Theodor Adorno ve Max Horkheimer ile Biraz Konuştuk | Aydınlanmanın Diyalektiği, Teori ve Pratik Üzerine (Bir Roman Tasarısı)

Aydınlanmanın Diyalektiği üzerinde bir gezinti.

Ya da:

Sanatın olmadığı ülkede sanat diyalektiği hiç olmaz.

Ya da:

Adorno ve Max ile Biraz Konuştuk: Aydınlanmanın Diyalektiği, Teori ve Pratik Üzerine (Bir Roman Tasarısı)

Masamızın üzerinde onların bir kitabı: Teori ve Pratik Üzerine.

Kitap Teori ve Pratik Üzerine bir tartışmayı içerse de ne teori üzerine ne de pratik üzerine Theodor W. Adorno ve  Max Horkheimer’in başlangıçta öngördükleri netliğe ve soyut olanın dışındaki gerçekliğe varmış olduklarını söyleyebilmek mümkün, kitap üç hafta boyunca süren tartışmalardan ibaret, tartışmanın kaydedilmesinin nedeni ise Komünist Manifesto’nun güncel bir versiyonunu üretme amacı…

Kitapta geçen temalar, çalışma; çalışmama, emek, boş zaman ilişkisi, özgürlük, ütopya biçiminde sıralanıyor, temaların kaynaklarına inmek pek mümkün değil, hatta tutarlılıklar yakalamak da pek mümkün görünmüyor, kimi yerde Adorno da Horkheimer de düşündükleri teori ve yaşamlarındaki pratik içerisinde kendi kendileriyle çelişiyor olarak görünüyor.

Kitap bittiğinde dünyayı değiştirme amacıyla yola çıkan iki filozofun pratik olana dair pek anlamlı şeylere varamadıklarını görebiliyoruz, neden böyle, bunun elbette birçok neden var, en başta geleni ise aşırı torik oluşun getirdiği dil evinden bir türlü dışarıya çıkamıyor oluşları…

İlk defa daha iyisini düşünemediğimiz bir dünyada yaşıyoruz, diyor Adorno, peki sahiden öyle mi?

Affetmeyen çıkarımcı: Bugün yapılan şey ne?

Horkheimer: Bugün yapılan şey dünyanın ikilenmesinden ibaret.

Adorno: Bu tam da Marx’ın epistemolojisi. Marx teorinin görevinin gerçeği yansıtmak olduğunu söylüyordu.

Affetmeyen çıkarımcı: Gerçeğin hareketi nasıl betimlenir, bir iş yapıldıktan sonra mı? Marx’a göre öyle bu yapıldığında malzemenin yaşamı fikirlere aynadaki i yansımaya başladığında gerçeğin hareketine varılmış oluyormuş…

Horkheimer: Evet, proleteryanın durumu açısından nasıl göründüğünü yansıtmak…

Affetmeyen çıkarımcı: Çarkları işler durumda tutmanın yolu nedir?

Adorno: Çarkları işler halde tutmak için elzem olan aklın “başka olan”ı da içermesi zorunluluğudur. İnsan düşünmeye başladığında salt röprodüksiyonda kalamaz. Gerçekte illaki böyle olduğu anlamına gelmez bu, ama insanın “başka olan”ı hesaba katmadan düşünmesi mümkün değildir. Bugünkü aptallaşma doğrudan ütopyadan kopmanın sonucudur. Ütopyanın istenmediği yerde düşünce kuruyup gider…

Affetmeyen çıkarımcı: Teoride örtük olarak varsayılan iyilik fikrinin kaynağı?

Adorno: Düşüncenin zorunlu olarak refleksiyon anını da içermesi olgusuna dayanır. Bu refleksiyon anı eylemleri yumuşatır. Tıpkı imgelemin, başka şeylerin yanı sıra, biyolojinin o çok eski zamanlardaki cürümlerinin de ürünü olması gibi – ki bu cürümlerin şeytani veçhesinden soyunmasını sağlayan da yine imgelemdir- teori de anti-mitolojik bir an barındırır bünyesinde.

Affetmeyen çıkarımcı: O halde?

Adorno: İnsan düşünmeye başladığında artık etrafa körü körüne saldırmaz. Düşünen kişi yumrukla tepki vermez, önüne geleni yalayıp yutmaz. Açlık, hiddet ve saldırma arasına düşünce yoluyla sokulan bu ara an, her şeyin iyi olacağı inancının kökenini oluşturur.

Affetmeyen çıkarımcı: Neden düşünmek zorundayım?

Adorno: Doğaya hükmedebilmek için, düşünmek zorundayım. Ama düşünerek, eylemimin nesnesi ile kendi arama, buradan çıkıp her ikisinin de ötesine geçmeye çalışan bir aracı sokarım. Bir anlığına durup da avını yiyip yemeyeceğini düşünen vahşetin gestus’u, teolojik olarak şiddetin sonunu da barındırır.

Affetmeyen çıkarımcı: Ya sence?

Horkheimer: Benim görüşlerim çok daha mütevazı; ben sadece şunu diyorum: Konuşurken, nesnemin evrensel olduğunu varsayarım. Konuşarak nesnenin özgüllüğünden kurtulurum.

Affetmeyen çıkarımcı: Çalışmak zorunda olmamak için mi çalışılıyor? Önceki haline dönmek için çalışılmadığı açık çünkü önceki halinde çalıştığı sırada elde edeceği şeylerin hiçbirine sahipse bu düşünce anlamsız görünür, çalışmamak için çalışılıyor yargısı içerdiğinden bağımsız olarak algılandığında yanıltır. Burada Adorno’nun önceki hali ile sonrası arasında net bir değişmezlik kurması elbette onun bir yanılgısı.

