Herkes Kendini Güzel Sanıyor (Görmezden Gelme Gözlüğü) | Tefrika Roman, Birinci Bölüm

Öykü 5: GÖRMEZDEN GELME GÖZLÜĞÜ

Bir banliyö treninde bir satıcı görmezden gelme gözlüğü satmaya kalkar,

GİRİŞ: İşte, şu elimde görmüş olduğunuz şey:  GGG’dir, bilimin yeni harikası, üstün teknoloji, işte bu elimde görmüş olduğunuz şey bir görmezden gelme gözlüğü, dediğinde Küçük Çekmece’den on dakika önce hareket eden bir banliyö trenindeydim ve bulunduğum vagon hemen hemen boştu, on-on beş yolcu ya var ya yoktu, satıcı tam ortadaki kapıların arasında durmuş, sağ elinde tuttuğu gözlüğü içeridekilere gösteriyor, sonra herkesin gözlüğü gördüğünden emin oldu ki bu sırada ben de buna emindim çünkü önlerine, pencereden dışarıya bakan yolcuların hepsi bu görmezden gelme gözlüğü de nedir dercesine ilgiyle satıcıya bakmışlardı, körüğün ötesindeki iki karşılıklı koltukta oturan kadınlara gözüm ilişti, ikisi de gözlük satan satıcıya bir süre baktılar, göz göze gelince hemen bakışlarını kaırdılar, sonra yan gözle birbirlerini süzmeye başladılar, ikisi de mankene benziyordu ve ikisi de sanki birbirini çekemiyor, karşındakine öfkeli tavırlarla bakmakla yetiniyor, camdaki yansımadan dahi karşısındakini kolluyordu, onların yan tarafında gazete okuyan bej rengi yazlık ceketli bir adam, satıcıya bir an baktıktan sonra, bir bu görmezden gelme gözlüğü eksikti dercesine başını iki yana sallayıp gazeteyi öfkeyle çevirdi, ikiye katladı, sonra tekrar öfkelendi, gazeteyi eski yerine tekrar açtı, önceki sayfayı okumamış sanırım, bu gazete şarıldaması beş-altı yolcunun da dikkatini çekmişti, satıcı biraz hazırlık yapar gibi arada çok yavaş adımlarla dolaştı, çantasının içindekilere baktı, sonra sağ elindeki gözlükleri gözlerine takıp vagonun arasında epey hızlı ve kendinden emin adımlarla dolaşmaya başladı: “gördüğünüz gibi çalışıyor.”

GELİŞME: Bir banliyö treninde görmezden gelme gözlüğü satan bir satıcı olacak iş değil, hem de gözlük çalışıyormuş, hemen önümdeki koltukta oturan uzun kıvırcık saçlı, saçını siyah tokalarla arkada toplamış bir kadın seslendi: Çalıştığını nasıl anladın?

Yolcular arasında gülüşenler oldu, hepimiz nedense ortak bir akıl ile bu satıcının işe yeni başladığını düşünmeye başlamış; adımın ne cevap vereceğini anlamak için ona bakıyorduk, adam uzun siyah saçlarını briyantinle arkaya doğru iyice yatırmış, boynunda herhalde sahte, kalın bir altın zincir var, siyah bir gömlek giymiş, tüm düğmelerini iliklemiş, sağ elinde koyu mavi bir spor çanta tutuyor, belli ki içi görmezden gelme gözlükleri ile dolu, gözlükleri gözlerinden çıkarırken kadının tam yanında, benim de sol çaprazımdaydı, hafifçe sırıtarak kadına baktı, sonra gözlükleri burnunun üzerinden kaydırarak çıkardı, kadına gözlüğü uzatırken seslendi:  Gözlükler çalışıyor çünkü istediğim zaman çıkarabiliyorum, gördünüz mü?

Trende tekrar gülüşmeler oldu, sol tarafımdaki bankacı görünümlü uzunca boylu bir adam söze girdi: alay mı ediyorsunuz bizimle, gözlük böyle mi çalışır?

“Ya nasıl çalışır?” satıcı gözlük tuttuğu sağ elinin avuç içini briyantinli saçları üzerinde gezdirmiş ve öyle tuhaf bir şaşkınlıkla bakmıştı ki adamın bir an “deli” olabileceğini düşünmeden edemedim ve söze girdim:

“Seni kandırmışlar, gözlük böyle çalışmaz…”

Hemen bana çevirdi gözlerini, keskin bir parfüm kokusu yüzme çarptı: “Y nasıl çalışır?”

