Öyleyse Floransa Biletlerini Alır Mısın? | Tefrika Roman, Birinci Bölüm

SESLENMEYENLER VE KONUŞMAYANLAR – MELL

ı

  1. Otele gelen iki Alman turist

Odanın kapısını açtı; odanın kapısını açtığı için içeriye girmek zorunda kaldı, kapıyı iyice kilitledi, kapının ardına masayı çekti, sağına sağ kolunu uzattı, ışığı yakmalıydı: yakmıştı, sol omzuna dayanarak iyice arkasındaki masanın kenarına yaslandı, iki gece önceydi: boğazını kesmeye kalkmış (hiç yapacak biri değildi, tüh tüh tüh), yan odadaki matbaacı sesi duymuş (sandalye düşüşü değil bu; baksana şuna), o engel olmuş (açsana şu kapıyı), hemen hastaneye götürmüşler (sen sağ kolundan tut, tuuuut), odada her şey onun bıraktığı kadardı (her şey bıraktığımız kadardır zaten; bu da en çok unuttuğumuz şeydir), ileride tek kişilik bir yatak, hiç bozulmamış bir çarşaf, birisinin sol bacağı (sandalyenin sol bacağı hangisi oluyorsa artık, sandalye o birisinin miydi; bir an onu üzerinde oturur gibi görmüştü) kırık gibi duran iki sandalye, yine ona göre soluna düşen bacağının biri içeriye giren rüzgarla hafifçe zırıldayan küçük bir masa [[ bu masayı alt kattaki odadan buraya çıkarmışlardı, odanın kapısından içeriye sokarlarken öndeki Lunni. sendelemiş, o sendeleyince de masanın bacağı kapının kenarına çarpmıştı ]]  masanın üzerinde biri ikiye, biri dörde katlanmış iki gazete[[ gazete okumayı mı seviyordu yoksa aradığı bir haber için mi almıştı o gazeteleri, sonradan odasına girdiğinde de gazeteler pek okunmuş gibi değildi, sadece biri ikiye biri dörde katlanmıştı (sekize de katlanmış gibi duruyordu gazetenin birisi, yerel gazetelerdi bunlar, hani birisi kendini şehrin istasyon binasından atmaya kalkarsa bir çok haberden önce bu gazetelerde yer alabileceği), canı sıkkındı herhalde, aradığını görememiş olacaktı gazetelerde ]]  kırık beyaza çalan gümüş renkli bir küllük, iki metre kadar bir ip [[ vardı, oysa bu ip en az üç-dört metre kadar olacaktı, dışarıdaki koridorda pencerenin tutamağına dolamıştı geçen hafta görevli, demek kadın gece yarısı koridora çıkmış: bu ipi oradan çözmüş;  en az iki metresini de kesmişti ]] masanın ona göre sağ köşesinde neredeyse yere düşecek gibi duran bir tabakta bir sandviç[[ alabilir miydi, daha önce sandviç isteyen pek olmamıştı, bir an bu saatte sandviç olamayacağını söylemek istedi sonra bu saatte sandviçten başka hiçbir şey olamayacağını hatırlamıştı, olur marulu ince dilimlenmiş, hayır domatesin kabuğunu sormuyorlar, ama isterlerse, önemli değildi, pek aç değildi zaten, sadece birazdan kardeşi gelebilirdi, o yüzden ona telefon edip dışarıda yemek yedikten sonra gelmesini söylemesi iyi olacaktı herhalde ]]  iki elma, ikiye kesilmiş bir limon[[ vardı, neden limon istemiş pek anlayabilmiş değildi, herhalde dişleriyle ilgili bir tedavisi gereğiydi, dişlerine dikkat etmişti, gülümsediğinde çok beyaz görünüyordu ]]  limonu neden istemişti ki, gecenin bir yarısı karşıdaki o yere gidip aldırmak zorunda kalmıştı, yok efendim ne zahmeti sormuştu iki gün kalacaksınız demek, işte kardeşinizde gelmiş öyle mi, buyurun sizin kaydınızı yapalım önce, demek ablanızla kalacaksınız, bu oda gayet uygun olur sizin için, siz de mi iki gün kalacaksınız,  gayet uygun, çantasını |[ almayı unutmuştu kaydını yaptığında, ardından seslenmişti, çantanızı unuttunuz, ah ne kadar unutkandı, içinde ağır bir şeyler mi vardı,  yatağın köşesine bırakmış elindeki iki gazeteden |[ hangi haberleri okumuştu acaba, gazetelerden birisine uzandı, açtı, üçüncü sayfasının sağ alt kenarındaki kıvrılmadan bu sayfayı bir süre okuduğu belliydi, birisini masanın üzerine koymuş diğerini açmaya çalışıyor, başka bir isteği var mıydı, şu an bir isteği yoktu ama sahi bir kahve içebilirdi, sade bir kahve alabilir miyim, elbette, filtre mi istersiniz, diye sormuştu gözlüklerini çıkarmadığına emin olmak için sol eliyle gözlerinde gözlüklerini ararken,  hayır o yok, şekersiz olsundu, yürümüştü kapıya doğru, affedersiniz, daha önce İzmir’de bulundunuz mu, birkaç gün kalmıştı, gözlüklerini çıkarsa mıydı, hep gözlük mü kullanırsınız, genelde gözlerinde unuturdu, gözlüklerini çıkarsa onu tanıma ihtimali var mıydı, İzmir’in o tarafına hiç gitmemişti, hayır bahsettiği kişiyi tanımıyordu…Ne demişti en son:

Kadınların peşinde koşmam ben. Varoluşum ki bir koşma halidir: Sen de özgürce koştuğunda ancak; aşk diye bir yerde birbirimizi özgürce yakalarız.

Söyleyememişti daha önce, üç-dört yıl kadar önce onunla karşılaştıklarını, belki iki ay arada bir buluşurlardı, tanıyamamıştı demek, sakalı nedeniyle olabilir miydi, her şey onun bıraktığıylaydı demiştim ya hani, sanki kendini de burada bırakmıştı, neden boğazını kesmeye kalkmıştı, neden buraya gelmişti, kendini boğazlamak için gelmiş, diye mırıldandı yatağa doğru bakarak,  ilerledi, yatağın kenarına oturdu, sağ elini çarşafın üzerinde gezdirdi, keskin deterjan kokusunu duydu, yatağın kenarındaydı çantası, açsa mıydı, açmaktan vazgeçti, buraya onun için gelmemişti, onu tanımamıştı bile, çantasından kim bilir kimin resimleri çıkacaktı, bunu görmek istemiyordu, onun hakkında hiçbir şey öğrenmek istemiyordu.

Doğruldu, yatağın etrafında dolaştı, yarı aralık pencereyi biraz daha açtı, aşağıdan geçen tek tük araçlara doğru onları pek görmeden bir süre baktı, sonra sol omzunu geriye doğru çevirip karşıdaki elbise dolabına doğru yürümeye başladı. Elbise dolabında ince, yakalı bir kazak, bir atkı vardı sadece, demek geldiğinde üzerinde bu kazak vardı, atkısı<< onun muydu, bu atkıyı daha önce de görmüştü sanki; hangi şehirdi bunu pek hatırlayamıyordu ama o atkıya karşı çok yakınlık duydu; adeta kendi boynundaydı >>  boynunda değildi ama, demek çantasından [[ çantası daha girişte dikkatini çekmişti, çok ağır mıydı çantası, hayır ağır değildi ama bir kadına göre epey büyük ve ağır görünen bir çantaydı, kardeşininmiş, aceleyle çıkmış; zaten içerisinde de onun eşyaları varmış, istasyona almaya gelecekmiş zaten ]] çıkarıp buraya asmıştı, kazaktan [[ gelen ince deniz kokusunu daha onunla ilk karşılaştığı sıra duymuştu, denize mi düşmüştü ]] ince deniz kokusunu andıran bir parfüm kokusu [[ kapıdan girer girmez ondan önce gelmişti, serin bir deniz esintisi, ama yoğun da bir yosun kokusu, çok acı bir keskinlik ]]  belli belirsiz duyuluyordu, elbise dolabının [[ kapağı o odaya girdiğinde de açıktı, önceki kalan atkısını unutmuş; diye mırıldanmıştı, odayı toparlayan görevli unutmuş, zararı yoktu, kalabilirdi orada, asacak fazla eşyası yoktu zaten şu an ]] kapağını yavaşça kapattı, kapıya doğru birkaç adım attı.

