Biçimci Sanat Kuramının Analizi ve Eleştirisi | Boşluğun “İdeal Biçimi” Nedir-Nasıldır?

Boşluğun ideal biçimi nedir-nasıldır? Biçimci sanat kuramının analizi ve eleştirisi

Anahtar kelimeler: Biçimci sanat kuramı, Edvard Munch, Çığlık, boşluğun biçimi

1.

Her belirgin biçime sahip olan ve “sergilenen şey” sanat yapıtı mıdır?

Sadece sergilenmeleri; “herhangi bir şeyi” yansıtmamaları nedeniyle sanat olarak kabul edilen birçok “biçim” söz konusudur, bu “biçimsel eserlere” baktığınız zaman neyi temsil ettiğini artık düşünmezsiniz: bir biçim görürsünüz; biçimci sanat kuramı size Çığlık adlı tabloya bakarak şöyle der-diyebilir: Munch’ın Çığlık tablosundaki ses bir çığlık temsili değildir; orada bir köprü, birilerini arkada bırakan birkaç kimse ve tabloya bakan bizlere çığlık atar biçimde bakan bir “biçim” vardır.

Bu gördüğüm köprü “belirli” bir köprü, “belirli” bir kızıl gök ve diğer “belirli” biçimler olmasaydı bu gördüğüm şey biçimsiz bir çığlık olurdu, yargısına kolaylıkla varabiliriz…

Boş bir kelimenin biçimi nedir?

2.

Bir tuvale-heykele bakıyorum, karşımda kendisinin “sanatsal biçim” olduğunu söyleyen bir nesne (bir dasein) duruyor, gördüğüm şeyde biçimin etken!, bakışımın ise edilgen! olduğunu fark ediyorum, henüz bu biçimin neyin temsil ettiği ile ilgilenmiyorum, yansıtmacı sanat kuramı ile bir ilgim yok; sadece tasarımlarına bakıyorum, karşımda elinde tuval tutan bir heykel var, biçimi görüyorum, yanımdaki biçimci ve yeni-biçimci sanat kuramı şöyle diyor:

“İşte bak, şu belirgin biçim; sanatı tanımlamanın temelini oluşturur.”

3.

Yirminci yüzyılda biçimci sanat kuramı epey başarılı iş gördü çünkü o çağ; temsillerden çok biçimlerin ağırlıkta olduğu bir çağdı, “modern sanat”ın kendisi ise sanatın genelini kapsayamadı, o nedenle salt biçimci kuramın sanatın bütününü kapsayan bir kuram olması mümkün değildi.

Yeni –biçimciye bakıyor ve sesleniyorum:

“Peki bu heykelin içeriği nedir?”

“İçeriği bırak azizim, içerik biçimden bağımsız da olabilir…”

Geçmişin sanat eserlerini; geleneksel sanatları düşünüyorum ve bir türlü içeriği biçimden ayıramıyorum, bu işte bir yanlışlık olmalı, çünkü karşımdaki heykele ne anlam vereceğimi bilemiyorum, ne yapmalıyım dostum?

Her şey biçimsel olsaydı; tıpkı kelimeler gibi, o kelimeleri salt biçimler olarak görseydim, yine de bu bir sanat eseri olamazdı çünkü kelimelerin bana anlatması gereken bir biçimleşmemiş anlama ihtiyacı vardır. Anlamsız bir kelimeler bütünü bir sanat yapıtı gibi görünebilir ama “yeterince anlamlı bir sanat yapıtı” değildir.

“İçerik gayet tatminkar değil mi azizim, elinde tuval olan bir heykel?”

Aklıma hiçbir içeriğe sahip olmadığı halde sanat yapıtı olarak da kabul edilen eserler geliyor, yeni-biçimcinin yine bir çelişkiye düştüğünü seziyorum…

4.