Affetmeyen çıkarımcı: Ya emeğin birden fazla ideolojisi varsa?

Adorno: Marx emeğin ideolojisini eleştirmedi, burjuvazi ile hesaplaşabilmek için emek kavramına ihtiyacı vardı çünkü.

Affetmeyen çıkarımcı: Özgürlük kendi kendini belirlemek midir?

Horkheimer: Özgürlüğün kendi kendini belirlemekten ibaret olduğu fikri aslında pey zavallıca, özellikle de evvelce efendinin buyurduğu bir işi şimdi kişinin kendisinin seçtiği dışında bir anlama gelmiyorsa; kaldı ki efendi de kendi kendisini belirlemiş değildir.

( Ona efendi derlerdi. Her şeyin efendisiydi ama mutsuzdu. Özgür değilim, diyordu, özgürlük kendi kendini belirleyebilmek değil. Ben kendimi efendi yapmadım, öyle de doğmadım, oysa kendimi özgürce efendi yapmak isterdim ki tek özgülüğüm bu olurdu. Özgür değildi ama ona efendi derlerdi, şimdi hatırladım, ona hiç özgürce efendi diyememiştik sanırım. )

Adorno: Kendi kendini belirleme kavramının özgürlükle bir ilgisi yok. Kant’a göre, özerklik kendine itaat etmektir.

Horkheimer: Feodalizmin yanlış anlaşılması.

Adorno: Zorunlu yanlış bilinç, ideoloji.

Horkheimer: Özbilinç Kant’a göre transandantal tam-algı; değişmez olan, saf biçimsel, orijinal olan, bütün düşünce ve kavramların gerekli koşulunu oluşturan şey…

Adorno: Mutlaklaştırılmış emek, transandantal tam-algı. Esasen toplum içinde tayin edilmiş bir ilişki olan emek, sanki bizatihi özgürlükmüş gibi yorumlanıyor.

( Küçük kertenkeleye insanların tüketici ya da üretici olarak yaratıldıkları söylenmişti. İnsanlar bu iki durumdan birine aitti. Dünyaya hakim olan şey tüketim ideolojisiydi. Eğer birisi üretici sınıfındaysa o doğal olarak bunun karşıtının tüketim olacağını düşünüyordu. İnsanın ne olarak yaratıldığının pek bir anlamı kalmamıştı artık, o bu iki durumdan birisine ait olmak zorundaydı. )

Horkheimer: Bugünlerde daha ziyade işçi-işveren birliklerinden bahsediliyor.

Adorno: Bütün karşıtlıklar aynı kefeye konuyor.

(Hımmm… Horkheimer’in öne sürdüğü tez: Üretim güçleri sayesinde, ihtiyacımız olan her şeye sahibiz bugün; bütün dünyaya her şeyi sağlayabileceğimiz ve sonra da çalışmayı insanlar için bir zorunluluk olmaktan çıkarabileceğimiz ortada. Bu durumu kullanarak hem çalışmayı hem de savaşı ortadan kaldırmak, insanların rüyası. Önümüzdeki tek engel, Amerikalıların “bunu yaparak düşmanımızın elini güçlendirdiğimizi” söyleyecek olması…)

Adorno: Şu itiraz üzerime bir paragraf eklememizde fayda var: İnsanlar o kadar çok boş zamanı ne yapacak?

(Geçen toplumun birine gittim: orada ne savaş vardı ne çalışma. İnsanların boş zamanı çoktu: öyle ki günlerinin tamamını çalışmamaya ayırıyorlardı. Buru durumdan memnun değillermiş ama, çünkü etraflarındaki onca şey onlara anlamsız geliyor, hiçbiri ile yüzleşmek istemiyorlarmış, kendini öyle bir “hiç” hissediyorlarmış ki, hiçin irisi gelip onlara ben hiçim deşicine e, ona dahi kanmaları zormuş, hiçi hiçine geldiniz çünkü size verecek hiçbir şeyim yok hiçten başka, diyorlarmış, neden diye sorulunca da şunu söylüyorlarmış: öyle çok boş zamanım var ki ne yapacağımı hiç bilmiyorum bunu bilmemekte benden var olan bir hiç yapıyor adeta…)

Horkheimer: Gerçekte boş zamanlarının insanlara hiçbir hayrı yok, çünkü işlerini şeylerle esaslı bir hesaplaşmaya giremeyecek şekilde yapmak zorundalar.

Affetmeyen çıkarımcı: Yeni bir pratik biçimi için bir tür program oluşturmalısınız sanırım. Artık kölelik yok ama dünyanın diğer yarısında insanlar bir kölenin yaptığından çok daha fala işi yapmak zorunda kalıyor, bu durumdan çıkmaları ise çok zor, çünkü özgürlüklerini gönüllü olarak köleleştiriyorlar sanırım…

Adorno: Bir bakıma yanlış bir sınıfsız toplum.