 

 

Sesi sonradan duydu. Kapıyı kapadı. Baktı. Oda. Yatak. Çarşaf. Küllük. Kahve bardağı. Masa. İp. Keskin yaprak kokusu. Sormuştu. Karşılaşmışlar mıydı daha önce. Sanmıyordu. Biraz yorgundu. Hatırlayamazdı şu an. İzmir’de bulunmuş muydu.  Sanmıyordu. İki gece kalacaktı. Neden boğazını kesmeye kalkmıştı. Baktı. Geceydi. Neden boğazını kemeye kalkmıştı diye sormuştu. Baktı. Hep geceydi.

Sabah altıda kalmıştı yürüyüş için<< dışarıya çıkmayı düşünürlerse, sahil kenarında yeni yapılan bir yol vardı, hayır sabah erken kalkmak gibi bir düşünceleri yoktu, burayı da dolaşacak kadar zamanları yoktu |[ aslında burada da kalmaları gerekmezmiş, kısa bir işleri varmış, ama bilirler miymiş, devlet işleri zaten hep beklendiğinden uzun sürermiş, “demek siz de bir süre noter de çalıştınız,” kuzeni de staj yapıyormuş, “kaç yıl çalıştınızdı?,” kuzeninin de fazla çalışmaya niyeti yokmuş,  “hangi noterdi?”, rakamlardan hoşlanmıyordu, yüz yirmi altıncı noterdi, “ o kadar noter var mı bu şehirde?”, o kadar noter yoktu ama neyse pek önemli değildi, bu noterler de ne iş yapar pek anlamış değildi, her yerde tonla noter olurdu zaten,  |]  tatil için gelmemişlerdi, kardeşinin birisinden bir alacağı varmış,>> deniz kenarına inerdi kahvaltıdan önce, at kestanelerini denize atardı nedenini bilemediği bir sessizlik içinde.

Önce kardeşi gelmişti ofisine, yanında otel görevlisi eşliğinde, ablası boğazını kesmiş, hemen hastaneye götürülmeliymiş, atkısı boynunda mıydı, bu nasıl bir soruydu, zaten pek sorduğu şeyi anlamamışlardı, hastaneye gitmelerine gerek yoktu, atkısından kızıl bir sıvı sızıyordu: terziye gitmeliydiler, ablası boynunda atkısı, elinde çantayla çıkagelmişti. “Affedersiniz sizi de meşgul ettik, kardeşim hep böyledir, meseleleri büyüttükçe büyütür”, sendelemişti [[ kapıdan daha ilk girişinde, geldiğinde de solgun görünüyordu, |[ soramamıştı, ses tonundan onu tanıyabileceğini düşünmüştü, sesim kısık biraz da, kusuruma bakmayın |]  neyi vardı, pek bir şey söylememişti, kardeşi bir şey getirmemişse sandviçte öylece durduğuna göre pek bir şey de yememişti ]]düşmek üzereyken ona doğru atıldım, kapıya taksi gelmişti, kardeşiyle birlikte istasyonun aşağısındaki araştırma hastanesine gittiler, sonradan anladım kardeşinin neden valizlerini de taksiye yüklediğini.