Özgürlük heykelinin daha yapılmadan olması gereken (ve olacak olan “özgürlük” temalı) biçimi az çok bellidir, bu biçimi belirleyen şey toplumsal kodlar ve kabullerdir, o nedenle ne kadar yaratıcı olursanız olun: “ters dönmüş ve üzerinde bir armut olan eski bir konserve kutusunu” özgürlük heykeli olarak insanlara sunmanız, hele hele bunu bir ülkenin en önemli meydanına dikmeniz pek olası değildir. Özgürlük heykelinin net olmasa da uymanız gereken belirli biçimleri vardır; ona bakanların onaylayacağı belirli bir biçimi takip etmek zorunda kalırsınız, eğer sizden beklenen “özgürlük heykeli özgür biçimlerine” uymaz ve “ters dönmüş konserve kutusu ve armut biçiminde özgürlük heykeli” biçiminde ısrar ederseniz özgürlük heykelinin “özgürlük algısını” ortadan kaldırma tehlikesi ile karşı karşıya kalırsınız, özgürlük etkisi silinebilir…

Belirgin bir biçimin “ne olduğunu” biçimci kuram nasıl belirliyor?

5.

Hangi biçimin anlamlı; hangi biçimin anlamsız olduğuna dair biçimci kuramın bize sunduğu hiçbir şey yoktur.

Munch’ın köprüsü orada belirginken, orada “belirgin olmayan” şeyleri belirsiz kılan; başka deyişle: “Bu tabloda biçim belirgindir-belirgin değildir.” diyebileceğimiz belirli bir ilkemiz var mı?

Elbette biçimci kuramın böyle bir ilkesi yoktur, tabloya bakar; kızıl bir göğü ve çığlık atan adamı görür ve: “Çığlık atan ilgimi çekti, gayet biçimsel…” diyebilirsiniz, bu olgu; ilginizi çekecek başka “biçimsel olmayan tablolar” olmadığı anlamına gelmez, o nedenle her şey ilginizi çekebilir; dikkat kesilebilirsiniz, bunun için belirgin bir biçimin olması gerek ve yeter şart değildir.

6.

Biçimlerin insanlarda ne tür ruh durumları oluşturduğu belli değildir, her biçim; aynı özel ruh halini açığa çıkarmayabilir.

Biçimsel bir tablada çoğu zaman olan olgular: simetri, kontrast, tekrar, denge, ışık gibi öğelerdir, bu öğeleri karşılayan her tablonun belirgin bir biçimi olduğu düşünülür; buna rağmen  bu öğeleri barındırmayan pek çok “biçimsiz” eser de sanat eseri olarak kabul edilebilir.

Beyaza boyanmış bir tuvalin belirgin bir biçim olduğu söylenemez, buna rağmen o tablo: ”sessizliği” anlatan ve “belirgin bir biçimi olmayan” bir sanat yapıtı olabilir…

Görüldüğü üzere biçimsiz bir sanat yapıtı her zaman sanat olarak kabul edilebileceğine göre belirgin bir biçim sanat için mutlaka gerekli bir koşul olmaz çünkü beyaz bir tuvalin üzerinde rastgele gezinen pencere ışığı da rastgele düzenlenmiş bir sanat yapıtı olarak kabul görebilir-görebiliyor. Neden olmasın değil mi?

7.

Burada yeni biçimciler şu itirazda bulunabilir: “amaç sessizliği anlatmak ise tuval ve beyaz boya arasında çok büyük bir biçim ve içerik uyumu olduğu için bu tablo sanat eseridir”, elbette: “bu itiraz tatminkardır,” denebilir ama tatminkarlık bir sanat eserini belirlemenin bir ölçütü olamaz, sizin: “biçim ve içerik gayet uyumlu” dediğiniz bir eseri; bir diğeri biçimsiz olarak kabul edebilir.

Burada yeni biçimci iki öğe arasında: “yeterli oranda bir uygunluk vardır” denebilir, diyelim ki dedik ama “yeterli uygunluk” bir kriter midir?

Üzerinde bamya resmi olan bir konserve de biçim ve içerik açısından gayet uyumludur, değil mi? Hatta sanatçının bunu sunuş biçimine göre bu pekala gayet biçimsel bir sanat eseri olabilir, siz bamya konservesinin sanat olmadığını bilirsiniz ama onların sunulma biçimi ve sunulan şeyin “yeterli oranda biçim ve içerik uyumuna sahip olması” pekala sizde yeterli oranda bir sanat algısı oluşturabilir. O halde: “bamya konservesi kutusu da sanat yapıtıdır” dememiz gerekir, peki öyle midir?

