Demek Tanrı Oldun? Evren Ne Zaman Bitti? | Tefrika Roman, Birinci Bölüm

Fotokopi dükkanında çalışıyordu ve kendisi hariç herkesin kopya olduğunu düşünüyordu:

Öyleydi, fotokopi dükkanında çalışıyordu ve kendisi hariç herkesin kopya olduğunu düşünüyordu, bunu onu ilk gördüğün anda olmasa da sonraki on dakikada hemen anlamıştım, fotokopi dükkanın bir pasajın dibinde; elli metrekarelik bir alana kurulan altı fotokopi makinasını tek başına yöneten onun işletmesi altındaydı, vitrin bir sahaf vitrini gibiydi, eski ciltli birtakım kitaplar sıralanmıştı, Faulkner, Hemingway hemen gözüme ilişti, içeriye girerken kapıdaki Japon rüzgarlığı tıngırdadı, bezgin bir yüzle yüzüne bakan bir yüzle karşılaştım, iki metre ötedeki masanın üzerine kurulu fotokopi makinasının hemen sağında, sonra kahve fincanına uzanırken, yanımdaki boşluktan pasajın girişine doğru baktı, çantamdan içeriye girmeden önce çıkardığım bir kitabı ileriye doğru uzatıp: “12’den 22.sayfaya kadar, dedim, “Ne kadar sürer?”, “Ne ne kadar sürer?, “Fotokopisi işte, on sayfa ise iki saat…”, “Ya kitabın tamamı olsaydı?”, “On dakikada alırsın…”, “İyi, kalsın o zaman…”, tam geri dönmüş gidiyordum ki ardımdan seslendi: “Nereye? İnsanlar kopya olmuş artık…”, anlamamışçasına bir an duraladım, yandaki camdaki yansımasına, daha doğrusu kopyasına baktım, “Öyle öyle, ne yapayım peki?”, “Fotokopilerini çektir…”, kahve fincanı tıngırdadı, dibine çöken şekeri karıştırırken gördüm onu camda, sonra geri döndüm, tam selam verip çıkacaktım ki, kitabı fincanla işaret etti, “Sadece on sayfa mı, on emir gibi desene… Yoksa on emir mi?”, “Nereden anladın?”, bu on sayfanın içinde on emrin yazılı olduğu levhaların tam metni de yer alıyordu, soruma cevap vermedi, aslında on beş sayfa fotokopi alabilirdim ama on emirin içinde olduğunu hatırlamış, fotokopicinin yüzündeki bezginliği de görünce fazla zamanını almama düşüncesi ile on sayfaya düşmüştüm, kitabı uzatmamı istedi, yaklaşıp makinenin üzerinden ona uzatım, “okumuştum bunu, şu makine dursun, beş dakikada hazır olur…”, “Burada bekleyebilir miyim?”, “Nereye gideceksin ki, insanlar hep kopya…”

İnsanlar hep kopya, dediğinden beri ona söylemek istiyordum, en sonunda söze girdim: “Peki ya sen, sen de kopyalanmadın mı genlerden?”, kitabı karıştırıyordu ki birden durup yüzüme baktı, kitabın altına gizlediği fincanı masanın tam kenarına bıraktı, makinenin cam ekranındaki açık mavi göstergelere baktı, “İki dakikası var, isterseniz arka taraftaki balkonda bekleyebilirsiniz…”, arka duvarda bir balkon kapısı gördüm, masanın kenarından geçip kapıya yöneldim, kapıyı açıp dışarıya bakındım, balkon bir su kanalına bakıyor, öğlen göğü açık mavilikli ve bulutsuz, balkonun sol duvar dibinde yedi sekiz eski kitap cildi, bir paspas, iki de tabure, balkona çıkıp kanala bakarak biraz dolaştım, sonra dirseklerimi balkon demirine yaslayıp karşıdaki meşe ağacına konan kuşlara bakmaya başladım, en sonunda beklediğim çağrı geldi içeriden: “Kopyanız hazır alabilirsiniz…”,

Kapıdan çıkarken sağ omzumu pervaza çarpmışım, birden sendeledim, omzumu ovuşturarak içeriyi girip fotokopi makinelerinin arasından geçerken seslendi, “Oraya çarpmayanını hiç görmedin…”, “Balkonla içerisinin eğimi farklı, o yüzden…”, “Öyledir, balkonu sonradan yaptık, gece vaktiydi…”