Kitaba biraz ara veriyorum;

(Boş zamanlarında ne yaparsınız, sorusunun cevabı artık belli: insanlar çalışır gibi görünerek boş zamanı doluluk gibi taklit ediyor. Neden böyle? Çünkü çalışmak onların tek özne oluşturma biçimi, çalışmıyorlarsa özne çalışır durumda kalmak için çalışır gibi görünen bir boş zaman geçirme durumuna geçmek zorunda… Peki neden? Çünkü var olamıyorlar, o yüzden kendilerini varlıkla mutsuz, hiçlikle mutlu göstermeye çabalıyorlar…)

( Yukarıya, binanın tepesine doğru baktılar: Şu gördüğün şeye sistem diyoruz. Peki ne yapmalıyız? Onun orada olmasını sağlamalıyız. Peki bu sistem yararlı bir şey mi? Elbette öyle. Peki bu sistem ne işe yarıyor?  Bir şey taşıyor. Nedir o peki? Bizi yok etme tehdidini taşıyor…)

Rasyonel bir deliye rastlarsanız ondan korkun: çünkü o deliremez.

İçimden bir ses, bu sesin bana ait olmadığını söylüyor.

İçimden bir ses, şu an dışarıda olduğumu söylüyor.

( Bir düşünün, artık kimsenin düşünmediği, düşünmeyeceği, düşünmeye de pek gerek olmadığı bir yerde yaşıyorsunuz, orası nasıl bir yer olurdu düşünmesi sizin için zor olabilir belki ama hiç düşünmeden söyleyebilirim ki işte ben şu an orada yaşıyorum: artık kimsenin düşünmeyeceğini bildiği bir yerdeyim, İtalya’nın kuzeyinde bir yer burası ama tam neresi, burada ne yapılır ne edilir inanın bunu pek düşünmedim, zaten amacım buradaki hayattan size bahsetmek değil, geçen hafta tuhaf bir şey olmuş ve şehrimizde ilk defa bir kimse: düşünmeme suçundan ceza almıştı, işte bunun ne olduğunu anlatma çabasındayım, çok düşüncesizce bir şey bu, kabul ediyorum ama biraz da çalıştığım gazete istediğinden; işim gereği diyelim…)

Yaptığınız her şeyin dünya üzerinde olumlu bir etkisi olur: bir kazak alırsınız; o kazağı üreten çocuk üzerinde on saatlik bir etki vardır, bir ip alırsınız, o ip mutlaka birisinin boynuna dolanmıştır…

Hiçbir şeyin birbirinden ayırt edilemediği bir çağda yaşıyorum, kahve dediğimde artık su da geliyor aklıma, iyilik denildiğinde hemen arkasından kötü de geliyor nedense, insani sorunlar ile ekonomik sorunlar da birbirinden ayrılamıyor, özgülük kölelikten de ayrılamıyor, hiçbir şey net olarak tanımlanamıyor çünkü artık ayırt edilemiyor, hiçbir şeyi var diye bir kenara ayıramıyorum, daha ayıramadan her şey yokmuş gibi gelmeye başlıyor.

13 Mart, öğleden önce,

Affetmeyen çıkarımcı: Her şeyin iyi olacağına mı inanıyorsun?

Horkheimer: Her şeyin iyi olacağına inanıyorum, ama her şeyin iyi olacağı fikri belirleyici bir önem taşıyor elbette.

Adorno: Rasyonaliteyle bağlantılı bir şey bu. İnsanlar her konuda hayvanlardan çok daha dehşet verici; buna rağmen, her şeyin başka türlü olabileceğini de sadece insanlar düşünüyor.

Horkheimer: Tek tek insanlar, insanlık değil.

Affetmeyen çıkarımcı: Kendimi muhafaza etmek için kendimi kendimden mi yoksa başkasından mı korumam gerekir?

Adorno: Kendini muhafaza etme motifi üzerine düşünmeye başlarsanız, muhakkak bunun ötesine geçmeniz gerekir; çünkü çok geçmeden, herhangi bir biçimde sınırlanmadıkça kendini muhafaza etmenin hep yıkımla sonuçlandığını fark edersiniz.

Affetmeyen çıkarımcı: Hımm, anlıyorum, herkes birbirini kontrol mu etmek zorunda o halde?

Horkheimer:  Herkes anlaşırsa asli bir şeyin başarılmış olacağına inanılmasını kabul edilemez buluyorum. Gerçekte, böyle bir şeyin karşısında tüm doğanın tir tir titremesi gerekir. Çünkü bu inanışın tersine, ancak birbirlerini karşılıklı olarak denetim altında tuttukları sürece herkes iyi olacaktır.

Affetmeyen çıkarımcı: Yöneticiler için mi?

Adorno: Liderlerin dostça ilişkiler kurması için, bir dünya monopolü için doğru bu. Halk yapabilseydi daha iyi olurdu.

Horkheimer: bu da bir o kadar kötü olurdu. Her neslin yeni baştan uygarlaşması gerekiyor.

Adorno: Buna tümüyle inanmıyorum. Giderek artan düzeyde farklılaşma yönünde ilerleyen bir süreç olduğuna inanıyorum. Kuruşçev olabilmeniz için kafanıza defalarca yumruk yemeniz lazım.

Affetmeyen çıkarımcı: Marcuse?

Horkheimer: Herbert Marcuse tam da bunu savunuyor.

Adorno: İnsanların dünyaya özünde kötü olarak geldiğine inanmıyorum.

Horkheimer: Ne kötüler ne de iyi. Sadece hayatta kalmak istiyorlar.

Kitaba ara veriyorum;

İnsanların tümü anlaşıp her şeyin rüya gibi olacağı bir rüyayı görmeye çalışsalar muhakkak rüyadan uyanmaya çalışan birilerinin de rüyası olurdu. Anlaşmamız gerekirse; insanların tümü asla tümüyle anlaşamazlar.