Onların ardından polis gelmişti, dün gece kalanları öğrenebilirler miydi, elbette şuradaki açık ekranda isimleri yazılıydı, son zamanlarda olağan dışı bir şey olmuş muydu, burası şehrin en sakin oteliydi, öyle çok “sakini” vardı ki yakında oteli kapatıp gidebilirlerdi, en son altı yıl önce bir müşteri iki çini, ya da plastik vazoyu yere düşürmüştü o kadar, dalga mı geçiyordu onlarla, ne münasebetti, hatta vazolar Pekin’e yakın bir yerden çok tanınmış bir ressamın atölyesinden alınmıştı, ressam arada bir seramikte yaparmış, ya da plastik işte, tamam konuyu uzatmasındı, son zamanlara otelde başka bir olay olmamış mıydı, hiçbir şey olmamıştı, bir şey söylemediler, kayıtlara bir süre baktıktan sonra çıktılar.

Sonra eski denizci geldi, “ neden gelmiş bu kopiller?”, bilmiyordu, birisini arıyorlardı herhalde, eski denizci polislerden nedense hiç hoşlanmazdı; oğullarından birisi polis olmasına rağmen. “Kahven var mı?”, “Evet, sahil biraz soğuktu bu sabah, bu kış soğuk geçecek sanki.” Eski denizci otelin mutfak kısmına doğru ağır adımlarla yürümesini sürdürürken,” Oteli yıktırmamaya çalışın, dedi hırıltılı bir sesle, genişlete genişlete yol bırakmadılar ülkede.”

2.Turistlerin bıraktığı çanta

Çantaya baksa mıydı, artık gelmezlerdi, bugün ikinci gündü, kapı çalındı, kimdi bu, eski denizcinin sesini duydu, kapının arkasına o masayı neden çekmişti, bu normal değildi, yoksa kendini pencereden… Odayı ilaçlıyordu, aa öyle mi, aşağıda göremeyince yukarıya çıkmıştı, kahve ister miydi, istememişti, görevli birazdan çıkacakmış, erken değil mi, ondan rica etmiş, bir saat erken çıkması gerekiyormuş, o nedenle o da görevlinin yerine bakacakmış, zaten aynı şehirliymişler, evleri karşı karşıyaymış çocukluklarında, ona da denizci olmasını söylemiş ama yüzme bilmiyorum diye hepten vazgeçmiş denizcilik mesleğinden, birazdan aşağıya inecekti.

“Lunni. az önce seni arıyordu,”

“Tamam, o çıkabilir, şu işim bitsin birazdan inerim aşağıya.”

Sessizlik, sonra koridor boyunca duyulan basık, boğuk adım sesleri.

Eski denizci o iki kişi geldikten sonraki günler sürekli otele gelmeye başlamıştı, öncesinde haftada bir uğrardı, sonra dün kahvesini mutfaktan getirirken seslendi, “Geçen gece sende kalanlar var ya,” “ A şu abla-kardeş mi?, “Ne abla kardeşi, onlar sevgili, kızda bizim hanımın akrabası, dün gece bahsi geçmiş, senin otelde kaldıklarına dair, çantaları kalmış mı burada, onu sordular”, demek burada unuttuklarından emin değillerdi çantayı. “ Çanta göremedik pek, istersen Lunni’yle konuş, o da bir şey bulamamıştı,”  Çantayı açmaktan vazgeçmişti sanki. Yatağın kenarında doğruldu, kapının arkasındaki masaya doğru birkaç adım attı, o zamanlar saçı siyahtı, ama sürekli boyardı, sarışın olduğu için sürekli kendini eleştirirdi, onu çok hafif gösteriyormuş, masanın kenarına sağ elinin üzerine doğru yaslandı, derin derin nefes aldı, sol omuzu üzerinden yatağın kenarındaki çantaya |[ iki gecedir yaklaşıyor, bir türlü açmak istemiyordu<< iki adım kala hep geri dönüyor, sendeliyor, tekrar yaklaşıyor sonra tekrar geri dönüyor, içinde ona dair şeyler mi bulacak, hiç sanmıyordu, kesinlikle kendini o kadından daha fazla uzaklaştıracak şeyler bulacaktı, o nedenle pek açmak istemiyordu, o da nasıl biriyse artık, insan çantasını unuttuğu yeri hatırlamaz mıydı, en azından uğrayabilirler, çantalarının burada unutulup unutulmadığını sorabilirlerdi >>  sanki açsa içinden o çıkacaktı ve ona ne söyleyeceğini bir türlü kestiremiyordu |]  baktı. Sağ elinin sızlamaya başladığını algıladı, elinin üzerine çok fazla yaslanmıştı, elini ovuşturarak doğruldu, içinde sanki atom bombası varmışçasına çantaya doğru bakmaya başladı.