Bu soruyu beklemiyordum, biraz şaşırmışım, “Ne bileyim, başka türlü çalışır işte…” Trende tekrar gülüşmeler oldu, satıcı vagonun ortasına doğru ilerlemeye başladı, sesini biraz yükseltip: “İşte, şu elimde görmüş olduğunuz gözlükler çalışır ve görmezden getirir… “ Trende tekrar gülüşmeler oldu, kıvırcık saçlı kadının önündeki koltukta oturan uzun esmer saçlı bir kadın adama seslendi, ne kadar bunlar, on para, iyi ver o halde, yanındaki küçük kız kardeşiydi sanırım, sana da alalım mı, küçük kız başını salladı, iki tane olsun, iki taneyse size on beşe olur, iyi iyi; çalışıyor değil mi, tekrar gülüşmeler, deneyin; çalışmazsa geri alırız, kadın uzatılan gözlüğü gözlerine taktı, küçük kızın gözlüğünü de satıcı küçük kıza uzattı, bozuğunuz var mı, vardır, bir bakayım, başka isteyen var mı burada, bir tane alayım, çalışıyor değil mi, tekrar kikirdemeler, sol tarafta, körüğün hemen ardındaki koltukta oturan iki sevgilinin önünde dikilen adam söylemişti bunu, satıcı ona baktı, koltuk yok mu, ineceğim şimdi, haydi acele et sen, satıcı ona da bir gözlük uzatırken banliyö bir durakta durmuştu, kapılar açıldı, gözlüğü alan adam koşarak dışarıya çıktı, gözlüğün parasını vermeden alt geçide indi, yolculardan haykıranlar oldu, koşsana arkasından, parasını vermedi, satıcı öyle saf tavırlarla bakıyordu ki kimse başka bir şey diyemedi, az sonra da banliyö treni hareket etti, körüğe sağ elini dayamış alt geçide üzgün bir yüzle bakan satıcının iki büklüm oluşu hepimizi etkilemişti, sanki satıcı insanların diğer yüzü ile ilk defa, şu ilk iş gününde karşılaşıyordu, o da rahatlıkla hırsızlığa başvurabilir, şu temmuz sıcağında banliyö trenlerinde çene patlatmak yerine bir iki cüzdan aşırıp rahatına bakabilirdi, oysa dürüstçe çalışmaya çalışıyordu, bir ana adamın yaşadığı hayal kırıklığından yere düşeceğini sandık, önümdeki kıvırcık saçlı kadın söze girdi, bir gözlük de ben alayım, sonra diğer yolculardan isteyenler de oldu, bir tane ver bakayım, çalışıyor mu, bu çalışmıyor, çalışanından versene sen, çalışıyordur nesi var ki, çalışmıyor işte, gözümden iyi çıkmıyor, bir daha deneyin, işte bende çıkıyor, siz de de çıkar, büyük mü yoksa, küçük modeli de var, onlar da çalışır mı, çalışır bir deneyin önce…

Banliyö treni bir durakta daha durdu, ikisi de gözlüklü ve birbirini görmezden gelen iki manken görünümlü kadın yolcu inerken üç yolcu bindi: İşte, şu elimde görmüş olduğunuz görmezden gelme gözlüğü, her şeyi görmekten bıkmadınız mı, GGG’leri bir defa deneyin, pişman olmazsınız, hepsi çalışır, Hollanda’da yok sattı, deneyin, sadece on para, ikili alımlarda on beşe olur…

Banliyö treni yavaşladı durdu, beş kişi indi, dördünün gözlerinde GGG: görmezden gelme gözlüğü olduğu için kimseyi görmüyor, banliyö treninden inen yolcuları oynuyor; bu oyunculuğun verdiği güvenle para isteyen iki dilenciyi bozuk yok diyerek uzaklaştırıyorlardı.