İnsanların kötülüğe duyulan inançları var, yoksa tüm canavarlar hiçbir zaman yaratılmamış olurdu, ne zihinlerinde ne mitlerde, ne de söylencelerde.

İnsanlar kendilerine ne yapıyorlarsa doğaya da onu yapıyorlar, ağır ceza yargıçları olduğu sürece ağaç testereleri üretenler her zaman iş yapacak.

Kendime rağmen kendimi var etmek mi zorundayım?

1.Her şeyi, yakında her şeyin yoluna gireceği düşüncesi ile mi ölçüyorsunuz yoksa?

1.1. Eğer öyle ise her şey yoluna girdiğinde neyin yoluna girdiği tam ölçülemez.

1.2. Eğer öyle ise her şeyi yönlendirme konusunda yapılacak pek bir şey yok.

1.3. Her şeyin ne olduğu tam bilinemiyor.

1.4. Her şeyin yolunun neresi olduğu tam görülemiyor.

1.5. Dilde olan bir her şey var, dil diyor işlerin yoluna gireceğini yoksa yollar değil.

1.6. Düşünüyorum, algılıyorum ve nedense her birini dil ile bağıntılı yapmaya başlıyorum.

Affetmeyen çıkarımcı: Ya Marx’ta dil olgusu?

Adorno: Marx’ta dil önemli bir rol oynamıyor, o bir pozitivist.

Kitaba ara veriyorum;

Tek bir öznenin özgür olması ne ifade eder, eğer benim dışında zaten kimse yoksa? Benim dışımda birileri olduğunda özgürlüğüm sanki bir insanlık durumu olmaya başlıyor, o durumumu özgürce sürdürebilmemin tek yolunun insanlarla değil insanlık durumumla bağlantılı olduğunu sezmeye başlıyorum, o halde şunu söylemek gerek burada sanırım: özgür olmam için insanlara değil, gerçekleşmesi beklenen bir insanlık olgusuna özgürce ihtiyacım olabilir.

15 Mart, öğleden önce

Feodalite seçilmemiş soylular yaratmışken, çağımızın iş hayatı çalışan soylular yaratabilmiş.

1.Gereksiz işler ne işe yarar?

1.1. Gerekli olanın aranmasına yarar.

1.2. Gereksiz işin kötü yapıldığını gösterir, o işi yapan kurumlar ise her geçen an daha da kötü işlemeye başlar.

1.3. Gereksiz iş hala yapılıyorsa o işi yapanlar var gücüyle yaptıkları işi savunur.

14.Gereksiz iş gerekli işi uzak tutar.

1.5. Gereksiz iş gereksizleştikçe bürokratik bir devlet aygıtı durumuna gelir.

1.5.1. Her yapılan yeni gereksiz iş bir sürür yanlış yapılan gerekli iş durumuna gelir.

1.6.Gereksiz iş gereksizdir ama bunu kimse hemen söylemez nedense.

1.Başkalarına yardım etmeyi insan ne zaman ister?

1.1. Her şey gereksizleştiğinde.

1.2. Kimse çalışmak istemediğinde.

– Ne için üretiyorsunuz, tüketiciler için mi?

– Hayır sadece üretim için üretiyoruz.

Eğer bir toplum yanlışsa tıraş bıçakları teknolojisi ceza yasalarını kontrol ederek gelişmeye başlarmış.

Bugün sanat ürünleri büyük oranda sözde tüketim ürünleri olmuş durumda, satın aldığında onu ya kullanabiliyorsun ya da kullanmak isteyen birisine satabiliyorsun.

1.Gücünü bir yere bağlamışsan, tüm gücün bağlandığın yer kadar olacaktır.

1.2.Gücünü bağladığın yer ne derse onu yapmak zorunda kalırsın.

1.2.1.Bunun farkında da olsan sürdürmeye devam edersin.

1.3. Gücünü bağladığın şeyin seni mutlu ettiğini düşünmeye çabalarsın.

1.5. Gücünü bağladığın şey yanlış bir şey desem hemen, ama ben çok özgürüm o yüzden kendi isteğimle buna bağlandım ve bu beni mutlu ediyor, dersin.

1.6. Aldatmacaları kabullenirsin, onun her dediğini onaylamak zorunda kalırsın, artık ideal gelecek yoktur, karşılıklı güçsüzlük geleceği sürekli engellemeye başlar gibi görünür.

Birisi kahin tavrı takınıyorsa kahin olmadığını öngöremiyor demektir.

– Neden yemek yiyemiyorsun, hasta mısın yoksa?

-Değilim, çalışmadığım için.

-Yemek yemek için çalışmak mı gerekir?

-Bütün çalışanlar yemek yemek zorunda ama ben değilim.

-Neden değilsin?

-Çünkü yemek yiyemiyorum.

-Peki neden?

Çünkü çalışmıyorum.

15 Mart, öğleden sonra

Özgürlükten bahsediyorsunuz ama aslında her şeyin sınırlandırılmasından yanasınız. Özgür olmalıyım diyorsunuz ve çalışma zamanının sınırlandırılmasını istiyorsunuz. Özgür eğitim diyorsunuz, en özgür eğitim eğitim zamanlarının sınırlanması oluyor, iyi bir gelecek gelmeli; her şey yoluna girmeli diyorsunuz, yarını bugünsüz sınırlandırıyorsunuz.