Ertesi günü, çantayı açmamıştı, sadece elbise dolabının içine:alttan ikinci gözüne bırakıp çıkmıştı, yukarıya çıkıp açsa mıydı çantayı, hayır çıkamazdı, birisi içeriye girmişti;

“Bu akşam için bir odanız var mı, bir de…[sesini biraz alçaltmıştı] biraz kağıt var piyasaya sürülecek, eski banker sizi önermişti de…”

“Bu akşam için odamız var…(sesini alçaltmaya gerek görmeden] bir yanlışınız olacak, kağıt baskı işiyle  (sahte para diyelim şuna artık) uğraşmıyoruz…”

Gelen iri yapılı, uzun boylu denebilecek biriydi, önce etrafına baktı, ilerideki koridorda iki kişiyi görünce ona doğru birkaç adım atıp normal bir ses tonuyla: “siz odayı ayırın, şu an müsait değilsiniz anladığım kadarıyla, yarın tekrar sorarım.” Üçüncü katta koridorun ilerisinde; soldan ikinci odayı ayırmıştı ona,  olur istediğiniz zaman gelebilirsiniz, sadece kaydınızı alalım.

  1. Mısırcının cinneti

Geçen geceydi:

…İşlek olduğu halde gece çok soğuk olduğu için insanların pek işlemediği o sokağa dönmüş, arada bir ellerini boğuşturarak yürümesini sürdürüyordu, yolun ortası ağaçlı, sağlı sollu geniş kaldırımda yere düşen sararmış, kızıla çevrilmiş yapraklar, neden bu kadar üşüyordu, ceketinin sol cebini yokladı, bir bıçak bir de birisini boğmaya yarayacak kadar da ip, bütün sermayesinin bu kadar olduğunu düşündü, biran önce bunları paraya çevirmeliydi, dün geceki gibi sokaklarda yürüyemezdi sabaha kadar, üşüyordu, açtı, insanların çevresinde hiçbir şey olmamış gibi yürümelerinden nefret etmeye başlamıştı… Sağ ceketinin cebini karıştırdı, ne zaman gittiğini hatırlamadığı bir sinemanın bileti: kenarları iyice aşınmıştı, yağmurlu bir günün ya da gecenin dokunuşuyla parça parça olmaya başlamıştı, buruşturup yolun ortasındaki ağaçlığa attı, ortadaki setin üzerinden geçip sol taraftaki kaldırımda yürümeye başladı, ellerini ovuşturdu, tekrar yola atlayıp yolun sağındaki kaldırıma geçmeye yeltendi, sonra vazgeçti, nereye gidiyordu, bunu bilemiyordu, dün geceden beri sokaklarda yürüyüp duruyordu, üşüyordu, yanından bir araba geçti, arabanın araka camından birisi bir izmarit attı yola, yürüdü, izmaritin yanından geçti, sonra iki adım geriye gidip izmariti aldı, gözlerine doğru yaklaştırdı, etrafında neredeyse iki tur döndü, izmaritin ucunda kalan son parıltılar da başını kaldırmak istemediği bir gecede ona göz kırpan yıldızlarmışçasına bir süre yandı söndü, sonra elindekini kaldırımdan gökyüzüne doğru fırlattı. Soldaki kaldırım boyunca yürümesini sürdürüyordu, ileride eski banka binasının yanındaki kapası kapalı eski ama epey büyük işhanının yanındaki tadilatta olan sinemanın önünde kaynamış mısır satan birisi vardı, sol elini ceketinin cebine götürdü, önce bıçağa dokundu, bıçağın keskin soğuğu adeta elini kesmişti, hemen elini çekti ceminden, ama cebin astarı bileğine takıldı, elini dışarıya çıkaramadı, o ilk irkilme geçmişti, bıçağın olduğu yeri bildiğinden cebin arka tarafına doğru uzattı parmaklarını, kalın naylon ipin ucuna hafifçe dokundu.