Eğer yeterli oranda uygunluk yeni biçimci açısından yeterli bir kriter olsaydı üretilen dört tekerlekli arabaların tümünün de sanat eseri olması gerekirdi, oysa bunlar sadece tasarım ürünleri olarak kabul edilir, hiçbir zaman yolda giden bir araca sanat eseri gözüyle bakmazsınız, tasarım ürünleri tatmin edici olabilir,;bir bütünlük taşıyıp bir uyum içerisinde yer alabilir, bakana: “en uygun biçimde oldukları” düşüncesini verebilir ama hiç kimse kültürel tasarım ürünlerinin sanat olduğunu kabul etmez, bunu size dayatanlar ise çoğu zaman: reklamcılardır.

Reklamlarda size, akan bir musluk gösterilir ve bunun bir sanat eseri olduğu söylenir: “bu musluk ve musluktan akan su sanat eseridir azizim…” ardından sıralanır: su ve musluktaki uyum, bütünlüğün tatmin edici güzelliği, biçim ve içeriğin kusursuz biçimi… Reklam denen olgu, size en uygun biçimleri seçtikleri önermesi ile sunulur, yine de siz o sanat eseri musluğu aldığınızda gidip duvarınıza asmaz; su borusuna takarsınız.

Burada yeni biçimcinin bu musluğu sanat alanından çıkaracak belirgin ve yeterli bir nedeni yoktur, buna rağmen musluğu sanat yapıtı olarak kabul etmediğinde de kendi kendisiyle çelişkiye düşmek zorunda kalır.

O nedenle yeni biçimci kuramın “yeterli oranda uygunluk” ilkesi, sanat yapıtını belirlemek için “yeterli oranda yetersizdir!”

8.

Tekrar Çığlık tablosuna dönelim: tablonun “ön tarafındaki” çığlık atan adam, biçim açısından gayet belirgindir, öyle ki ilk o dikkatimizi çeker, önce olamayacak kadar önde gibi görünür, arkada kalan adamlar ise biçimsel bir belirsizlik içerisinde önde kalandan uzaklaşır, burada uzaklaşan adamların neyi temsil ettiğini az çok sezeriz, çığlık atan adam ile o iki adam arasında bir bağ olmalıdır, onlar kendi aralarında arkada konuşurlarken tablonun önünde yükselen sessiz bir çığlık vardır, o iki adam bir şeyi: “ilgisizliği” temsil ediyor olmalıdır. Bunu fark ettiğimizde biçimin dışına çıkarız, artık ne tablonun belirgin biçimi; ne kompozisyon öğeleri bize bu biçimlerin sanat olduğunu net olarak söylememize imkan verir, tabloyu tamamlayan öğe biçimcilerin öne sürdüğü gibi biçim değil; arkadaki o iki biçimsiz öğenin bizde bıraktığı yananlam olan “ilgisizlik temsilidir!”

Görüldüğü üzere biçim yeterli değildir; “biçimin neyi temsil ettiği” sorusunun cevabının da tabloyu bütünleştirmesi, biçimsel gerilimi kurması gerekmektedir. O nedenle biçimler, ne kadar ısrar edilirse edilsin temsillerden kolaylıkla ayrılamaz, bütünüyle biçimci bir roman ne kadar çok öğe arasında bağ kurarsa kursun, ne kadar çok kelime-ses yinelemesi yaparsa yapsın, size temsillerini göstermiyorsa o atmosfere  giremez, biçimden biçimsizleşerek uzaklaşmaya başlar ve kitabı kapatırsınız.

9.

Biçimi ve içeriği olan her şeyin bir sanat yapıtı olduğu da söylenemez, biçimci sanat kuramı: “biçimin ve içeriğin uygun biçimde bir arada olması gerekir”, derken bu yoğunluğun ne olacağına dair bir ilke öne sürmez.

10.

Altın çağların “altın olduğu” geçip gittikten sonra anlaşılır, her şey önemsiz gibi görünerek geçer, önemli olan: sizin geçen şeylere ne kadar değer verebildiğinizde gizlidir.

Her boşluk kendi biçimi yaratınca görünmez olur, o nedenle biçimsiz olan boşluk değil; sanat yapıtıdır. Biçimsize biçimli bir anlam vermek ise artık size kalmıştır.

Boşluğun biçimi biçimsiz olmak ama biçimsizleşmemektir!

Comments

comments