Ben mümkünüm, Mümkün derler bana, var olmam mümkündür hep, ortaya çıkmam da mümkündür, ne yapacağımı pek bilemezsiniz ki bu da mümkündür, yeri gelir merdivene çıkar; yeri gelir merdivenle düşerim ki bu da mümkündür, er geç var olacağımı bilirsiniz yine de, çünkü bu mümkündür.

O sabah hiç kimse bir şey yapmamaya karar vermişti, o yüzden daha başlarken denebilir ki hiçbir şeyin olacağı yoktu, hiçbir şey de olmadı o gün zaten, anlatacak da pek bir şey yoktur, sokağa çıkma yasağı gibi bir şeydi işte, ama böyle bir yasak da yoktu, insanlar birisini bekliyor ve artık onun bir şey yapacağını düşünüyorlardı, neyin olması gerektiğini kimse bilmiyordu ama artık bir şeyin olması gerektiği şu şehrin boş meydanları gibi gayet açıktı. Tüm şehir sanki her şeye muhalifti, ne bir şeyin yanında ne de karşısındaydı, ne dünyanın kuzeyini destekliyorlardı artık ne de güneyini, hiçbir şey hiçbir şeyin ötesine geçemiyorsa uzaklara değil, durduğun yere bakmak gerekirmiş çünkü her şey seninle birlikte duruyordur, kimse bir şey söylemiyordu çünkü artık yapacak bir şeyleri de yoktu, ne ütopya vardı artık ne de gerçeklik, olan her ne varsa yerinde durduğu için bir şeyin hareket etmesine gerek olmadığı bir an vardı da denebilir çünkü o sabah hiç kimse bir şey yapmamaya karar vermiş olmalıydı.

Affetmeyen çıkarımcı: Yine artık parti yok diyeceksiniz değil mi?

Adorno: Belki de bir gün ülkenin birinde tekrar bir parti çıkacak ortaya.

Affetmeyen çıkarımcı: Çok ucu açık konuşuyorsunuz sanki… Nietzsche Ecco Home: İnsan Nasıl Kendisi Olur’da bu olguya dikkat çeker: söyledikleri üç-beş anlama gelen felsefeciler…

Horkheimer: Neye inandığımız sorusunu ucu açık bırakamayız. Çalışma hakkındaki kısımda ütopyacılar üzerine ek bir bölüm yer almalı. Marx için yegane kıstas çalışma zamanının sınırlanmasıydı, buna karşılık bizim konumuz çok daha paradoksal.

Affetmeyen çıkarımcı: Ütopyacılar peki?

Adorno: Aslında ütopyacılar o kadar da ütopik değildi. Ama biz de pozitif bir ütopya resmi çizmemeliyiz.

Horkheimer: Özellikle de umutsuzluğa bu kadar yakınken.

Affetmeyen çıkarımcı: Peki sen?

Adorno: Ben öyle demezdim. Her şey çok açık olduğu için yeni bir politik merciinin oluşacağına inanıyorum.

Affetmeyen çıkarımcı: Ya sonrası?

Horkheimer: Bunları söylemekten başka bir şey yapamayacağımızı dinleyenler tonumuzdan anlayabilmeli.

Affetmeyen çıkarımcı: O kadarını anladık zaten… İnsanlar sizden çok daha açık sözlü olmanızı beklemiyor mu?

Horkheimer: Birileri bir şey yapmazsa hiçbir şeyin olmayacağı net bir şekilde anlaşılmalı eleştirimizden. Ne olması gerektiğini düşündüğümüzün, üslubumuzdan anlaşılması lazım. Komünist Parti içindeki olası bir muhalefet üslubuyla yazmalıyız…

Affetmeyen çıkarımcı: Ya Ruslar?

Horkheimer: Ruslar yarı yarıya faşistleşmiş durumda.

Adorno: Almanlar Rusların sosyalizmi savunduğunu sanıyor. Rusların, özellikle de sıradan insanların faşist olduğunun henüz farkında değiller. Sanayiciler ve bankerler bunu biliyor. Amerikalılar içinse her şeyin para olduğunu düşünüyorlar.

24 Mart

Matta İncili’nden bir bölüm: Kır zambaklarına bakın, nasıl da büyüyorlar! Ne çalışıyor ne de iplik eğiriyorlar.” Matta 6.28

Adorno: İnsanı aptal yerine koyan incili sevmiyorum.

Horkheimer: Bir gün ele almak istediğim bir tema vr: argümantasyon meselesi. İnsan her zaman için her şey hakkın da her şeyi söyleyebilir. Teori ve pratik ile de bağlantılı bir mesele bu.

Affetmeyen çıkarımcı: Yine daldan dala atlamaya başladık sanki…

Horkheimer: Saf Aklın Eleştirisi’ni konuşa konuşa hiç edebilirsiniz.

Affetmeyen çıkarımcı: Dün gece Kieslowsky’nin Dekalog 5’ini izledik, peki ya adalet?

Adorno: Ama dianoetik erdem – kendini tam anlamıyla bir şeye vakfetmek ve o şeyin hakkını vermek- diye bir şey de var gerçekten.

Horkheimer: Pratik adaletin içinde gizlidir.

Affetmeyen çıkarımcı: Yine aynı yere geldik sanki, şu teori ile pratiği birbirinden ayırma durumu…

Adorno: Öyle affetmeyen sanat. Teori ile pratiğiği birbirinden ayırmanın yanıltıcı bir tarafı olduğunun görülebildiği bir noktaya geliyoruz. Bu iki momenti birbirinden ayırmak esasen ideolojidir.

Horkheimer: Bir şeyin hakkını vermek ne anlama gelir?