Tam mısırcının[aynı zamanda sosisli sandviçte sattığını görmüştü] önüne gelince durdu, dikkatle ona bakmaya başladı, mısırcı önce başını kaldırdı, sonra tekrar elindeki bardağa tanelerine ayrılmış o kaynamış mısırlardan doldurmaya başladı, ona bakıyormuşçasına, sos ister misiniz, diye sordu, arkasından bir ses, olabilir, nar ekşisi de bol olsun mümkünse. Kıpırdamadan mısırcıya bakıyordu, mısırcı elinde iki karton bardakla ona bakmamaya çalışarak yanından geçti, yolun kenarına park etmiş olan beyaz bir citroenin arkasında oturan bir kadına iki bardağı uzattı, ne kadardı, bozuğu var mıydı, bir saniyeydi o halde, çantasında olacaktı, buyursundu, teşekkür ediyordu. Arabanın motoru boğuk bir gürültüyle çalıştı, arka camları hışırtıyla kapandı, araba uzaklaştı. Araba uzaklaşana kadar ardından baktı, sonra gözlerini mısırcıya doğru çevirdi, mısırcı ince sıcak su buharlarının ardından ona doğru bakıyordu.

“Gece gece o kara gözlükte neyin nesi?” cevap vermedi, sadece kıpırdamadan duruyor; ona doğru bakıyordu, sonra mısırcının önündeki tezgâha gözlerini çevirdiğini görünce sol elinin parmaklarıyla cebindeki ipin ucuna dokundu, mısırcıya doğru bir adım atıp; gece görmek için, diye seslendi, bu mısır arabası ne kadar, ileride iki sokak aşağıda bir kafe işletiyordu ve oraya almayı düşünüyordu, peki günde ne kadar müşteri oluyordu, demek öyle, peki bugün ne kadar müşterisi olmuştu, hemen zihninden bir hesap yaptı, mısırcı bu kadar satış yaptıysa şu an onun karnını doyurup ülkenin bir ucuna gidecek kadar para olacaktı kasasında ya da üzerinde. Kasa olmayacağına göre üzerinde olacaktı, ona doğru bir adım daha attı, sıcak buhar yüzüne çarptıkça daha fazla üşüdüğünü hissediyordu, yanlarından iki sevgili geçti, “bu gece bizde kalamazsın, yarın ablam gelecek,”, “dün gece gelecek demiştin?”, “ne yapabilirim, trende yer yokmuş, bu gece gelecek,” bir süre arkalarından baktı, kadın erkeğin omzuna uzattığı kolu ikide bir sağ eliyle omzundan alıyor, sevgilisi kolunu atmaya çalışıyordu, “ dedim ya iki gün kalacak, Salı günü gidecek, o zaman kalırsın, şu kolunu da çeker misin, senden çok içtim ama hiçbir şeyim yok daha,”, sonra gözlerini mısırcıya çevirdi, tezgahın altındaki ısıtıcıdan yükselen koyu gri dumanla karışık su buharının ardından başını kaldırmış, mısırcı ona doğru bakıyordu. Ne diyecekti, affedersiniz, çok üşüyorum, ne zamandır buradasın, nerede, çok üşüyorum, seni boğmam gerekiyor; anlayışla karşılar mısın, sorun olmaz, şu sinemanın yanındaki inşaat perdesinin oraya kadar gel, ne demek ne yapıyorum, hayır bağıramazsın burada, mısır isteyen müşterileri kaçıracaksın, gel şuraya, ip değil bu, suç aleti, hiç iple boğdun mu birisini, seni boğabilir miyim şu iple; eğer anlayışla karşılarsan.