 

Yeşilköy durağını geçtiğimizde adam epece bir gözlük satmış, çantası hafiflediği için arada bir havada sallamaya başlamıştı, son durağa yaklaşırken ben de şu görmezden gelem gözlüğünü epey merak etmiştim, kim bilir belki de görmezden getiriyordur gerçekten, satıcıya seslendim:

“Bir tane görmezden gelme gözlüğü, çalışanından olsun…”, sonra neden bilinmez tüm vagondakiler bana bakınca bir an bilgiç görünmek istedim, aklıma ilk geleni söyledim: “Spinoza mercekli mi bunlar?” satıcı anlamamışçasına yüzme bakındı, ben de Spinoza’ı duyan var mı diye etrafıma bakındım, panteist filozofun adını gözlük markasıyla birleştirme de nereden aklıma geldiyse artık, sahi Hollanda dediydi, belki de o yüzdendir, “Numaralı mı demek istedim?”, diye söze girdim, “Yok, bizde numara olmaz, mercekler gözü bozar zaten…” Satıcı bunu gevrek bir ses tonuyla söylemişti, sonra öksürdü, aç olduğunu belli eden bir tavırla midesini tutup nefes aldı, yan koltuktan birisi bir su şişesi uzattı, satıcı farkında olmadan Spinoza’ya dair bir şeyi keşfetmemi sağlamıştı, yaşamını gerçek bir bütün olarak görmek isteyen Spinoza gibi bir filozofun geçimini yaşamı bir şeyin arkasına gizleyerek gösteren mercek oymacılığı ile sağlaması epey tuhafıma gitmişti,  birisi mutlaka bir zaman demiştir: en temel gerçekler gözümüzün önünde olanlardır o yüzden gözümüzü göremeyiz diye, hemen atıldım: “Numarasızsa iyi o zaman…”

“İki tane kaldı,” dedi satıcı, uzatılan plastik su şişesini bir dikişte bitirip etrafına bakınırken, “başka isteyen var mı?” önceki durakta binen iki yolcu da gözlüklerden almış, herhalde almayan pek kimse kalmamıştı, sonra bana döndü, yüzündeki o tuhaf ifade bir türlü çözememiştim, adamın içi içine sığmıyordu sanki, çantadan iki gözlük çıkardı, “ bu da hediyem olsun, biri çalışmazsa ötekini kullanırsınız,” on para uzattım, gözlüklerin plastik yüzeyi sağ elime dokunduğunda banliyö treni son durakta durmuştu, evde denerim belki bir yanlışlık olmuştur da görmezden gelirken adamın birini vururum yolda, ya da üzerine basarım, ne olur ne olmaz diye düşünerek gözlükleri çantama atıp vagondan indim, alt geçide yöneldim, tam basamakları inmeye başlamıştım ki, yaşamın gerçekliği olanca hainliği ile numarasız ve merceksiz olarak yüzüme gülümser gibi oldu, bilinmeyen bir güç beni geri döndürdü, alt geçidin üstten ilk basamağında durup geriye baktım:

Görmezden geleme gözlüğü satıcısı görmezden gelme gözlüğünü çalan adam ile kikirdeyerek boş banliyö trenine bakıyordu, satıcının yüzünde saf bir yankesici yüzü vardı, o kadar saftı ki sessizlikle her şeyi kesiyordu, beni görünce sırıttılar, gülümsemek zorunda kaldım, hatta selam dahi verdim, ne de olsa ben iyi bir iş yapmıştım, birisi bedavaya gelmişti.

Unutmamam gerek, duygu sömürüsüne ilk defa maruz kalan ve karşıdakine aldanan bir kimse çoğu zaman bunu kesinlikle kabullenmez, o yüzden içi içini yer: buna da kendini sömürmek denir.

SONUÇ: Kendimi böyle avutarak alt geçidin basamaklarını inmeye başladım, sonra çantama uzanıp gözlükleri çektim, alt geçidin dışarıdaki temmuz güneşine göre epey serin uzun koridorunda ilerlerken ilk gözlüğü denemek için gözlerime taktım, etrafıma bakındım, her yan koyu yeşil bir cam ardından görünüyordu, gözlük çalışıyormuş, diye düşündüm, diğer gözlüğü gözlerime taktım, alt geçidin basamaklarını çıkarken duvarlardaki konser afişlerine koyu mavi bir cam ardından baktım, sonra bu gözlüğü de kontrol etmek için gözlerimden çekip aldım:

“İkisi de çalışıyor,”, hayatımda ilk defa duygu sömürü denen olgunun en ustaca sahnelenmiş hali ile karşılaşmıştım, belki de gözlükleri kullanmayı ben bilmiyordum henüz kim bilir, Hollanda’da kapış kapıştı bu meret sonuçta, satıcının ne suçu var bunda, bana belki hiçbir zaman kullanamayacağım iki tane görmezden gelme gözlüğü diye bir şey satılmıştı ama yine de şanslıydım: gözlüklerin ikisi de çalışıyordu.