Affetmeyen çıkarımcı: Ne istediğini görmek mi?

Horkheimer: O şeyin esasen ne istediğini ifade etmek için formülleştirmemiz gerekir.

Affetmeyen çıkarımcı: Hegel’i hatırlattı sanki…

Adorno: Hegel’in kavramın özdevinimi fikri de bunu içeriyor.

Affetmeyen çıkarımcı: O da kavramları devindire devindire neredeyse hiçbir şey anlatmaz oldu… Şeyin iyiye ihtiyacı var mı?

Horkheimer: Şeyin iyiye ihtiyacı yoktur. Şeye yardımımızın dokunmasını isterken aslında iyi olan vardır kafamızda ve şeyi yardıma muhtaçmış gibi görürüz.

Affetmeyen çıkarımcı: Şeyin yardıma ihtiyacı yok mu gerçekten, ya evsizler?

Adorno: Şeyin kavrama ihtiyacı vardır. Kavram esasen şeyin iyi yanı olsa gerek.

Affetmeyen çıkarımcı: Al burdan yak, yine ipin ucunu kaçırdınız sanki.

Horkheimer: Hım… Bana göre fazla soyut bir ifade bu.

Affetmeyen çıkarımcı: Hangisi, benim ifadem mi? Saf gerçeklikten bahsettim moruk?

Horkheimer: A sahi. Adorno’nun ifadesi diyecektim. Sanki karanlıkta yolunu kaybetmişsin ve ışığın olduğunu bilmiyormuşsun gibi.

Affetmeyen çıkarımcı: Ya felsefe?

Adorno: Felsefe bir hayvanın bakışında yatanın ne olduğunu bulup çıkarmak için vardır. Bir düşüncenin doğrudan pratiğin hizmetinde olduğunu hissediyorsanız, o düşünce diyalektiğin içine düşüyor demektir.

Affetmeyen çıkarımcı: Ya diğer taraftan?

Adorno: Düşünceniz eğer şeye hakkını vermeyi becerebiliyorsa, artık karşıt olanı da dile getiremezsiniz. Düşüncenin hakikiliğinin alametifarikası, kendi menfaatinin dolaysızlığını reddetmesidir. Hakiki düşünce haklı kalmak istemeyen düşüncedir.

Affetmeyen çıkarımcı: Kim adına konuşuyorsunuz?

Horkheimer: İnsan her zaman kendi adına konuşur. Bir şeyi savunuyorsan kendini savunuyorsun demektir. Br şey adına savunma yapmak illa kötü bir şey değildir.İnsan derinden derine kendi menfaatinin söz konusu olduğunu hisseder. Batırılıp silindiğinde ortaya çıkacak haksızlığı herkes hisseder. Başkası adına savunma yapan kişi, kendini de savunuyor demektir.

Affetmeyen çıkarımcı: Bunun pek böyle olmadığını anlamak için Kieslowsky’nin Dekalog 5’ini izlemek yeterli, orada savunma yapan avukatın davayı kaybettiğini söyledikten sonra sevgilisine ilk sorduğu soru nedense dün gece iyi uyudun mu, oluyor.

Horkheimer: Öğrencilerde kendi adlarına konuştukları hissi yok.

Affetmeyen çıkarımcı: Buna katılabilirim, filmdeki avukat da henüz öğrenciliği bitirmiş, film boyunca kendi adına konuşup konuşmadığı konusunda pek emin olamıyorsunuz. Ya Husserl ve Heidegger?

Adorno: Husserl ve Heidegger’e ilham vermiş olan şey en temelde argümana itaat etmemedir.

Affetmeyen çıkarımcı: Vay, tam Husserlian bir durum…

Adorno: Bunun şeytani etkisi, argümanın yürürlükten kaldırılmasının totoloji ve anlamsızlıkla sonuçlanmasıdır. Argümantadsyonun formu “Evet, ama…”dır.

Affetmeyen çıkarımcı: Evet ama…

Horkheimer: Yine de, bu “Evet ama…” meseleyle ilgili bir şeyleri görünür kılmaya hizmet eder.

Affetmeyen çıkarımcı: Evet ama… Savunmak iyi bir şey o halde…

Adorno: Savunuculuğun kötü bir yanı var. Argümantasyon, düşünme –kurallarının, ele alınan şeye uygulanmasıdır.

Affetmeyen çıkarımcı: Bu da ne demek?

Adorno: Sen aslında şunu kastediyorsun: İnsan bir şeyin neden kötü olduğunu açıklamak durumunda buluyorsa kendini, zaten mahvolmuş demektir.

Affetmeyen çıkarımcı: Ya da… Nietzsche’nin Tan Kızıllığı’da Ya da? İle bitermiş.

Adorno: Tüm değerlerin yenilenişinde, tüm Geleneksel değerlerden kopmakta, o güne dek yasaklanmış, küçümsenmiş, kargılanmış her şeye “evet” demekle, güvenmekte. Bu olumlayan kitap, ışığını, sevgisini, sevecenliğini baştanbaşa o kötü şeyler üstüne döküyor: yüce bir hak ve öncelik veriyor. Geleneğe saldırmıyorum, artık bundan böyle onu yok biliyorum…”Ya da” diye bitiyor kitap, -bu biricik kitap, “Ya da” ile biten…

Adorno: Ya da?

Affetmeyen çıkarımcı: Ya da?

Adorno: Ya da dönüp Mephistopheles’e geleceğiz yine: “Aklı hor gör, ilim-irfana tenezzül etme”; işte o zaman varoluşun kökenindeki güçleri keşfedersin.