Demek vermek istemiyorsun, neden gülmüştü, gece gece neden gözlük takıyorsun derken, “gece gece gözlü…”, canı iyice sıkıldı, “gece vakti gözlüklü gözlük…”, sol elindeki ütü kablosunu daha da gerdi, “ gözlük vakti neden gece takıyorsun gece gece…”, sol elinin parmaklarının sızlamaya başladığını algıladı, “ gözlük vakti gece gece…”, sağ eliyle sol omzunu tuttu, hafifçe ovuşturarak az önce duyduğu o keskin acıyı geçirmeye çalıştı, neden gözlüklü geceydim, benzettiği şeye bak sen, insan denen şey her yerde aynıydı, ha banka çalıştırsın ha kendini çalıştırsın; başkasını kullanma biçimi asla değişmiyordu, “ affedersiniz, gözlüklü gece vakti ne o gece gözlük gözlük…”, size mi soracaktım gözlük vakti geceyi, gözlük karaydı: gece takmak zorunda kaldım, nasıl da bakmıştı öyle, biraz ilerisi köprüydü, götürüp köprüden mi atsaydı, köprüden atar, sonrada ütü kablosunun ucunda öylece sallanmasına bakardı, “kara kara o gece gözlükte neyin nesi…”, ona soracaktım sanki gözlük gözlük gece, “neden yanında ütü kablosu taşıyordu, gözlük gözlük o kara gece de neyin kablosuydu…”, sol elindeki ütü kablosunu sağ eline geçirmeye çalıştı, bir yandan da sol omzuyla adamı ilerideki köprüye doğru itmeye çalışıyor, yandaki tadilat perdesinin arkası sessiz, yirmi metre ilerisi köprünün alt taraftaki basamakları, “ gözlük vakti o kara köprüde neyin gecesiydi…”, yürütmeliydi köprüye kadar, artık vazgeçemez, hem vazgeçse de bundan sonra nereye gidebilir ki, haydi birkaç adım daha, “nereye sürüklüyorsunuz gece vakti gözlüğünde…”, hala konuşuyor; dalga geçiyordu onunla, sol elindeki ütü kablosunu biraz daha çekti keskin hırıltılara aldırmadan, “ütü vakti kara gözlüklü gece de neyin gözlüksüz köprüsü böyle, sesini duyan bir gözlük yok mu…”, sesini kesmeliydi, yoksa kabloyu daha fazla gerecekti, yürüsündü şu köprüye kadar, kendini şu köprüden atması yapabileceklerinin en iyisiydi, yaşamın kolay taraflarını değil; yaşamın en zor tarafını seçmiş olacaktı, ne yapacağını düşünmüş müydü kendini köprüden attıktan sonra, düşünmediyse o onun sorunuydu, en ideal seçim hakkıydı bu ve en ideal seçimini yapmıştı, yaşamını zora sokan intiharını tamamen ortadan kaldırmıştı, daha ne isteyebilirdi ki, artık gayet sağlıklı biçimde intiharını yaşamaya başlayabilirdi, dizi nasıl da sızlamaya başlamıştı, adam dizini yumrukluyordu, “ köprünün altından akan gözlüklerin gördüğü geceye sabaha denirdi, ışığın kendini yaktığı an: geceydi, gözlük vakti neyin kara köprüsüydü, dizi sızlıyordu, gözlüğü olan var mıydı…”, on adım kadar kaldı kalmadı, ne kadar da ağırmış, iyi ki sesini çıkaramıyor, yoksa şu köprünün karşısındaki şarapçılar muhakkak duyardı seslerini, “kırmızı gözlük neden takıyordu gece, bir şişe kara gözlük alsaydı, demek gece vakti güneş kara gözlüklü,”, hala konuşup duruyordu, kablonun ucunu biraz daha gerdi, sol dizindeki keskin acıya aldırmadan adamı birkaç adım daha sürükledi, sık otların arasından…

 

BİRİNCİ BÖLÜMÜN SONU

 

 

Comments

comments