“Uzatılan kağıtları alıp makinenin ön tarafına geçtim, vitrinden iki Faulkner cildi çekip onları da alıyorum dercesine bir işaret yaptım, bezgin bakışlarla yüzüme bakmayı sürdürüyordu: “Kopya para istemezsin ama sadece şunlar var yanımda…”, bir yüzlük uzattım, almadan paraya bir süre baktı, “Sahte mi bu?”, “Sahte değil ama kopya…”, “Neden kopya?”, “Çünkü hepiniz kopyasınız…”, hafifçe sırıttı, neden insanların kopya olduğunu düşünüyordu bunu anlamaya çalışıyordum ama aynı şeyi sürekli kopyalamaktan, kopya olduklarını söylemekten öteye gitmiyordu, varsa bir bildi bunu öğrenmek gayesiyle parayı tekrar uzatır gibi tuttum, “Kalsın, on sayfa için bozmaya değmez…”, dedi sonra sağdaki makineyi kontrol etmek için o yana yöneldi aceleci bir tavırla, “İki de kitap vardı…” dedim kitapları işaret ederek, “Faulkner onlar, beş para etmez…”, şaşırmıştım, “Herif Nobel almış ama…”, ee dercesine yüzüme bakıyordu, sesimi çıkarmadım, “İşe yarar tek bir kitabı yok, kopya hepsi…”, sağ kolumun arasında iki Faulkner cildi ve fotokopi kağıtları, sol omzumda askılı çantam olduğu halde dışarıya çıkıp iki adım uzaklaştığım sırada camın tıkırdadığını duydum, geri dönüp baktım, sağ elinde iki kitap daha vardı, “Bunları da alabilirsin, kopya hepsi…”, yaklaşıp kapı aralığından ona baktım, “İstersen bu kitapları da alabilirsin…”, gözleriyle vitrindeki kitapları işaret ediyordu,” Artık sadece el yazması okuyorum, kopya kitaplarla kopya insanlarla işim olmaz…”, “El yazması mı, o nasıl oluyor?”, kitapları almayacak mısın diye yüzüme sıkıntıyla baktı, uzatılan kitapları da almak zorunda kaldım adına bakmadan, sonra fotokopi makinasının masasının ardına dolandı; bir çekmece gıcırdadı, trııınnnkkk, iki eliyle zorlukla tutabildiği bir kağıt destesi çıkardı, “ Yarısı okunmaz halde bunun, çünkü üzerini çizmiş yazarı,” dedi çok önemli bir şey söylüyormuşçasına, boş gözlerle ona baktığımı görünce devam etti, “Adını duydunuz mu?”, bir ad söyledi öksürerek, “Duydum,” dediğimde şaşkınlıkla yüzüme bakıyordu, “Senin kitabın değil mi o?”, nasıl anladın dercesine bakıp sessiz kalınca devam ettim, “Herkes kendini büyük sanatçı, tek sanatçı sanma aldanışında…”, sessizce yüzüme bakmayı sürdürüyordu, sonra mırıldandı, “Sen de mi kopyasın?”, “Neyin kopyası?”, o sırada pasaja girenler oldu, “İşte kopya insanlar da geliyor,” artık makinelerle uğraşıyordu, o yüzden selam verip çıktım, pasajın çıkışında kısa bir an durdum, bir adım aşağıya inmek pasajdan çıkmak için yeterdi, artık pasaj çok uzakta, yukarılarda bir yerde kalacaktı, o yüzden biraz bekleyip gelip geçene bakındım,   sonra pasaja giren bir dilenci dikkatimi çekti, kısa boylu, zayıfça yapılı, kendi kendine konuşan bir kadın, onu çoğu zaman caddelerin tam ortasından yürürken görürüm, araçlardakiler onu göre göre epey alışmış olmalı ki kornaya basan pek olmaz, aksine çarpmamak için biraz yavaşlar, bir şey söylemeden sessizce kadına bakarak yanından geçerler, ilk defa bu kadar yakınımdan geçiyordu, o yüzden ilgiyle ona baktım,  “on kuruşa ne alırım, kızını geri getirsin, ayrıldıysa ayrıldı teyzesi, onu kim gördü