Horkmheimer: Amerika argümantasyonların ülkesidir.

Adorno: Argümantasyon daima burjuvadır.

Affetmeyen çıkarımcı: İyi de sizin göreviniz ne peki?

Horkheimer: Bizim lanetli görevimiz, düşünceyi doğru pratik ile evlendirmek.

Affetmeyen çıkarımcı: Yine geldik aynı yere, pratik kavramına.

25 Mart, öğleden önce

Adorno: Asıl mesele teori ile pratiğin temelde nasıl bir ilişkiye sahip olduğu. Doğru teorinin doğru olanı istediğini söylemiştin.

Affetmeyen çıkarımcı: Ne zaman?

Adorno: Sen değil Horkheimer.

Affetmeyen çıkarımcı: Hımm, o halde?

Adorno: Bunu biraz daha ilerletebiliriz.

Affetmeyen çıkarımcı: İyi olur moruk, sanki hep aynı yerde dönüp duruyor gibiyiz…

Adorno: Öncelikle, düşünmenin bizzat bir pratik biçimi olduğunu belirtmemiz gerekir, düşündüğüm zaman bir şey yapıyorumdur.

Affetmeyen çıkarımcı: Vaay bu çok ilginç, düşündüğünde aslında ne yapıyorsundur düşünmekten başka?

Adorno: En zihinsel faaliyet bile pratik bir unsur içerir.

Affetmeyen çıkarımcı: Hımm, sorumun cevabını vermesen de söylediğin epey dikkat çekici, insan düşünüyorken acaba ne yapıyordur? Sanki biraz bir şeyleri hatırlıyordur, gerçekliğin yansımalarına sıkış kalmaktan kaçmaya çalışıyordur, ilerde, bir iki hafta sonra buna tekrar geri dönmeliyim, siz olmasanız da Sartre burada olacak o sırada bunu biraz daha sorgulamalıyız sanırım. Ya sen Hork?

Horkheimer: Buna tümüyle katılmıyorum.

Adorno: Düşünme bir davranış biçimidir, tuhaf bir şekilde, insan faaliyetini içermeyen bir şey görünümüne bürünmüştür.

Affetmeyen çıkarımcı: Rodin’nin heykelini hatırlayın, sanki bütün davranışlardan uzak görünür, bunun da etkisi var sanırım, oysa düşünürken vanilyalı kahve içmek de isteyebilirdim…

Horkheimer: Şu geliyor aklıma: Bir toplama işlemi yapmanın, bir müzik parçasını dinlemek ile aynı anlamda bir faaliyet olduğunu söyleyemezsin.

Affetmeyen çıkarımcı: Pek alakalı olmadı sanki…

Horkheimer: Nasıl ki bir sandalyeyi bir yere itmekle sandalyeye oturmak arasında bir far varsa, bu ikisi arasında da bir fark vardır. Dinlenme, bakma momenti teori tarafındadır.

Affetmeyen çıkarımcı: Haydi bir cevap ver buna Adorno…

Adorno: Diğer taraftan, teorinin eylemden arınmış saf bir varlk olduğu iddiasının da yanıltıcı bir tarafı var.

Horkheimer: Teori ancak bir pratiğe hizmet ediyorsa gerek anlamda teoridir. Sadece kendine yetme peşinde olan teori kötü teoridir. Sadece bir şeyleri ortaya çıkarmak için varsa, yine kötü teoridir.

Affetmeyen çıkarımcı: Aklında ne var Adorno?

Adorno: İnsanlar bir radyonun yöneticisi veya milli eğitim bakanı olsaydım nasıl hareket ederdim diye sorduklarında hep aynı duyguyla karşı karşıya geliyorum

Affetmeyen çıkarımcı: Nedir o?

Adorno: Böyle bir konumda olsam, şaşkınlıktan ne yapacağımı bilemez hale geleceğimi kendime itiraf etmek zorunda kalıyorum. Muazzam derecede çok şey bildiğimizi, ama kategorik nedenlerden dolayı bilgimizi gerçek bir pratiğe dönüştürmemizin mümkün olmadığını hissetmemiz üzerine de kafa yormamız lazım.

Horkheimer: Bu bizi bir yere götürmez. Bir topluma iştirak ettiğiniz sürece, Marx’ın başvurduğu anlamda pratik kavramına başvuramazsınız artık.

Affetmeyen çıkarımcı: Ya özgürlük?

Horkheimer: Özgürlük, ne istiyorsanız onu yapmakta serbest olmanız demektir. Teorinin pratik karşısındaki ayrıcalıklı statüsünü meşrulaştıran, düşünmenin bize haz vermesi değil. Pratikle herhangi bir bağlantısı olmadığında, insana bir biçimde keyif veren herhangi bir şeyden hiçbir farkı kalmaz düşünmenin. Tasvip ettiğimiz düşünmenin, tasvip etmediğimiz düşünmeden bir farkı var: Böyle bir düşünmenin gerçek dünyayla bağlantılı olması ve dünyaya bu perspektiften bakması gerekiyor, , dünyanın nasıl değiştirilebileceği ile ilgili olması gerekiyor.

25 Mart, öğleden sonra,

Affetmeyen çıkarımcı: Marx ve Hegel?

