile ölüm arasındaki bu ilişkiden ( başkalarının ölümüyle, genel olarak ölümle iletişimi) söz etmeye sadece cesaret edebilirim , çünkü…

Affetmeyen Çıkarsamacı: Maurice Blanchot…

Çünkü Blanchot gibi birinin bu konuda benim söyleyeceklerimden çok daha önemli, genel, derin ve kesin şeyler söylemiş olduğunu çok iyi biliyorum.

Affetmeyen Çıkarsamacı: Halının arka yüzü mü?

Ben şu anda takip etmeye çalıştığım, halının arka yüzündeki desene benzeyen izlenimler üzerinde konuşuyorum…

Affetmeyen Çıkarsamacı: Nasıl peki?

Bana öyle geliyor ki halının bu öteki yüzü de başkalarına gösterdiğim ön yüzü kadar mantıklı ve sonuçta bir o kadar iyi çizilmiş; en azından ondan kötü çizilmemiş.

Foucault’nun yazıya bir teşhis aleti olarak yaklaştığını bütünüyle fark ettik, Klasik Çağda Deliliğin Tarihi ve Kliniğin Doğuşu kitapları da zaten C.B.’nin dikkati çektiği üzere tıpı kapsayan ya da tıp ile ilgili kitaplar, yine de Foucault tıp üstüne söyleyecekleri ile delilik üzerine söyleyebilecekleri arasında büyük bir ayrım yapıyor.

Affetmeyen Çıkarsamacı: Delilik bir hastalık mıdır?

İçinde yaşadığım tıp çevresinde hakiki bir hekim için, hele ki o bedenleri kesip açan bir cerrah için, delilik aslında hastalık tanımına uymayan bir hastalıktır.

Affetmeyen Çıkarsamacı: Tam olarak nasıl?

Organik temeli olmayan, iyi bir hekimin tam bir organik temel bulamayacağı bir hastalıktır. O bakımdan, hakiki hekime oyun oynayan, patolojideki normal hakikate uymayan bir hastalıktır.

Affetmeyen Çıkarsamacı: Hastalıktan sayılmayacak bir hastalık?

Dolayısıyla da tanıma uymayan, hatta neredeyse hiç hastalıktan sayılmayacak bir hastalıktır. Bu nihai sonuca, yani deliliğin hastalık olduğunu iddia eden ama hastalık olmayan bir hastalık olduğu sonucuna ulaşmak için atılacak adım da gayet basittir.

 

Burada kitaba biraz ara verip  Deliliğin Tarihi’nden bir pasaja bakmak yerinde olabilir sanki:

”Kafka’nın değişim eserinde hayvanlaşan hayat anlayışımızı kaç kişi anlayabildi ki, intihar etmek için çabalarını kaçımız düşündü ki, yoksa hasta bir kişiliği mi okuyoruz?
Kaç kişi sanat adı altında Mozart’ın sarayda kızların peşinde koşarken krala yakalanmasını biliyor ki? Kız çığlıklar içinde kaçarken Mozart onun peşinde koşuyordu. Üstü başı dağınık, kendinden geçmiş bir halde kralı karşısında görünce susmak yerine krala şunu demişti: “Ben bayağı biriyim ama yazdıklarım bayağı değildir.”
Zweig’in, Tanrı’nın bileklerinden tuttum derken, “kaderime ben hakimim” demek istediğini. Hugo’nun kadın düşkünü olduğunu, Dostoyevski’nin kumar tutkunluğunu, Balzac’ın dolandırıcılığını, Poe’nin ayyaş olana kadar içtiğini, “sen sarhoş mu yazıyorsun?” dedikleri zaman, kaç kişi yüzünde beliren sanat anlayışı ile yaşamının arasındaki uçuruma kendini koydu?
Tarih deliliklerle dolu, kaç kişi bu deliliklerin arasında yolculuk yapmak ister?
“Gecenin mahremiyetini yırttım” derken Rimbaud’u kaçımız anladı, Verlain korkularının kendini uyutmadığını, Nietzsche otel odasında kusmukları içinde ölürken yanında hiç kimsenin olmamasını, Miller’in karısını sattığını bile bilmiyoruz belki de…
Gorki gibi yazabilmek için on yılımı harcarım diyebilecek kaç deli var aramızda, Descartes’ın aklın kuralları eserini yazdıktan sonra tebessüm içinde övünerek kahvesini yudumladığını, kendi romanında kurguladığı kişiliğe herkesten önce kendisinin inandığı Gogol gibi, kaç kişi var kurgusuna güvenen?
Tarih deliliklerle dolu…
Cipolla’nın iktisat tarihine meydan okuduğunu bile unutmuşuzdur.
İbni Sina’nın “tıbbı üç kelime içine alıyorum” dediğinde kibirli halini , batuta her gördüğü yüze inancını sorduğunu, Farabi mutluluk teorisini kalem alırken mutsuz olduğunu kaçımız düşündü ki?
Düşüncelerin sakıncalı olabileceğini bile kralların savaşları kaybettiklerinde anladıklarını, kardeş kavgalarının gölgesinde suskunlukları, saray odalarında musiki yerine Fransız müziğinin seslendirildiğini, kaç kişi gerçeklerin bizim düşündüğümüz gibi olmadığını biliyor ki?
Tarih deliliklerle dolu….
Sanat anlayışını hayatları ile kıyasladığınızda kaç sanatkar, kaç yazar, kaç şair, aklımızda hayal etmiş olduğumuz şekilde yaşadı ki?
Sanat delilik ister demiyorum, ama sanatkar deli olabilir…”

Affetmeyen Çıkarsamacı: Delilik tanıma uymayan bir hastalıksa?