Sonra akşam üzeri banliyö ile geri döndüm, alt geçitten çıkarken sağdaki bekçi kulübesi önce gözlüklerime sonra gözüme ilişti, bekçiyi epeyce bir görmezden gelmiş olmalıyım ki at yarışı gazetesi dizlerinin üzerinde, kulübenin gölgesinde, açık beyaz bir taburede oturan bekçi ile göz göze geldim, selam verdi, anından geçerken birden yavaşladım, gözlükleri çıkardım çünkü bekçiyi görmezden gelemem gerekiyordu, iki dolandırıcı iki gözlük sattı bu öğlen, sırıtarak yüzüme baktı, almasaydınız, sonra bir şey hatırlamışçasına gözlerini kıstı, nasıl birisileriydi, birisi hafiften uzun saçlı, briyantinle saçlarını geriye yatırmış, bir sürü kolyesi vardı, bir kahkaha attı, peronda bizden başka kimse yok, kahve ister misin, yanda bir tabure daha var, bekçi kulübesine girdi, az sonra elinde iki karton bardakla çıktı, tam karşısı yeşilin her tonunun olduğu çok hoş bir koruluk, o yana bakmanın iyi olabileceğini düşündüm, bekçinin uzattığı bardağı alıp tabureye geçtim, nerelisin diye konuya girmemesi iyi oldu, hemen olaya girdi, sosyomat onlar, anlamamıştım, sosyopat olmasın, işte sosyopat onlar, geçen de binmişler trene, sırtlarına beyaz gömlek geçirmişler, ikisinin de elinde piknik tüpü, hastaneden geliyoruz, bunlar tüp bebek kim almak ister diye sormuşlar, yok daha neler, kadın nasıl inanmış buna, inanamamış tabii, bakmış piknik tüpünün ikisi ucuna geliyor ver şu tüp bebekleri alayım, demiş, kahveden birkaç yudum alıp sırtımı cam duvara yasladım, karşı koruluktaki kuş sesleri carıl carıl, nasıl da uçuşup duruyorlar, güneş batmaya başladı, koyu mavi gök açık kızıl lekelerle tütmeye başladı, bekçi kahvesini yarıya kadar içip koruluğa bakmayı sürdürdü, belli ki o da bu manzara için oturmuş buraya, bir aydır dadandılar buraya, şikayet eden yok belli ki, kimi şikayet edebilir ki dedim, yeni kapitalizm size her şeyi uygun fiyata satar, ihtiyacınız olmasa da, şikayet edemezsiniz çünkü uygun fiyata ya da kampanyalı almışsınızdır, gözlerini kısarak bir süre dinledi, öyle öyle, piknik tüpünü ucuza getirip tüp bebek diye aldıysan suç satanın mı, almasaydın, sonra sırıtmaya başladı, geçen hafta da uçmayan bebek aranası satmışlar beş tane, iki gün önce de benim kuzeni bulmuşlar, ona ne satmışlar, ne bileyim; başarı kravatıymış, takınca başarılı oluyormuşsun, şirketin falan oluyormuş, oldu mu, takım elbisesi yok ki daha, kravatı hangi boğaza taksın, kahveden birkaç yudum aldım, sana ne sattılar, çantadaki gözlükleri çıkardım, sırıtarak yüzüme baktı, neymiş bunlar, GGG dediler, o da neymiş, görmezden gelme gözlüğü dediler, gözlükleri gözüme taktım, ne işe yarıyormuş peki, henüz çözemedim ama çalışıyor, nasıl anladın, bak şimdi, gözlükleri gözlerimden çıkardım, eee ne oldu şimdi, gülümsedim, gözlükler çalışıyor. Ya ötekisi, onu da gözlerime takıp çıkardım, ee dercesine yüzüme bakıyor benim bir deli olup olmadığımı anlamaya çalışıyor görünüyordu, ne oldu şimdi diye sordu, kahveden son yudumu alıp yandaki çöp kutusuna attım, sırtımı dikleştirip manzaraya bakarak sessiz kaldım, duygu sömürüsü ile ilk defa tanışmış birisi olarak bu soruya cevap vermek yerine görmezden gelmek daha iyiydi.

Sonra daha iyi  görmek için gözlüklerden birini taktım, bekçiye selam vererek peronun çıkışına doğru ilerledim.

BİRİNCİ BÖLÜMÜN SONU

Comments

comments