Adorno: Marx ve Hegel’in bize soyut ideallerin bulunmadığını, ideal olanın daima bir sonraki adımda yattığını; bütünün doğrudan değil de ancak dolaylı olarak, bir sonraki adım sayesinde kavranabileceğini, yani yapmakta olduğumuz şeyin diyalektik-öncesi, diyalektiğin dışına doğru bir sıçrama olduğunu öğrettiği söylenebilir.

Affetmeyen çıkarımcı: Asıl olan?

Adorno: Asıl önemli olan devrimdir demek, sanatın var olduğu gerçeğini önemsizleştirmez.

Horkheimer: Sanat kastettiğimiz şeyden farklı bir şey değil aslında, ama bu şeyi açıkça ifade etmemiz gerek.

Adorno: Bu mesele karşısında kayıtsız kalamayız.

Horkheimer: Picasso’nun rahatça sessiz kalabileceği meseleleri açıkça ortaya koymamız lazım. İnsanın niçin hem komünist olup hem de Rusları hor görebileceği, konumumuzdan açıkça anlaşılmalı.

Affetmeyen çıkarımcı: Ya teori?

Horkheimer: Teori, tabiri caizse, insanlığın aletlerinden biridir.

Adorno: Yani teori ile pratik birbirinden ayrılamaz.

Horkheimer: Konformizm bu.

Adorno: Bir davranış biçiminin pratik olması için, düşünmem gerekir. Düşünme diye bir kavrama sahipsem, pratik kavramı teori kavramını barındırıyor demektir. Bunlar aynı anda hem birbirinden ayrı hem de birbirinden ayrılamaz momentler.

Horkheimer: Teori eylemin amacını düşünmektir, ne için sorusunun cevabını bilmelidir.

Adorno: Teori pratiğin salt bir aracı olmaktan daha fazlasıdır, çünkü kendi üzerine düşünür ve böylece de kendi kesinliğiyle saf teori olmaktan çıkar.

Horkheimer: Bunu ancak doğru pratiği hedefleyerek başarabilir.

30 Mart

Affetmeyen çıkarımcı: Daha önce ne sormuştunuz?

Horkheimer: Artık ortada bir parti yoksa, teori ile pratik arasındaki ilişki nedir diye sormuştuk. Ortada bir parti olmadığı için, teori yaparken iki anlamda belirsizliğe düşeriz Birincisi, teoride üretilenlerin Marx’la, en ileri sınıf bilinciyle artık ortak hiçbir yanı yok; düşüncelerimiz proletaryanın bir işlevi değil. Dolayısıyla ikincisi ise, teori adeta depolamak için yapılıyormuş gibi görünüyor,

Adorno: En iyi ihtimalle şişeye konup atılan bir mektup olarak.

Horkheimer: Depolamak: Teorinin işe yarayacağı bir gün gene gelir belki. Pratikte hiçbir bağlantısı kalmayan teori, sanattır. Saf inşa olarak mı felsefe yapıyoruz? –İşte bu soruya cevap vermemiz lazım.

Adorno: Depolamak ile inşa arasında bir seçim yapma hakkım olsaydı, inşayı tercih ederdim; eğlenceli olduğu için, fikirler düşünmek daha kıymetli geliyor bana.

Affetmeyen çıkarımcı: O halde?

Horkheimer: 1.Tez: İnşa olarak fikirler ile fikir depolamak arasında tercih.

Adorno: Tek bir noktaya bile belirsiz bırakmamak için, kendimizi olabildiğince dobra bir şekilde ifade etmeliyiz.

Horkheimer: Teorimiz artık pratiğe doğrudan hizmet etmese, pratikle arasındaki bağ tamamen karanlık olsa da, öyle veya böyle pratiğe yine de hizmet ettiğini söyleyebiliriz. Düşünce çok ciddi bir anlamda yönünü kaybetti. Felsefe bu bakımdan sanattan ayrılıyor. Felsefi bir bağlamda dünyanın adaletsizliğinden ve yalancılığından bahsederken, dünya adaletsiz ve yalancı olmadığını, çünkü başka bir alternatifi bulunmadığını, sadece elinden geleni yaptığını söylerse, teoriyle ilgili bir sorun var demektir. Haklı olarak, teorinin bir anlamının olmasını bekleriz. Halbuki müziği sadece dinleriz. Teori, bir direniş, bir karşı koyma olarak teori kendinden bihaber olamaz. Senin düşünme biçimin de oldukça pratik yönelimli.

Adorno: Dünya bugün olduğu gibi kaldığı sürece her şeyin yanlış olacağını biliyorum.

Kitaba ara veriyorum,

Bundan sonra olanlardan şunu çıkarmak mümkün, eleştirdikleri kültürle hayatlarını sürdürme olgusu. Devrimci olmayan bir durumda devrimci yazılar yazmak ve kültürün pozitif durumları ile pek ilgilenmemek. Dilenciler artık kapıya hücum ediyor. Birçok defa söylenildiği üzere, artık bir parti yok.

Kitabın son iki bölümünde ise şunlardan bahsedildi:

Horkheimer: Biz insanların ince farklılıklara sahip olması gerektiğini düşünüyoruz, Marx’ta ise sosyalizm insanların eşit olmasını amaçlar.

En sonunda da: Dinamik ile Statik İlişkisinin Tarihsel Değişimi:

Adorno: Dinamik-statik karşıtlığı esas farkı anlatmaya yetmez. Burjuva çoktan beri dinamik hale gelmiştir. Nereye affetmeyen sanat?

Affetmeyen çıkarımcı: Trene yetişmem gerek, Kieslowsky bir film çekiyormuş.

 

DEVAM EDEBİLİR…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Comments

comments