Onu tedavi eden ve bunun bir hastalık olduğuna inanan hekimin vay haline… Bu hekim, yani psikiyatr, ister istemez alaya alınır; uğraştığı şeyin hakiki bir hastalık olmadığını bilmediğine göre kötü, hatta sahte bir doktordur.

Affetmeyen Çıkarsamacı: Deliliğin sahte doktorlar tarafından tedavi edilen sahte bir hastalık olduğu fikri doğuyor sanırım… Peki Roussel, Artaud ve Goya?

Roussel veya  Artaud’nun, keza Goya’nın eserleri gibi eserlere çok istikrarlı, çok inatçı bir ilgi duyduğum doğru. Ama bu serleri sorgulama tarzım geleneksel yaklaşımla bire bir aynı değil.

Affetmeyen Çıkarsamacı: Genelde sorulan soru nedir?

Akıl hastası olan veya döneminin toplumu ve tıbbı tarafından öyle değerlendirilen bir adam nasıl olur da o sırda veya yıllar, onlarca veya yüzlerce yıl sonra gerçekten bir eser olarak, edebiyat ya da kültürün büyük eserlerinden biri olarak kabul edilen bir eser yazar?

Affetmeyen Çıkarsamacı: Başka deyişle?

Başka deyişle soru şu: Nasıl olur da delilik veya akıl hastalığı yaratıcılaşabilir?

Affetmeyen Çıkarsamacı: Bu genelde sorulan soru elbette… Peki Foucault’nun sorusu…

Benim sorumsa tam olarak bu değil. Raymond Roussel veya Antonin Artaud gibi kişilerin pençesine düşmüş olabileceği hastalığın mahiyetini hiç merak etmiyorum… Onların eserleri kültürümüz içerisinde çok çabuk, çok erken olumlu biçimde iş görmüştür. Söylem evrenimizin hemen veya neredeyse hemen bir parçası olmuşlardır. Öyleyse belli bir kültür içerisinde güvensizliğe karşı öyle bir hoşgörü marjı var ki tıbbi olarak güvensizlikle yaklaşılan bir şeyin kültürümüz içinde, bir kültür içinde, bir rol oynamasına ve bir anlam kazanmasına yol açıyor. Olumsuzun olumlu işleyişi öteden beri kafamı meşgul eder…

Affetmeyen Çıkarsamacı: Peki sorduğun soru?

Sorduğum soru eser-hastalık bağ değil dışlama-içeri alma ilişkisi: Bireyin, jestlerinin, davranışının, karakterinin, her neyse onun dışlanması, dilininse çabucak ve sonuçta kolayca içeri alınması…

Affetmeyen Çıkarsamacı: Gördüğümüz üzere psikolojik bir sorunla uzaktan yakından ilgisi olmayan, çok daha soyut ve daha az ilgi çekici bir sorunun var senin…

Benim sorunum, deli dilinin kurallı ve kural koyucu bir dil içerisindeki konum ve işlevidir.

Affetmeyen Çıkarsamacı: C.B.’nin de dediği üzere konudan biraz saptık, şimdi ona dönelim: yazı ile olan ilişkiniz.

Yazmak konuşmaktan çok farklıdır. Artık kendimize ait bir yüzümüz olmasın, yazımızın altına saklanalım diye yazarız aynı zamanda. Kağıt yaprağının etrafındaki, yanındaki, dışındaki, uzağındaki hayat, eğlenceli değil sıkıcı ve kaygı yüklü olan, başkalarına gösterilen bu hayat gözümüzün önünde duran ve efendisi olduğumuz o kağıt dikdörtgene dağılsın diye yazarız…

Velasquez, Las Meninas

Affetmeyen Çıkarsamacı: Kelimeler ve Şeyler nasıl oluştu?

Bir gün Madrid’de Velasquez’in Las Meninas’ına hayran oldum. Tabloya uzun süre, öyle bakakaldım, bir gün üstüne konuşacağım, onu betimleyeceğim aklımdan geçmedi- biri söylese bu fikir o an bana gülünç gelirdi.

Affetmeyen Çıkarsamacı: Ya sonra?

Sonra bir gün, nasıl olduğunu pek bilmiyorum, tabloyu bir daha görmeden, röprodüksiyonlarına dahi bakmadan, tablodan hatırladığım kadarıyla söz etme, içindekileri betimle isteği uyandı bende. Betimlemeye başladığım anda da belli bir dil rengi, belli bir ritim, belli bir analiz bana şöyle bir izlenim, hani neredeyse kesin bir yargı-yanlış da olabilir- telkin etti: Klasik temsil felsefesiyle, klasik benzerlik ve düzen düşüncesiyle aramızdaki mesafeyi su yüzüne çıkaracak ve ölçecek söylemi bulmuştum.

Affetmeyen Çıkarsamacı: Teşhis ve mesafelerin ölçülmesi…

Kelimeler ve Şeyler’i yazmaya böyle başladım.

 

Affetmeyen Çıkarsamacı: Kelimeler ve neyi?

Şeyler’i.

 

 

 

GÜNCELLENİYOR… ( Biz güncelleyene kadar dilerseniz aşağıdaki videolar ile “varoluşabilirsiniz”…)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Comments

comments