ki, yaz da gelmiş teyzesi, onu nerde bulacaklar ki, bak işte teyzesi, on kuruşa ne alırım şimdi, sahte insanların hepsi teyzesi, onu kim gördü ki, kış gelmedi teyzesi…”, sonra sağdan ikinci butiğe girdi, daha kapıdan girmeden elindeki parayı içeriye göstermiş, içeriden de, para istemez; ucuz bir şey iste, sesi yükselmişti, o sırada birisi hızla sağ omzuma çarptı, bir an deprem oluyor sanmadım değil, sonra coplar ve postal patırtıları duydum, sivil ve resmi üniformalı altı kişi hızla pasaja girip fotokopiciye yöneldi, fotokopici içerideki iki kadınla konuşuyordu, onların omuzları arasından göz ucuyla dışarıya baktı, sezdirmeden kendini sağdaki kadının arkasına gizledi ve birden görünmez oldu, sanırım fotokopi makinesinin ardına gizlenmiş, sonra diz çökerek arka tarafa geçmişti, işte; arkadaki balkon kapısında bir parıldama gördüm, kapı hafifçe hareket etmiş olmalı ki kapının camına yansıyan bina suya düşmüşçesine kaleler çizer gibi oldu, tam da bu sırada polisler dükkana girdiler, iki kadın korkuyla kapının arkasına geçmeye çalıştı, polisler arkadaki kapıya yöneldiler, sonra iki el silah sesi duyuldu, bu sırada butikten elinde bir tişört poşetiyle dilenci kadın çıktı, koşarak yanıma geldi, bana bakarken: “Duydun mu teyzesi, onu da vurmuşlar, yaz da gelmiş, kopyacı mı o teyzesi, gördün mü sen onu…”, sonra pasajdan çıkıp sağa dönerek kalabalığın arasına karıştı, pasajdaki takı, kuyumcu, butik ve hediyelik eşya dükkanlarının kapılarına çıkanlar olmuştu, ne yapacağıma karar veremedim, o yana gitmem faydasızdı çünkü içeriye giremeyeceğim belliydi, pasajdan çıkıp sola döndüm, hemen tramvay durağının arkasını dolaştım, köşedeki kuruyemişçinin köşesini dönüp ilerledim, pastanenin köşesinden sola dönüp biraz daha yürüdüm, kanala bakan sokağa gelince köşede durdum, balkona çıkmış polisler buradan görülebiliyor, sokaktan geçen tedirgin kalabalığa bakıyorlardı, belli ki fotokopici bir anda görünmez olmuş, kendini başka bir yere kopyalamıştı, yoldan geçen birisi gibi kanala bakarak o yana yürüdüm, balkon hizasına gelince biraz yavaşladım, polisler kendi aralarında konuşuyordu,” en fazla beş saniye sürdü gelmem, uçtu mu bu… Koşan birisini de mi görmedin… Görmedim ya, sarı gömlek vardı üzerinde, sarı gömlekli var mı, baktık baktık, ona benzer kimse yok, suya mı atladı acaba?”, balkondan aşağıya atlamış olan iki polis geri dönüyordu, sağdaki iri yapılı, uzunca boylu olanı seslendiği sırada tam yanlarından geçiyordum: “Suda da yok…” ayakkabılarım yeniydi, daha dün almıştım, o yüzden yerdeki su sızıntısına basmamak için suyun üzerinden atlıyordum ki birden sendeledim, sonra birden bir el omzumdan çekti:

“Gel bakalım buraya… Yakaladık onu… Gömlek değiştirmiş…”, “Ne oluyor yahu, ben o değilim…”, başka bir el sağ kolumu yakaladı, hemen kurtulmaya çalıştım; “Durun yahu, bu ne biçim hikaye?”,  o an çevremdeki bütün insanlar aynı şeyin kopyası gibi göründü, sanki tek bir insan vardı sürekli çevremde, yoğun bir korku duydum, onlar da benim dediğimi kopyaladılar iki ağızdan, “Bu ne biçim hikaye?”

 

BİRİNCİ BÖLÜMÜN SONU

Comments

comments